Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 27 Üye Adayı ve 1 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 KORKUYORUM
 NİCCOLO MACHİAVELLİ
 İç...
 Yarış
 Gene Hackman
 Doktor Doktor
 Ahmet İnam'la sıradışı bir sohbet...
 Sömürünün kavramları
 Halide Nusret Zorlutuna ile yeniden
 Mutfak kitapları
 FELON
 Kalbin hafızası var mıdır?
 Dahası ne?
 bir cumartesi
 Ayaklarının üstünde
 Bayramsız Çocuklar
 İyi Bayramlar
 bir cezm kaldı
 Uzlette...
 Çizginin Yüzleri...

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Charles Bukowski


Charles Bukowski
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> insanlar
Yazar Mesaj
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1267
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Oca 21, 2008 7:23 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Meteliksiz kalmıştım -yine- ama bu kez New Orleans'ın Fransız Kesimi'nde, ve Joe Blanchard, YABANCI dergisinin editörü, beni köşedeki eve götürdü, şu yeşil panjurlu kirli beyaz binalardan biri, basamakları dimdik. Günlerden pazardı ve bir yerden telif, hayır, Almanlar için yazdığım ahlaksız bir kitap karşılığında avans bekliyordum, ama Almanlar yayınevinin patronu olan baba ile ilgili bir sürü palavra sıkıyorlardı; baba ayyaşın tekiydi, bankadan bütün parayı çekmişti, içiyor ve karılarla yiyordu, bu yüzden hiç nakitleri kalmamıştı, ama yakında babayı sepetleyeceklerdi ve sepetler sepetlemez...

Blanchard zili çaldı.

Geçkince ve şişman bir kadın açtı kapıyı, yüz yirmi ile yüz elli kilo arası. Üstüne elbise niyetine kocaman bir çarşaf geçirmişti ve gözleri küçücüktü. Ona dair tek küçük şey gözleriydi heralde. Adı Marie Glaviano'ydu, Fransız Kesimi'nde küçük bir kafe işletiyordu. Ona dair fazla büyük olmayan bir şey daha -kafesi. Güzel bir kafeydi ama, kırmızı-beyaz masa örtüleri, lüks mönüler ve hayli tenha. Girişin yakınında bir yerde modası geçmiş zenci bebeklerden bir tane duruyordu. Zenci bebek o güzelim geçmişi simgeliyordu, ama o güzelim geçmiş geçmişte kalmıştı. Turistler yürümeyi seviyorlardı şimdi. Yürüyor ve bakıyorlardı.Sarhoş bile olmuyorlardı. Para kazanmak mümkün değildi artık. O güzelim günlerin sonu gelmişti. Kimsenin umurunda değildive kimsenin parası yoktu, hem varsa da saklıyorlardı. Yeni bir çağdaydık ve hiç de ilginç bir çağ değildi. Herkes devrimcilerle polislerin birbirlerini yemelerini seyrediyordu. İyi eğlenceydi ve ücretsizdi ve paraları varsa bile ceplerinde kalıyordu.

Sevimli Bir aşk Hikayesi
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1267
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Oca 27, 2008 8:26 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Ben şairim," dedi.
Şarabımdan bir yudum aldım.
"Nedir yayınlanmanın yolu?" diye sordu.
"Editörlere yollamak."
"Ama kimse tanımıyor ki beni."
"Herkes öyle başlar."
"Haftanın üç günü şiir dinletisi veriyorum. Aynı zamanda oyuncu olduğum için çok iyi şiir okurum. Günün birinde birinin beni keşfedip yayınlamak isteyeceğini umuyorum."
"Olanaksız değil."
"Sorun şu ki, benim şiir dinletilerime kimse gelmiyor."
"Sana ne diyeceğimi bilemiyorum."
"Kendi kitabımı kendim bastıracağım."
"Whitman da öyle yaptı."
"Şiirlerimden bir kaçını okur musun?"
"Tanrım, hayır."
"Neden?"
"İçmek istiyorum sadece."
"Kitaplarında içmekten söz ediyorsun sürekli. İçmenin sanatına katkısı oldu mu sence?"
"Hayır, yazarlığı öğlene kadar uyuyabilmek için seçmiş bir alkoliğim ben."

Kadınlar
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1267
Nereden: gebze

MesajTarih: Cmt Şub 09, 2008 6:40 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

20/10/91
00:18

Kendimi boş bir testi gibi hissettiğim gecelerden biri. Tahayyül edin. Kazınmış, huzursuz. Işıksız. İğrenme duygusundan bile yoksun.

İnsan kendini böyle hissettiğinde intiharı bile düşünmez. Fikri oluşmaz.

Kalk. Kaşın. Su iç.

Temmuz ayında bir sokak köpeğinden farkım yok, oysa aylardan ekim.

İyi bir yıl oldu yine de. Arkamdaki kitaplık yazılarımla dolu. Ocağın 18'inden bu yana yazılmış. Zincirlerini kırmış bir deliden farkım yok. Aklı başında hiçbir yazar bu kadar yazmaz. Hastalık.

Bu yıl ziyaretçileri püskürtmekte her zamankinden daha başarılı olduğum için de iyi bir yıl sayılır. Bir keresinde atlatıldım ama. Londra'dan bir adam yazdı, Soweto'da öğretmenlik yapıyormuş. Öğrencilerine Bukowski okuduğunda çoğu ilgi göstermiş kara derili Afrika'lı çocuklar. Hoşuma gitti. Davulun sesi bana uzaktan hoş gelir. Aynı adam daha sonra Guardian'da çalıştığını ve gelip benimle söyleşi yapmak istediğini yazdı. Telefon numaramı istiyordu. Ben de mektup yazıp telefon numaramı yolladım. Aradı. Efendi biri izlenimi uyandırdı telefonda. Gün ve saat belirledik. Belirlediğimiz günün gecesi kapıdaydı. Linda ile şarapları açtık, bardakları sehpanın üstüne koyduk ve başladık. Söyleşi fena gitmiyordu ama bir tuhaflık da seziyordum. Sorduğu soruya yanıt veriyordum, sonra soru ve yanıtımla ilgili kendi hayatından birşeyler anlatmaya başlıyordu. Şişeler boşaldı ve ve söyleşi bitti. Bir şişe daha açıp içmeye devam ettik. Afrika'dan söz etmeye başladı. Aksanı giderek değişiyor, bayağılaşıyordu. Kendi de hızla aptallaşmaya başlamıştı. Gözlerimizin önünde değişim geçiriyordu. Derken cinsellik konusuna girdi ve bir türlü çıkamadı. Küçük zenci kızlardan hoşlanıyordu. Ona fazla zenci tanımadığımızı ama Linda'nın Meksikalı bir arkadaşı olduğunu söyledim. Buydu duymak istediği. Meksikalı kızlara nasıl bayıldığını anlatmaya başladı. Linda'nın arkadaşıyla mutlaka tanışmalıydı. Mutlaka. Düşünmemiz gerektiğini söyledik. Aynı şeyi tekrarlayıp duruyordu. Kaliteli şarap içiyorduk ama adam ucuz viski içmiş gibi davranıyordu. Çok geçmeden herşey Meksikalı kıza indirgendi. "Meksikalı kız... Meksikalı kız... Nerde Meksikalı kız?" Tamamen çözülmüştü. İğrenç bir ayyaştan farkı kalmamıştı. Görüşmenin bittiğini söyledim. Ertesi gün hipodroma gidecektim. Kapıya götürdük. "Meksikalı kız... Meksikalı kız..." diye söylendi.

"Söyleşinin bir kopyasını gönderirsin bize, değil mi?" diye sordum.
"Elbette, elbette," dedi. "Meksikalı kız..."

Kapıyı kapattık ve gitmişti.

Onu aklımızdan silip atmak için bir süre daha içmek zorunda kaldık.

Kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1267
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Mar 21, 2008 2:04 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

seçimini
zekice
yapmak
yarilamaktir
zafere giden yolu;
diger yarisi
kayitsizlikla
fethedilir.

bir yanda
istedigin
her seyi
söyleyebilirsin,
öte yanda
mecbur
degilsin.

ben
bir sekilde
ikisini de
yapmayi
becerdim.

bu yüzden
benimle
bir sorununuz varsa
size
aittir.

En iyi adamlar yalnızken güçlüdür, C.Bukowski

http://www.arizalilarkulubu.com/ana.htm
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1267
Nereden: gebze

MesajTarih: Çrş Mar 26, 2008 8:18 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Dee Dee hayatı tanıyordu. Birinin başına gelenin hepimizin başına geldiğini biliyordu.

Aşık olmadığıma, bu dünyada mutlu olmadığıma memnundum. Hiçbir şeyle barışık olmamayı seviyordum. Aşık insanlar genellikle alıngan ve tehlikeli olurlar. Perspektiflerini ve mizah durumlarını yitirirler. Sinirli, kafadan çatlak olurlar. Hatta katil bile olabilirler.



"Ünlü biriymiş gibi davranıyorsun."
"Hep böyleydim ben, yazmadan önce de."
"Gördüğüm en tanınmamış ünlüsün sen."

Orda Katherine'le birlikte olmak garipti. İnsan ilişkileri garipti. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyordunuz, onunla yiyor, yatıyor, yaşıyordunuz, onu seviyor, onunla konuşuyor, beraber bir yerlere gidiyordunuz ve sonra bitiyordu. Sonra hiç kimseyle birlikte olmadığınız kısa bir süre giriyordu araya, sonra başka bir kadın geliyordu, onunla yiyor, onu düzüyordunuz ve herşey öyle normal görünüyordu ki, sanki siz hep onu bekliyordunuz, o da sizi. Yalnızken hiç iyi hissetmedim kendimi; bazen idare ederdi ama hiç de iyi değildi.

Kendimi hep yanlış şeylere hasretmiştim; içmeyi seviyordum, tembeldim, bir tanrım, siyasetim, fikirlerim, ideallerim yoktu. Hiçliğe tezgah kurmuştum; bir çeşit varolmama, ve bunu kabullenmiştim. Bütün bunlardan da ilginç bir kişi çıkmıyordu ortaya. İlginç olmak gibi de bir derdim yoktu, çok zordu bu. Gerçekten istediğim içinde yaşanacak yumuşak ve belirsiz bir yer ve rahat bırakılmaktı. Diğer taraftan, kafayı bulunca bağırıyor, deliriyor, kontrolden çıkıyordum. Bir davranışım diğerine uymuyordu. Hiç takmıyordum.

"Sen hiç ölü bir kadını düzmedin değil mi?"
"Sadece bazıları ölü gibi geldi."

"Zerre kadar iplediğin yok. Bütün bu aşk şiirleri, bir anlamı yok senin için."
"Yazdığım zaman bir anlamı vardı."

Onun esaslı biri olduğunu görmüşlerdi. Seksapelitesi vardı. Hamamböcekleri, karıncalar ve karasinekler bile onu düzmek için yanıp tutuşuyordu.

Berberlerden nefret ederdim, bu yüzden saçımı kesecek bir kadın bulamazsam kendim keserdim onları. Traş olmayı sevmezdim. Uzun sakalları da, o yüzden sakalımı iki üç haftada bir makasla kendim keserdim. Gözlerim bozuktu ama okuma dışında gözlük takmak gibi bir alışkanlığım yoktu. Dişlerim kendimindi ama sayıları çok fazla değildi. Burnum ve yüzüm çok içki içmem yüzünden kıpkırmızıydı. Işık gözlerimi rahatsız ettiği için kısık kısık bakardım. Herhangi bir teneke mahallesinde hiç de yadırganmayacak bir tipim vardı.

Eğer berbat bir şeyler olmuşsa, unutmak için içersin; iyi bir şeyler olursa kutlamak için içersin ve hiçbir şey olmamışsa bir şeyler olması için içersin.

Cecelia bir içkiyle çakırkeyif olmuş, çenesi düşmüştü, hayvanların da ruhları olduğundan falan bahsediyordu. Kimse karşı çıkmadı düşüncesine. Olabilirdi, biliyorduk. Bilemediğimiz bizim de olup olmadığıydı.

Cecelia oturup içki içişimizi seyretti. Onu bozguna uğrattığımı görebiliyordum. Et yiyordum. Tanrım yoktu. Düzüşmeyi seviyordum. Doğa ilgimi çekmiyordu. Oy kullanmıyordum. Savaşı seviyordum. Dış mekanlar beni sıkıyordu. Beyzboldan sıkılıyordum. Tarihten sıkılıyordum. Hayvanat bahçesinden sıkılıyordum.

"Kadınlar hakkında ne düşünüyorsun?"
"Ben düşünür değilim. Her kadın farklıdır. Aslında en iyi ve en kötünün karışımıdırlar. Hem sihir hem de dehşet. Ne olursa olsun varolduklarına memnunum."
"Onlara nasıl davranırsın?"
"Benim onlara davrandığımdan daha iyi davranır onlar bana."
"Doğru mu bu sence?"
"Doğru değil ama öyle oluyor."
"Dürüstsün."
"Pek sayılmaz."

"Diğer erkekler gibi karşındakini etkilemek için çaba sarfetmiyorsun. Doğandan gelen komik bir yanın var."

Hiçbir zaman giyime meraklı biri olmamıştım. Gömleklerimin hepsi küçülmüş, solmuş, en az 5-6 senelik eski püskü şeylerdi. Pantolonlarım da farklı sayılmazdı. Oldum bittim giyim mağazalarına girmekten nefret etmişimdir, memurların kibrinden, ukala tavırlarından, bende olmayan kendilerine aşırı güvenlerinden, kısacası her şeylerinden nefret ederdim. Ayakkabılarım da hep eski püsküydü, çünkü ayakkabı mağazalarından da hoşlanmazdım. Giydiklerim tümüyle ıskartaya çıkmadan kendime yeni bir şey almazdım, arabalar için de durum aynıydı. Tutumlu olduğumdan değil, dayanamadığım sadece, yakışıklı, umursamaz, kendini beğenmiş bir tezgahtar karşısında müşteri konumunda olmaktı. Ayrıca zaman kaybıydı hepsi, keyfime göre uzanıp içmek varken, bunlarla uğraşamazdım.

Zaten inzivaya çekilmiştim, bu yüzden kalabalığa dayanamazdım. Kıskançlıkla ilgisi yok bunun, sadece insanları, kalabalığı sevmiyordum hiçbir yerde, okuduğum zamanlar hariç tabii. Onlar benden bir şeyler alıp götürüyor, kanımı kurutuyorlardı sanki.

Ne boktan bir adamım ben? Gerçek olmayan, muzır oyunlar oynuyordum. Amacım neydi? Neyin peşindeydim? Kendi kendime bunun sadece bir arayış, yalnızca kadınlar üzerinde bir inceleme olduğunu söylemeyi daha ne kadar sürdürebilecektim? Üzerinde düşünmeden olayları kendi gidişatına bırakıyordum. Kendi bencil ve bayağı zevkimden başka bir şey düşündüğüm yoktu. Şımarık bir lise öğrencisinden farksızdım. Bir orospudan daha kötüydüm, orospu, insanın sadece parasını alır, başka bir şeyini değil. Bense başkalarının yaşamları ve ruhlarıyla oyuncağım gibi oynayıp duruyordum. Kendimi nasıl adam sayabilirdim? Nasıl şiir yazabiliyordum? Neyin nesiydim? İkinci sınıf bir De Sade'dim, onun zekası yoktu bende. Bir katil bile benden daha dürüst ve açık sözlü olabilirdi, bir ırz düşmanı bile. Ruhumla alay edilmesine, oynanmasına izin vermezdim, bunu gayet iyi biliyordum. Gerçekten de iyi birisi değildim. Halı üzerinde bir aşağı bir yukarı yürürken bunu hissediyordum. Yo hayır, iyi biri değildim. Daha da beteri, kendimi olmadığım biri - iyi birisi - gibi lanse etmemdi. Sırf bana güvenlerinden dolayı başkalarının yaşamlarına girebiliyordum. Böylelikle bayağı zevkimi en kolay yoldan giderebiliyordum.

Kadınlar: giysilerinin rengi, konuşma tarzları, bazılarının yüzündeki acımasızlık ifadesi, ya da saf, neredeyse büyüleyici kadınsı güzellik daima etkilemiştir beni. Bizden üstünlükleri vardır: herşeyi çok daha iyi planlarlar ve organize ederler. Erkekler bir futbol maçı izler, bira içer, ya da bovling oynarken, kadınlar bizi düşünüyorlar, bizi kabul edip etmeme, atıp atmama, öldürüp öldürmeme, ya da sadece terkedip etmeme konusunda enine boyuna düşünüp karar veriyorlardır. Sonu pek önemli değil; ne yaparlarsa yapsınlar sonunda biz yalnız kalıp kafayı yiyoruz.

Ahlak kuralları kısıtlayıcıdır ama yüzlerce yıllık insan deneyimine dayanmaktadır. Bazı ahlak kuralları insanları fabrikalarda, kiliselerde esir ve devlete bağlı tutmaya yararken bazıları insanların kendilerini iyi hissetmesini sağlar. Zehirli meyvelerle iyi meyvelerin birlikte bulunduğu bir bahçe gibi. Hangisini seçip yiyeceğinizi ve hangisini bırakacağınızı bilmelisiniz.

Kadınlar

Kaynak; http://www.arizalilarkulubu.com/ana.htm
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1267
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Nis 18, 2008 7:17 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ben zengin çocuklarının patinaj çekerek parlak renkli elbiseler giymiş kızları götürmelerini izlerken, o (bukowskinin babası) beni onların elit havası belki bana da bulaşır düşüncesiyle yollamıştı beni o liseye. Yoksulların genellikle yoksul kaldıklarını öğrenmiştim oysa. Zenginlerin yoksullardan gelen pis kokuyu aldıklarını, bunu biraz da eğlenceli bulmayı öğrendiklerini. Gülmek zorundaydılar, çok korkunç olurdu yoksa. Bu şekilde davranmayı öğrenmişlerdi. Asırların deneyimine sahiptiler.

Kahkahalar atan çocukların parlak arabalarına bindikleri için asla affetmeyeceğim o kızları. Ellerinde değildi tabii ki, ama yine de belki diye düşünüyor insan... Ama hayır belkiler falan yoktu. Varlıklı olmak zafer demekti ve zafer tek gerçekti.

Hangi kadın bulaşıkçıyla yaşamayı seçer?

Lise yaşantım boyunca ilerde ne olacağımı düşünmeye çalıştım. Bu düşünceleri geciktirmek daha cazipti.

Mezuniyet balosu gelip çatmıştı. Kızların jimnastik salonunda yapılıyordu, canlı müzik, gerçek bir orkestra. Neden yapmıştım bilmiyorum ama yürüdüm o gece oraya, evden 5 kilometre. Karanlıkta dışarda durup demir parmaklıklı pencereden içeri baktım ve şaştım kaldım. Kızlar büyümüşlerdi sanki, gösterişli ve hoştular, uzun tuvaletlerin içinde harikulade görünüyorlardı. Tanıyamamıştım onları neredeyse. Smokin giymiş çocuklar da iyi görünüyor, kollarının arasındaki kızlarla dimdik dans edip yüzlerini kızların saçlarına değdiriyorlardı. Çok güzel dans ediyorlardı. Müzik yüksek, net güzel ve güçlüydü.

Onlara bakan görüntümün camdaki yansımasını yakaladım birden - yüzümde çıbanlar ve yaralar, üstümde buruşuk bir gömlek. Işığın cazibesine kapılıp içeri bakan vahşi bir hayvanı andırıyordum. Neden gelmiştim? Kendimi iyi hissetmiyordum. Ama sürdürdüm içeri bakmayı. Dans sona erdi. Bir boşluk olmuştu Doğal ve medeniydiler, bu şekilde konuşup dans etmeyi nereden öğrenmişlerdi? Ben yapamıyordum. Herkes benim bilmediğim bir şeyler biliyordu. Kızlar o kadar güzel, erkekler o kadar yakışıklı görünüyordu ki, o kızlardan birinin yüzüne bakmak bile beni korkuturdu, yanak yanağa olmayı hayal bile edemezdim. O kızlardan biriyle gözlerine bakarak dans etmek beni aşardı.

Ama gördüklerimin göründüğü kadar basit ve hoş olmadığını biliyordum. Bütün bunlar için ödenen bir bedel, kolaylıkla inanılabilir bir yapaylık vardı. Çıkmaz sokağa atılan ilk adım olabilirdi bu. Orkestra çalmaya başladı. Önce altın sarısı, sonra kırmızı, mavi, yeşil ve tekrar altın gölgeler saçan ışıklar dönmeye başladı.

Sonra tahammül edilemez oldu benim için, nefret ettim onlardan. Güzelliklerinden, sorunsuz gençliklerinden nefret ettim. Sihirli ışıkların altında birbirlerine sarılmış dans ederken kendilerini çok iyi hisseden bu, geçici olarak şanslı, zedelenmemmiş küçük çocukları izlerken onlardan nefret ettim çünkü henüz bende olmayan bir şeye sahiptiler ve kendi kendime sürekli "bir gün ben de sizin kadar mutlu olacağım göreceksiniz" diyordum.

Sonra bir ses duydum arkamda.

"Hey ne yapıyorsun!"

Elinde bir el feneri ile yaşlı bir adam duruyordu karşımda. Kafası bir kurbağa kafasını andırıyordu.

"Dansı izliyorum."

El fenerini burnunun altına kaldırdı. Gözleri iri ve yuvarlaktı, ay ışığında bir kedi gözleri gibi parlıyordu.

"defol git buradan!"

El fenerini üstümde gezdirdi.

"Kimsin sen" diye sordum

"gece bekçisiyim. polis çağırmadan burdan defol!"

"Neden? mezunların balosu bu ve ben mezunlardan biriyim."

El fenerini yüzüme tuttu. Orkestra "koyu mor" adlı parçayı çalıyordu.

"S..tir!" dedi. "en az yirmi iki yaşındasın sen!"

"yıllıkta resmim var, 1939 mezunu, henry chinaski* (bukowski gerçek ismi olan "charles" ve soy ismi olan "bukowski" yi birleştirerek "chinaski" diye takma isimle kendini adlandırdı bu romanda)"

"neden dans edenlerin arasında değilsin?"

"boş ver. eve gidiyorum."

"öyle yap"

Uzaklaştım. Yürüyordum. El fenerinin ışığı yolumu aydınlattı, beni izliyordu. Kampüsü terk ettim. Sıcak ve hoş bir akşamdı, hatta biraz fazla sıcak. Bİr kaç ateş böceği gördüğümü sandım ama emin olamadım.

Ekmek Arası,

http://www.arizalilarkulubu.com/ana.htm
Başa dön
ladyofarcadia
Yeni Üye


Kayıt: Apr 22, 2008
Mesajlar: 26

MesajTarih: Cmt Nis 26, 2008 7:35 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

olmadığı biri gibi olmaya çalışmayan ve bu yüzden sevilmeyen yazar. toplumun çürümüş değer yargılarına boyun eğmeyi red etmiş ve kendi çizdiği yolda yürümeyi seçmiştir. sefildir ama farklıdır. ve bu o'na yeter.
Başa dön
solipsist
Yazar


Kayıt: Mar 09, 2008
Mesajlar: 106

MesajTarih: Cmt Nis 26, 2008 9:23 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Cass...
Kasabanın en güzel kızı idi cass...
Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz başlamamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi...
Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı.
Herşeye rağman huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki... Gerilimsiz bir birlikte akış...
Uyandıktan sonra,eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bie sesle ''Olmaz'' dedi.
Onu bara bıraktım, çıkmadan önce eline bir içki tutuşturdum.
Bir ambalaj fabrikasında iş buldum. Hafta öyle geçti.

Cass, beş kız kardeşin en küçüğü, en güzeli....
Cass...
Kasabanın en güzeli...
...............................
................................


En son solipsist tarafından Çrş May 21, 2008 1:02 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1267
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal May 20, 2008 9:59 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

seçimini
zekice
yapmak
yarilamaktir
zafere giden yolu;
diger yarisi
kayitsizlikla
fethedilir.

bir yanda
istedigin
her seyi
söyleyebilirsin,
öte yanda
mecbur
degilsin.

ben
bir sekilde
ikisini de
yapmayi
becerdim.

bu yüzden
benimle
bir sorununuz varsa
size
aittir.

C.Bukowski
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> insanlar Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5
5. sayfa (Toplam 5 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Charles BAUDELAİRE tu_ce Şairler ve Şiirleri 30 Prş Ağu 31, 2006 11:14 am
Yeni mesaj yok Charles Bukowski tiananmenian insanlar 37 Çrş Ağu 30, 2006 9:44 pm
Yeni mesaj yok Charles Aznavour Dimitri Diğer 9 Sal Hzr 20, 2006 10:22 pm
Yeni mesaj yok Ray Charles OWL Diğer 8 Cmt Hzr 03, 2006 9:17 am
Yeni mesaj yok Charles Baudelaire mehmetfatihekici Şairler ve Şiirleri 1 Çrş Mar 01, 2006 1:06 am

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke