"Kıçını kaldırmıyorsun, Chinaski."
Bir süre başımı eğip ayakkabılarıma baktım. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Sonra O'na baktım.
"Sana zamanımı verdim. Bütün verebileceğim bu - bir erkeğin sahip olduğu tek şey. Hem de saati kıytırık bir çeyrek dolardan."
"Bu işe girmek için yalvarmıştın, unuttun mu? İşinin ikinci evin olduğunu söylemiştin."
"... tepedeki kocaman evinde rahat oturabilesin ve sahip olduğun eşyaların keyfini çıkarabilesin diye zamanımı verdim. Eğer bu anlaşmada, bu işte bir şeyler kaybeden taraf varsa... o da benim. Anlıyor musun?"
spor yazarları bile girdi oyuna, ve herkesin bildiği gibi iş yazmaya gelince kötünün de kötüleridir spor yazarları, özellikle de düşünmeye gelince. hangisinin daha kötü olduğunu bilmiyorum, kötü düşünmek mi kötü yazmak mı, ama hangisi üstte olursa olsun gayrimeşru canavarlar üreten bir brilik olduğu kesin. bildiğiniz gibi mizahın en kötüsü abartıya dayalı olanıdır, duygusal babalık taslamanın da öyle.
...
öğrenmek için Karl Marks okumayın lütfen. çok kuru .ok. insanlık ruhunu tanımaya çalışın. Marks, Prag'a giren tanklardır. bu yola girmeyin. öncelikle Celine okuyun. 2000 yılda yetişmiş en büyük yazar. Camus'un Yabancı'sı mutlaka. SUÇ VE CEZA, KARAMAZOV KARDEŞLER, tüm Kafka, keşfedilmemiş yazar John Fante'nin bütün kitapları, Turgenyev'in öyküleri. Faulkner'dani Sheakspear'dan ve özellikle George Bernard Shaw'dan uzak durun. inanılmaz siyasi bağlantıları sayesinde şişirilmiş bir balondan başka bir şey değildir Shaw. önündeki yol asfaltlanmış ve gerektiğinde kıç yalamasını bilen bir diğer yazar da Hemingway'di sanırım. ancak aralarında önemli bir fark Hemingway'in ilk yazılarının iyi olmasıdır. oysa Shaw baştan sona .ok yazdı.
...
umarım bu deneme çayınızı üstünüze dökmenize neden olmuştur.
Acı acayip bir şeydi.Bir kuşu öldüren kedi , bir araba kazası , bir yangın…BANG oradadır,yerleşir üzerinize.Gerçektir.Aptalın biri gibi görünürsünüz dışardan bakanlara.Birdenbire aptallaşmış gibi.Ne hissettiğinizi anlayan ve size nasıl yardım edeceğini ilen birisini tanımadığınız takdirde hiçbir çareside yoktur.”
“Akıllı ve üstün nitelikli şahsiyetler gibi davranıp ortalıkta dolanan bu insanlardan görür görmez hoşlanmadım.Her biri diğerini geçersiz kılıyordu.Bir yazar için en kötü şey başka yazarları tanımaktı,daha da kötüsü çok sayıda yazar tanımaktır.Aynı boka konan sinekler gibi.”
Syf.59
“Aşık olmadığıma,bu dünyada mutlu olmadığıma memnundum.Hiç bir şeyle barışık olmamayı seviyordum.Aşık insanlar genellikle alıngan ve tehlikeli olurlar.Perspektiflerini ve mizah duygularını yitirirler.Sinirli,kafadan çatlak olurlar.Hatta katil bile olabilirler.”
Syf.66
“İnsanlar başlangıçta ilginçtirler.Daha sonra yavaş yavaş ama kesinlikle bütün defolar ve çatlaklıklar ortaya çıkardı.onlardan gitgide uzaklaşabilirdim;onlarda benden uzaklaşacaklardı o zaman.”
Syf.83
“Kendimi hep yanlış şeylere hasretmiştim:içmeyi seviyordum,tembeldim,bir tanrım,siyasetim,fikirlerim,ideallerim yoktu.Hiçliğe tezgah kurmuştum;bir çeşit var olmama ,ve bunu kabullenmiştim.Bütün bunlardan da ilginç bir kişi çıkmıyordu ortaya.İlginç olmak gibi bir derdimde yoktu,çok zordu bu.gerçekten istediğim içinde yaşanacak yumuşak ve belirsiz bir yer ve rahat bırakılmaktı.”
Syf.116
“Yazar çizerlerle ilgili ufak bir sorun vardır;eğer bir yazarın yazdıkları yayımlanır ve çok satarsa ,yazar harika biri olduğunu zanneder.Şöyle böyle satarsa yine harika biri olduğunu düşünür.yazdıkları yayımlanır ve çok az satarsa yazar yine harika biri olduğunu zanneder.Eğer yazdıkları hiç yayımlanmamışsa ve kendisininde onları yayımlayacak parası yoksa gerçekten harika biri olduğunu zanneder.Bütün bunlara rağmen gerçek olan pek az şaheser olduğudur.Hatta neredeyse yok denecek kadar az bulunurlar onlar.Ama en kötü yazarların kendine en çok güveni olan,kendinden en az şüphe edenler olduğundan emin olabilirsiniz.Her neyse yazarlardan uzak durmak gerekir,bende onlardan kaçmaya çalıştım hep ama neredeyse imkansız bir şeydir bu.Hep bir çeşit kardeşlik ,bir tür biraradalık peşindedirler.Bu tür şeylerin hiç yazmayla ilgisi yoktur,hiçbiri daktilodakine zerre kadar bir şey eklemez.”
Syf. 155-156
“Nancy tere batmıştı sınıf için bazı soruları cevaplayıp cevaplayamayacağımı soruyordu.
-Başla
-En sevdiğiniz yazar kimdir?
-Fante
-Kim?
-John F-a-n-t-e:Toza Sor.Bahara Kadar Bekle,Bandini
-Nerden bulabiliriz kitaplarını ?
-Ben merkezdeki ana kütüphanede buldum.
-Onu neden beğeniyorsunuz?
-Bütünüyle duygu dolu.Çok cesur bir adam.
-Başka
-Celine
-Niçin
-Bağırsaklarını deştiler,o güldü,üstelik onları güldürdü de.Çok cesur bir adam.
-Cesarete inanıyor musun?
-Her yerde görmek hoşuma gidiyor onu,hayvanlarda,sürüngenlerde,insanlarda.
-Niçin?
-Kendimi iyi hissetmemi sağlıyor:hiçbir şansın olmadığı zaman en iyi çaredir bu.
-Hemingway?
-Hayır.
-Niçin
-Çok vahşi ve fazlasıyla ciddi.İyi bir yazar,güzel cümleler.Ama onun için yaşam her zaman bir savaş demek.Hiç kendi haline bırakmadı onu,hiç dans etmedi.
Defterlerini toplayıp toz oldular.Çok kötü.Onlara gerçekten etkilendiğim kişilerin Gable,Cagney,Bogart ve Erol Flynn olduğunu söylemek istemiştim.”
Syf.223-224
“Kadınlar:giysilerinin rengi,konuşma tarzları,bazılarının yüzündeki acımasızlık ifadesi,ya da saf ,neredeyse büyüleyici kadınsı güzellik hep etkilemiştir beni.Bizden üstünlükleri vardır:her şeyi çok iyi planlar ve organize ederler.Erkekler bir futbol maçı izler,bir içer,ya da bowling oynarken ,kadınlar bizi düşünüyorlar,bizi kabul edip etmeme ,atıp atmama ,öldürüp öldürmeme ,ya da sadece terk edip etmeme konusunda enine boyuna düşünüp karar veriyorlardır.Sonu pek önemli değil;ne yaparlarsa yapsınlar sonunda biz yalnız kalıp kafayı yiyoruz.”
Syf.270
“Aşk gitar çalanlar,Katolikler ve satranç meraklıları içindi”
Syf.279
“Ahlak kuralları kısıtlayıcıdır ama yüzlerce yıllık insan deneyimine dayanmaktadır.Bazı ahlak kuralları insanları fabrikalarda ,kiliselerde esir ve devlete bağlı tutmaya yararken bazları insanların kendilerini yi hissetmelerini sağlar.Zehirli meyvelerle iyi meyvelerin birlikte bulunduğu bir bahçe gibi.hangisini seçip yiyeceğinizi ve hangisini bırakacağınızı bilmelisiniz.”
Syf.280
“Modern toplum kendi türünü yaratmıştı ve insanlar birbirleri ile besleniyorlardı.Ölümle düello gibiydi- lağım çukurunda.”
Dan zaman kartını basmak üzereydi ki puroyu andıran ince uzun bir adam hirdi içeri. yürürken ayakları yere değmiyordu bile puronun. adı Bay Blackstone'du.
"Hangi cehenneme gittiğini sanıyorsun?"
"dışarı, çıkıyorum buradan."
"MESAİ." dedi Bay Blackstone.
"ne?"
"MESAİ dedim. etrafına bir bak. bu malı yukarı taşımak zorundayız."
Dan etrafına bakındı. makineye yüklenmiş tonlarca lastik. ve mesainin en kötü tarafı ne zaman biteceğinin belli olmayışıydı. iki saatten beş saate kadar sürebilirdi. bilemezdin. ondan sonra eve dön, yatağa gir ve ertesi gün makineye yine lastik yüklemek üzere yataktan kalk. üretimin, siparişlerin, makinelerin sonu gelmiyordu. bina sürekli patlama halindeydi, boşalarak, lastik kusarak, yığınla lastik, lastik, lastik ve kubbeli dairedeki 5 kişi durmadan zenginleşiyordu.
"İŞİNİN BAŞINA!" dedi puro.
"hayır. yapamam." dedi Dan.
"gücüm kalmadı."
"nasıl taşıyacağız bu malı?" diye sordu puro.
"yarın lastik fabrikasından yeni mal gelecek, yer açmak zorundayız."
"bir bina daha kiralayın, daha fazla işçi çalıştırın. aynı insanları ölümüne çalıştırıyorsunuz. beyinlerine zarar veriyorsunuz. nerede olduklarının farkında bile değiller artık, BAK şunlara! şu zavallılara bir bak."
ve doğruydu. insanlıktan çıkmışlardı. gözleri sulanmıştı, donuk ve deli bakıyorlardı. herşeye gülüp sürekli birbirleri ile alay ediyorlardı. ruhları damgalanmıştı. katledilmişlerdi.
"iyi adamlar bunlar." dedi puro.
"elbette. maaşlarının yarısı vergiye, diğer yarısı da yeni arabalara, renkli televizyonlara, aptal karılarına ve dört beş farklı sigorta poliçesine gidiyor."
"ya herkes gibi mesaiye kalırsın ya da işinden olursun, Skorski."
"işimden oldum öyleyse, Blackstone."
"sana hiçbir şey ödememek geçmiyor değil aklımdan."
"Sendika."
"çekini postalarız."
"tamam. gecikmesin."
o binadan çıktığında her kovulduğunda ya da işi bıraktığında hissettiği harikulade mutluluğu hissetti. onları orada bırakmak -"burada bir aileyiz, Skorski. istikbalini garanti altına aldın!" iş ne kadar .oktan olursa olsun, işçiler mutlaka söylerdi ona.
Noel ve Yılbaşı üzerimize doğru geliyor yine. O mide bulandırıcı ikili. Televizyon mağaralarından çıkan bütün o kalabalık. Aile toplantıları. Hiçlik, sahte sarhoşlar, sahte gülümsemeler, sahte insanlar. Bir şekilde atlatırız umarım, bir kez daha.
Los Angeles'ta
1973'ü 74'e bağlayan geceyarısı
saat tam 12:00'de
penceremin dışındaki palmiye yapraklarına
yağmur yağmaya başladı
komalar ve havai fişekler
çınladı
ve gök gürledi.
ışıklan söndürüp
yorganı üstüme çekmiş
ve yatmıştım akşam dokuzda -
neşeleri, mutlulukları,
çığlıkları, kâğıt şapkaları.
arabaları, kadınları,
amatör sarhoşları...
Yeni Yıl arifesi
hep korkutmuştur beni
yaşam ne anlar ki yıllardan.
şimdi kornalar
havai fişekler ve gökgürültüsü sustu . . .
her şey beş dakika içinde sona eriyor ...
sadece yağmuru duyuyorum
palmiye yapraklarında,
ve düşünüyorum,
insanları asla anlayamayacağım,
ama yaşayıp
atlattım işte.
Özlediğim ama bazı nedenlerden ötürü uzun zamandır pek takip edemediğim karakutuyu açıp Bukowski başlığını görünce aklıma ilk siz geldiniz sayın tian.
Sizi görmek de Bukowski'den kelimeler de güzel oldu yorgun bir tatil akşamı.
'Siz Bay Chinaski olmalısınız?'
'Evet.'
'Bir düğüne ya da bir cenazeye yarım saat geç kalır mıydınız?'
'Hayır.'
'Neden, lütfen nedenini açıklayın?'
'Benim cenazem söz konusu ise zamanında orda olmam gerekir.Düğün benim düğünümse zaten cenazem demektir.' -ekmek arası-
Hoş geldiniz sevgili Loresima, renk kattınız sayfaya...
(...) Biliyor musun, her zaman bir rutinim oldu, berduşken bile. Hala var bir rutinim, ritm desek daha iyi olacak belki. İnsanların birbirlerini ziyaret etme alışkanlığı beni hala şaşırtıyor. Sadece akrabaları kast etmiyorum, yabancıları ve tanıdıkları da. İpe sapa gelmez gevezelikleriyle saatleri ziyan etmekte üstlerine yok. Kimileri bundan haz alıyor ama beni yaralıyor, hasta ediyor. Ne kadar sıkıldığımı anlatamam, ama yine de uygarca davranmaya çalışıyorum. Lanet olsun, dünyada sıkışıp kalmış bir uzay yaratığıyım belki. Benim için bu dünyada ki en güzel görüntülerden biri kapalı bir kapıdır. Benimki ya da onlarınki. Berduşken daha kolaydı, kimse çalmazdı kapımı. Ne kadar memnundum. Geçenlerde birine, "Her dakika için savaşmak zorundayım," dedim. Güldü. Neden söz ettiğim konusunda hiçbir fikri yoktu hatunun. (...)
Şair Victor Valoff için büyük şair denemezdi. Dar bir çevrede ünlenmişti ve kadınlarona bayılırlardı. Geçimini karısı sağlıyordu. Her gece yerel kitabevlerinden birinde şiirlerini okur, sık sık radyo programlarına konuk olurdu. Şiirlerini yüksek ve dramatik bir sesle okur, ancak sesinin perdesi hiç değişmezdi. Sürekli doruktaydı Victor. Kadınları cezbeden de bu olmalıydı. Kimi dizeleri tek başına güçlüydüler, ancak şiiri bütün olarak ele alınca Victor'un aslında hiçbir şey anlatmadığını ve bunu bağıra çağıra yaptığını fark ediyordunuz.
Ama Vicki bütün kadınlar gibi ahmakların cazibesine kolay kapıldığı için bir gece Victor'u dinlemeye gidelim diye tutturdu. Feminist-Lezbiyen-Devrimci kitabevlerinden birinde sıcak bir cuma akşamıydı. Giriş ücretsizdi. Şiirlerini okumak için para almazdı Victor. Şiirlerinden sonra resimleri sergilenecekti. Son derece modern çalışırdı. Genellikle kırmızı bir-iki fırça darbesi ve uyumsuz bir renkle yazılmış bir vecize.
Tim Leary'nin fotoğrafları asılmıştı duvarlara. REAGAN'I YARGILAYIN yazıları. REAGAN'I YARGILAYIN yazılarına itirazım yoktu. Valoff ayağa kalktı ve kürsüye doğru yürüdü. Elinde yarısı içilmiş bir şişe bira vardı.
"Bak" dedi Vicki, "Yüzüne bak, nasıl da acı çekmiş!"
"Evet," dedim "Şimdi ben de acı çekeceğim."
Çoğu şaire kıyasla ilginç bir yüzü vardı Victor'un aslında. Ama çoğu şaire kıyasla herkesin yüzü ilginçtir.
Victor Valoff okumaya başladı:
"bir kıpırtıdır başlar
yüreğimin Süveyşinin doğusunda
karamsar dizboyu, dizboyu karamsar
ve sonra yaz gelir kavuşur aniden
sızar yüreğimin altı pasına
bir santrafor misali!"
Victor son dizeyi haykırdı ve arkamda oturan bir kadın, "Harikulade!" dedi.
Paris'in kaldırım ressamlarına sor
uyuyan bir köpeğin üstündeki güneş ışığına sor
üç domuza sor
gazeteci çocuğa sor
Donizetti'nin müziğine sor
berbere sor
katile sor
duvara yaslanmış adama sor
vaize sor
dolap yapanlara sor
cepçiye sor ya da rehinciye
ya da cam üfleyen ustaya
veya gübre tüccarına ya da dişçiye sor
devrimciye sor
kafasını aslanın ağzına sokan adama sor
sıradaki atom bombasını atacak
adama sor
kendini İsa sanan adama sor
gece eve dönen bülbüle sor
röntgenciye sor
kanserden ölmekte olan adama sor
banyo yapma ihtiyacı olan adama sor
tek bacaklı adama sor
köre sor
peltek konuşana sor
afyon çekene sor
elleri titreyen cerraha sor
üzerinde yürüdüğün yapraklara sor
tecavüzcüye sor ya da
tramvay görevlisine
veya bahçesinde eğreltiotlarını yolan
yaşlı adama sor
tefecinin birine sor
pire eğiticisine sor
ateş yiyene sor
bulabileceğin en sefil adama
en sefil anında sor
bir judo hocasına sor
fil sürücüsüne sor
cüzzamlının birine, müebbet mahkûmuna, veremliye sor
tarih öğretmenine sor
tırnaklarının arasını hiç temizlemeyen adama sor
palyaçonun birine ya da gün ışığında ilk gördüğün
yüze sor
babana sor
oğluna sor ve onun
gelecekteki oğluna
bana sor
bir kesekağıdındaki yanmış ampule sor
baştan çıkmışa, lanetlenmişe, aptala
bilgeye, köleye sor
tapınakları inşa edenlere sor
hiç ayakkabı giymemiş adamlara sor
İsa'ya sor
aya sor
dolaptaki gölgelere sor
güveye sor, keşişe, deliye
New Yorker dergisine karikatür çizen adama sor
süs balığına sor
tap-dansa sallanan eğreltiotuna sor
Hindistan haritasına sor
şefkatli bir yüze sor
yatağının altında saklanan adama sor
bu dünyada en çok nefret ettiğin
insana sor
Dylan Thomas'la içen adama sor
Jack Sharkey'nin eldivenlerini bağlayan adama sor
kahve içen üzgün-suratlı adama sor
muslukçuya sor
her gece rüyasında
deve kuşları gören adama sor
hilkat garibesi şovlarında bilet kontrol edene sor
kalpazana sor
ara sokağın birinde
üstüne gazete örtmüş uyuyan adama sor
ülkeleri ve gezegenleri fethedenlere sor
yeni parmağını kesmiş adama sor
incilin arasındaki sayfa işaretine sor
telefon çalarken çeşmeden damlayan suya sor
yalancı şahitliğe sor
koyu mavi boyaya sor
paraşütçüye sor
karnı ağrıyan adama sor
yüzmekte olan besili kutsal göze sor
pahalı kolejde dar pantolon giyen
çocuğa sor
küvette ayağı kayana sor
köpekbalığının yediği adama sor
bana eşi farklı eldivenleri satana sor
bunların hepsine ve benim saymadıklarıma sor
ateşe sor ateşe ateşe-
yalancılara bile sor
ne zaman istersen dilediğine sor
hangi gün istersen yağmurda
karda ya da sıcaktan sararmış bir verandaya çıktığında sor
buna sor şuna sor saçında kuş pisliği olan adama sor
hayvanlara eziyet edene sor
İspanya'da bir sürü boğa doğuşu izlemiş adama sor
yeni Cadillac'ların sahiplerine sor
şöhretlere sor
sıkılgana sor
albinoya sor ve devlet adamına
ev sahiplerine ve bilardo oynayanlara sor
yapmacıklı insanlara sor
kiralık katillere keltoşa sor
şişmana uzun boyluya ve bodura sor tek-gözlü adama,
sekse düşkün olana ve olmayana sor
bütün gazete başyazılarını okuyan adamlara sor
gül yetiştirenlere sor
neredeyse hiç acı çekmeyen adamlara sor
ölüm döşeğindekilere sor
avlusundaki çimleri biçenlere ve futbol maçlarına gidenlere sor
bunların herhangi birine ya da hepsine sor
sor sor sor
hepsi şöyle diyecektir;
bir erkek, trabzana yaslanmış dırdır eden bir kadına asla tahammül edemez.
"Aşağılık herifin teki. Nasıl oluyor da bu kadar çok satıyor?"
"Okurları da onun gibi aşağılık."
"Evet. At yarışları ve içki... Tekrar tekrar aynı şeyleri yazıp duruyor."
Bunun üstüne düşündüler bir süre.
Harold iç geçirdi bir süre sonra.
"Avrupa'da da ünlü. Şimdi Güney Amerika'da da tutulmaya başladı."
"Bir geri zekalılık kanseri Harold."
"Ama burda ünlü değil Nelson. Amerika'da ne .ok olduğunu biliriz biz onun."
"Bizim eleştirmenlerimiz kimin gerçek olduğunu bilirler."
Nelson kalkıp fincanlara espresso koydu ve oturdu.
"Bir şey daha var, iğrenç bir şey!"
"Nedir Nelson?"
"Tepeden tırnağa kontrol ettirmiş kendini. Ömründe ilk kez. Altmış beş yaşında."
"Ve?"
"Tertemiz. Raporu votka şişesinin altına koymuş. Gördüm. Aç karnına içtikleri bir orduyu mahvetmeye yeter. İçerde yattığı günleri saymazsan hergün içti. Tahlilinde normal çıkmayan tek şey trigliserid, 264 düşük çıkmış."
"Bir şey çıkmış yine de!"
"Yetmez! İçki arkadaşlarının hepsini ve alkolik sevgililerinden bir kaçını gömdü."
"Yalnız yazarlıkta değil, çok şeyde köpek gibi şanslı Nelson."
"Trafiğin çok yoğun olduğu bir caddede hiç bakmadan karşıdan karşıya geçen bir köpekten farksız."
"Nasıl bu kadar sıhhatli olduğunu sormadın mı?"
"Sordum. Güldü. Tanrıların kıçına aşık olduklarını söyledi. Karma meselesiymiş."
"Karma mı? O kelimenin ne anlama geldiğini bile bilmez o!"
"Biliyormuş gibi yapar ama Harold, bilmez misin? Bir keresinde şiir dinletilerinden birindeydim, öğrencinin teki kalkıp varoluşçuluk hakkında ne düşündüğünü sordu. 'Sartre .surur.' diye yanıtladı."
Judy Garland New York Filormanik'de şarkı söylediğinde Bukowski ağladı, Sherley Temple "I Got Animal Crackers in my Soup"u söylediğinde Bukowski ağladı; Bukowski ucuz pansiyon odalarında ağladı, Bukowski giyinmeyi bilmez, Bukowski konuşmayı bilmez, Bukowski kadınlardan korkar, Bukowski'nin midesi zayıf, Bukowski'nin fobileri var ve sözlüklerden, rahibelerden, bozuk paradan, otobüslerden, kiliselerden, park banklarından, örümceklerden, sineklerden, bitten ve ucubelerden nefret eder; Bukowski savaşa gitmedi. Bukowski yaşlı, bukowski 45 yıldır bir kez bile uçurtma uçurmadı; Bukowski goril olsaydı kabileden kovulurdu...
dostum ruhumun etini kemiklerimden ayırmakta o kadar kararlı ki kendi varoluşunu unutmuş gibi.
"ama Bukowski çok temiz kusar, yere işediğini hiç görmedim."
O gece işten sonra yakın bir bara gittik. Benim gibiydi, yemek yemeyi düşünmüyordu, erkekler yemeği düşünmez. Aslında fabrikanın en güçlü erkekleriydik ama hiç üstünde durmazdık bunun. Yemek yemek sıkıcıydı işte. Barlardan da bayağı sıkılmıştım o dönem -onları cennete götürecek kadının içeri girmesini bekleyen geri zekalı ve yalnız erkekler sürüsü. Hipodrom ve bar kalabalığı en can sıkıcı kalabalıklardır. Hele erkeklerden oluşmuşsa. Sürekli kaybeden ve bir türlü durup toparlanamayan kerizler. Ve ben tam ortalarındaydım. Gerçi Jeff işimi kolaylaştırıyordu. Bu yeni bir tarzdı onun için, heyecan duyuyor, gerçekmiş gibi yaşıyordu. Aldığımız iki kuruşu içkiye, kumara, ucuz odalara harcamıyor da anlamlı bir şey yapıyorduk sanki; sürekli işten kovuluyor, iş arıyor, kadınlar tarafından yakılıyorduk. Cehennemdeydik, ama umursamıyorduk. Hiçbir şeyi.
Philly'de barın son taburesi benimdi, arada sırada ayak işleri de görüyordum. gündüz barmeni, Jim, elinde paspas sabahın beş buçuğunda alırdı beni içeri. müdavimler yedi gibi düşerlerdi. beşten yediye kadar içtiklerim için para vermezdim. ertesi sabah iki sularında barı ben kapardım. uykuya fazla zaman ayıramıyordum anlayacağınız. yemeğe de. bar öyle eski, öylesine döküntü ve sidik kokan bir yerdi ki işe çıkmış bir fahişeyi ağırlamaktan şeref duyardık. kiramı nasıl ödüyordum, ne düşünüyordum şimdi bilmiyorum. o sıralar Henry Miller, Lorca, Sartre ve başkaları ile birlikte bir öyküm PORTFOLIO III dergisinde yayımlanmıştı. Portfolio birinci sınıf renkli kağıda basılmış, her sayfası farklı yazı karakterinde kocaman bir dergiydi. on dolara satılıyordu. derginin kadın editörü Caresse Crosby bana şöyle yazmıştı: " çok farklı, harikulade bir öykü. KİMSİN sen?" cevabım: " sevgili bayan Crosby: kim olduğumu bilmiyorum, içtenlikle. Charles Bukowski." bu küçük nottan sonra on yıl tek sözcük yazmadım.
Daktiloyla insanın arasına bir şeyler giriyor sürekli, ama hep böyle oldu benim için. Böylesi daha iyi belki. Suyu barajda tutuyor.
İhtirasın fazlası öldürür bence. Yazar olmaya çalışmak öldürür. Bir hastalık olmak zorunda, bir illet. Olmak zorunda değil, öyle. Başka bir şey hastalığı tedavi ettiği an, bitmiştir. Ve, tabii ki, kılavuz kitabı yok.
Ben şanslıydım. On yıllardan beridir kendimi belli bir tarzda yazmaya zorlamadım. Black Sparrow'nun ( yayıncısı ) bunda büyük katkısı var. Ama talihim açılmadan önce, açlık çekerken de, yazmak istemediğim bir şey yazdığım söylenemez. İlk dönemde seks dergileri için yazdığım öyküler var, ama içine bir tutam seks serpip etrafında gerçek bir öykü oluşturarak kandırdım onları.
Yazıyı eğmeye başlarsan para kazanmak, ünlenmek istiyorsun demektir, sırf yayınlanmış olmak için yayınlanmak. Bu sadece bir süre için iş görür bence. Tanrılar bizi izliyorlar. Paylarına düşeni alırlar. Sektirmeden.
Söndüğümde, sönersem şayet, içki beynimi bitirdiği ya da bunadığım için söneceğim. Talihim yaver giderse bu ikisine de yakalanmayabilirim. Tanrılar beni seviyor galiba.
Bir gün bitse bile, muhteşem ve sihirli bir koşuydu. Ama bir sonrakini istiyorum ben, geçmişte kalanı değil. Tökezlemiş olabilirim, ama falsolu toplara fena çakarım.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız