Şu temel olgulara işaret edeyim öncelikle: Bir ülkede, organizasyonda iki sınıf vardır: Yönetici ve yönetilen. Yönetici sınıfa, onun uzantılarına genel anlamda 'bürokrasi' denirken, yönetilenlere de 'sivil' denir. Esasında bu denli sert değildir bürokrasinin tanımı; ama nihayetinde ister sivil vatandaşların rızasıyla olsun, ister kendiliğinden hakimiyeti ele geçirsinler; bürokrasi, devlet aygıtının yönetme mekanizmasına işlerlik sağlayan hücrelerin genel adıdır.
Bürokrasi, madem devletin yönetme erkinin yayıcısıdırlar; o zaman devletin kendilerine tanıdığı hak ve ayrıcalıklara da sahip olurlar. Gerçekte demokratik ülkelerde bu hak ve ayrıcalıkların sınırı mümkün mertebe sınırlı tutulmuştur; ama otoriter ve totaliter ülkelerde bürokrasinin hak ve ayrıcalıklarının sınırları geniştir ve sürekli olarak ta genişletilmeye çalışılır. (Söylediğim bütün bu olgulara ülkemizin hemen örnek olarak gelmesi ne acı! Ama zaten biz de ülkeyi kurtarmaya çalışıyoruz.)
Daha önemlisi, bürokrasi devleti temsil eder ve devletin tüm iş ve işlemleri resmi'dir. Devlete ve onun resmiyetine karşılık, halk ta sivildir. Devletle ilişkileri resmiyete tabi iken, kendi aralarında informel/resmi olmayan ilişkiler ağı mevcuttur. Tüm bu olgular da, tarihsel süreç içerisinde şekillenmiş, ama modern devlet olgusunun batı'da ortaya çıkmasıyla sıkı sıkıya tanımlanmış ve tüm kurumlarıyla oluşturulmuştur. Modern devlet olgusu ise, artık dünyanın bir olgusudur. Her ülkenin sivil vatandaşı ve resmi bürokrasisi vardır.
Böylece bir ülkede iki ayrı alandan bahsetmiş oluyoruz: Resmi ve sivil alan. İşte ülkelerin bütün yönetim meselesi, bu iki alanın birbirine oranlamasına bağlıdır. Şimdi bu iki olguyu, iki daire olarak düşünelim. Bu iki daireden, hangisi büyükse, yönetimin mahiyeti de o'dur. Resmi alanın (dairenin), diğerinden, yani sivil alandan(daireden) büyük olması durumunda; devlet, bürokrasinin ve resmi yaklaşım uzantılarının (medya gibi), yönetimi altındadır. Üstünlük kurduğu sivil alana/daireye, sürekli üstünlüğünü hatırlatmaya, baskısını göstermeye çalışmaktan çekinmeyecektir.
Esasında karmaşık yönetim yapısı, temeldeki bu iki dairenin, alanının, sınırlarını genişletme, nüfuzunu diğerine kabül ettirme çatışkısına dayalıdır. Tüm demokrasi ve otoriterizm arasındaki fark, bu iki alanının hangisinin baskın olduğuyla ilişkilidir. Sivil alanın, devlet-resmi alandan geniş yer tuttuğu ülkelere demokratik yönetimler; aksi türlüsüne ise otoriter yönetimler denir.
Ancak bu iki alan birbirinden bağımsızca varlığını idame ettirmez. Sürekli ilişki içindedirler. Ancak temelde, sınırlarını birbirleri aleyhine genişletme çabaları da vardır.
Resmi olan, merkeziyetçidir; otoriteyi en ücra noktalara, kişilere kadar yayma peşindedir. Sivil vatandaşlar ise, yasalarla bu tanınan bu otoriteyi kabüllenmekten başka, o yasaları da kendi lehlerine değiştirmek peşindedir. Nihayetinde yasaları da insan yapar ve yasa koyucuların hangi tarafta yer aldığı oldukça mühimdir. Yani, sivil alanı mı temsil ediyor; daha doğrusu ona mı inanıyor; yoksa resmi alanın mı koruyucusu? Şüphesiz otoriter devletlerde, yasa koyucular da genelde memurdan başka bir şey olmayan sivillerdir. Hatta bazen alanen resmi memurlardır. Bir ülkede, temelde özgür, hür iradeli, vicdanlı olmaktan başka bir sermayesi olmayan hukukçular olmadıktan sonra, o ülkede, yasaların odakta olduğu idare tartışmaları eskik olmayacaktır. Ki Türkiye'de olan da budur. Memurdan başka bir şey olmayan akademisyenler, memurdan başka bir şey olmayan hukukçular, memurdan başka olmayan gazetecilerin, bürokrasinin yanında, hatta saç diplerine kadar bürokrat oldukları bir coğrafyada, çatışma eskik olmaz. Kullandıkları tüm bilimsel jargonlar, litaratürler, yani kavram ve terimler ordusu, hakiki ilmi de, bilimi de bulandırmaktan başka bir işe yaramaz. ("İlim bir nokta idi; onu cahiller çoğalttı." Hz. Ali)
Ve bu resmi alanın sözcüsü, hatta resmi alanın taşıyıcısı olan zevatın taraf olduğu tartışmalar bütünüyle sakattır. Başından itibaren sakat. Çünkü onlar, olmayan bir şeyi iddia ediyorlar; yani sivil olduklarını. Oysa yanlış yerde olanlardan doğru lafın çıkması beklenemez. O halde olan şudur: Doğruyu da kendi yanlış konumlarına sürükleme. Yani doğruyu eğip bükme.
Sivil alan ile resmi alan arasındaki ilişkiler yumağına tekrar dönelim. Herkesin bildiği üzerine, devlet aygıtını kimin kontrol edeceği asırlarca (Platon'dan beri) tartışılmış; genel itibariyle net bir sonuç ortaya çıkmamışsa da, modernitenin ortaya çıkışıyla, buna yanıt halk olmuştur. Yani siviller. Ve halkın yönetime iştiraki ne kadar fazla ise, demokratikleşme olgusu da o kadar kuvvet kazanır olgusu ortaya çıkmış ve doğrulanmıştır. Halkın yönetime katılım kanallarının sonuna dek açık olması, görünen ve görünmeyen engellerden arındırılması meselesi, en demokratik ülkelerde bile varlığını sürdüren tartışmalardır. Demokrasi sadece halkın sandıkta oy kullanması değildir. Yöneticiden korkusuzca hesap sorabilmesi; temsilcileri aracılığıyla yönetimin denetlenebilmesinin sağlanması gibi bir yığın gerçekleştirilmesi gereken iş vardır. Ki demokrasinin gerçekleşmesini sağlayan asıl bu ayrıntılardır. Ve Türkiye'de olan tartışmalar, küçümsediğimiz, ıskaladığımız bu gerçeklerden ileri gelir. Sadece oy atıldığı için Türkiye'yi nerdeyse örnek demokratik ülke gösterenlerin, gerçekte taraf oldukları durum bellidir. Cumhuriyet ile demokrasinin, zihinmlerde gitgide karşıt anlama gelmesi bu yanılsamalardan ileri gelir.
Türkiye gibi otoriterizme meyilli yapılarda (ki tek parti zamanından bu yana bu mahiyet, gerek dünya konjonktürü gerekse de taban- halk baskısıyla yumuşamaya yüz tutmuştur.) devlet alanının oldukça geniş olduğunu yukarıda belirtmeye çalıştım. Ayrıca kamu gücünü temsil eden görevliler dışında, resmi ideolojinin olduğu yapılarda, "kendiliğinden kamu görevlileri" de vardır. Bunlara gerçekte kimse görev vermiş değildir. Ama yüksek tartışmalardan biliyoruz ki, "kesin inançlılık" denen bir ideolojik mahiyetle karşılaşıyoruz. Bu kat'i inançlılık durumu, aksi iddia edilse bile, dine rakip bir mahiyet dahi alabilir. STK'ların, adının aksine sivil olmayışları (tabiki bizde) bundandır. Çünkü sivil görünümlü milislerdir bunlar. Evet, tam anlamıyla milis. Çünkü gerçekte sivil alana karşı resmi alanı koruma altına almaya çalışmaktadırlar.
Sorunların siyasalaşması, bu temel çatışkı alanı (resmi-sivil) temelinde kaçınılmaz hale gelmektedir. Çünkü sürekli sivil vatandaşı hizaya getirme peşindeki resmi alan ve uzantısı aktörler, kendi bakış açılarını yansıtan değerlendirmelerle tüm hayatı yönlendirme peşindedirler. Bu bakımdan çatışkı alanı, fay hattı, adeta bir karadelik misali çevresindeki her türlü şeyi yutarak onları sorunlaştırmaktadır. Böylece ejderhanın ağzından alınmaya çalışılan ve ama artık hiçkimsenin malı olmayan bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Ve yutulan olgu artık bizim elimizde olmuyor. Sadece üzerinde konuşup duruyoruz.
Bu bağlamda, kıyafetlerin, saç modellerinin, bireye ait ne varsa tüm görünür ifadelerin sorunsallaşması da kaçınılmaz oluyor. Çünkü ideolojik resmi alan, kendini sürekli onay makamı olma konumunda görmek/göstermek istiyor.
Kadın, asırlardır başlıca bir toplumsal olgu. Erkek egemen dünyada, bütün değişimler ve muhafazalar kadın üzerinden gerçekleşiyor. Kadın, değişmenin hem dinamiği, hem de taşıyıcısı. Ayrıca hayatta erkekten daha fazla görünür aktör olmaları, bu görünür alanı da kontrol etmek gereğini ön plana çıkartıyor. İşte bu yüzden, kati bir siyasi simge olan erkek bıyık çeşitleri, kadınların giysileri karşısında önemsizleşiyor. Ve pek te önemsenmiyor. Oysa, erkek olgusu üzerinden konuyu tartışsak mesele daha anlaşılır hale gelecek.
Bu bağlamda, Amerikan tıraş modelini ele alalım. Amerikan tıraşının ülkemize girmesi 90'lı yılların başlarını, yayılması ise 2000'i bulur. O da rap müzik gibi, siyahların yaşadıkları gettolardan çıkmış, önce Amerika'ya (Rap şarkıcısı Vanilla Ice ile beyazlara) yayılmış, sonra da hem müziğin, hem de altında yatan erkeksilik vurgusuyla tüm dünyaya yayılmıştır. Bugün Irak'lı genç te saçlarını bu model kestirir, -üstelik Amerika'ya karşı silah sıkarken,- Filistin'li de; bir Türk te, japon da.. Amerika gibi pek te sevilmeyen bir yerden çıkan bu saç modeli, modelin adına rağmen, tüm dünyaya yayılmakta sakınca görmez. Çünkü saç modeli, kişinin en temel gösterge alanlarından bir tanesi. Yani saçları vasıtasıyla insanlar kendilerini ifade etmek ister. Bu modelin erkeksiliği sayesinde sadece sokakta değil; askeriyeye de intikal etmiş, ve daha yumuşak haliyle 'subay tıraşı' halini almıştır. Ülkemizde modelin meşruiyet sorunu, yayılmasıyla beraber eski keskinlğini kaybetmişse de, hem dışa daha fazla açılmanın, hem de askerlik kurumunun elini atmasıyla artık böyle bir sorun kalmamıştır. (Olgunun içinden geldiğim için bunları rahatlıka söyleyebilirim.)
Büyüteci biraz daha yaklaştırırsak... "Bu saç modelinin eski sıfır tıraştan farkı nedir?" diye soracak olursak; kafada daha şık durmasını gösterebiliriz rahatlıkla. Nihayetinde o haşinliği vermesinin yanında, güzelliği de, yakışması da tercihe şayan için yeterlidir. Üstelik bu ve benzeri bir çok sebep birbirine katışıktır. Yani sebepler ayırtedilemez. Zaten de ayırtetmek gereksizdir. Demek ki bir model -ister saç, ister örtü modeli olsun- hem güzellik ve zerafetin taşıyıcısı, hem de pekala benliğin, varoluşun ifadesi olarak var olma hakkını taşır.
Böyle bir durumda; yani sıradan bir erkek saç modelinin benliğe katılması durumunda, artık onu kişiden ayırmaya çalışmak sadece faşistlik olur. Üstelik bunun için zavallıca sebepler ilerisürülebilir: Mesela denebilir ki, "Amerikan tıraşı, Amerikan muhipliğini çağrıştıyor." Bu iddia temelsizdir; çünkü bizzat batılı kafa adamlarının gördüğü şeyi göremiyor: Bu zamanda kişiler arasında görüntü zaten birbirine benzemiştir. Ortak bir dünya kültürü oluştu gitgide. özellikle gençler arasında. Ve bu sosyologların dediği üzere, bir adam jips yer, jean giyer, cep telefonu kullanır; ama bir bakarsın intihar komandosu eğitimi alıyordur. Üstelik sayısız tv görünütüsü bu olguya yeteri kadar kanıt sunmaktadır.Kısacası genç adamın birisi sırf yakıştığı ve kendini daha erkeksi gösterdiği için bu modelden saçını yaptırıyorsa, buna rağmen resmi alan mensupları bunu bir simge ilan ettikten sonra, artık o model gerçekten siyasallaşmış olur. Ama burdaki siyasallaşma olgusu, o modelin gerçekten bir siyasi simge olmasından değil; birilerinin bunu öyle ilan etmesinden ileri gelir. Yani, Sorun söylemi, sorunu var eder. Sartre'in söylemini hatırlarsak; "Varoluş özden önce gelir." Yani, artık siyasal simge ilanıyla sorun var olmuştur; ve bu sorun yavaş yavaş özünü bulmaya başlar. Yani, artık bir iddia'dan da öte bir suçlama yapılmış; önlemler alınmaya girişilmiş (devlet aygıtı halen resmi alan mensuplarına ait olduğu için), ve bu durumda sivil alan kendini savunma pozisyonuna itilmiştir. Artık sorunlaşma şu basit süreci izler: Bir tarafın sürekli iddia içerisinde olması ve iddialarına kanıt toplaması; diğer tarafın ise bu iddiaları karşı gelmesi, karşı kantıları toplamaya çalışması. Her halükarde içinden çıkılmaz bir duruma gelinmiş olur. Çünkü bu durum, aynaların karşıklıklı konumuna benzer: Görüntü sonsuzlaşır.
Demem o ki, bu sorunun asıl müsebbibi, siyasal simge ilan edecek gücü kendiliğinden bulanlardadır. Bu resmi alan mensuplarının, tekrar ediyorum; devlet görevlisi olmasına gerek yok. İdeolojik bir resmi alan söylemi olduğu için, meşruiyetini ideolojiye yaslayarak halletmeye çalışırlar. Bu bakımdan sivillik iddiası baştan itibaren geçersizdir.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız