Memleketteki derbilerde (hatta tüm maçlarda) çıkan olayların nedeni; geçim sıkıntısı, işsizlik, aile sorunları... sosyal çöküntüdür. Bunu akademisyenler ve uzmanlarda söyler.
Bizimki tamamen tepkinin yanlış yerde dışa vurumudur.
Fadim hocam, faşizan hareketler Trabzonda başlamadı. 90' lardan sonra milliyeçi cephe tribünleri kurtlar yetiştirmek üzere kullandı. Bunu en iyi tribün liderlerinle sağladılar. Bu insanlar bir partinin kol başkanıdırlar. Çoğunluk böyledir.
Milliyetçi hareket yasal olmayan bir kararla yani maçlardan önce İstiklal Marşı okutmayla başladı. UEFA' da böyle bir karar yoktur. Okutmazlarda. Dünya Kupası maçları dışında.
Gelelim bize: İstiklal Marşında yapılan bozkurt işaretleriyle toplum arasında ayrım çıkmaya ve rahatsızlık duyulmaya başlandı. Beşiktaş taraftarıda bu rahatsızlığı bozkurt yerine PENÇE işareti yaparak gidermeye çalıştı ve bunda başarılı oldu. O dönemlerde hiçbir işaretin yapılmaması için gerekenler söyleniyordu. Hem milliyetçi hemde solcu tribün liderleri tarafından.
Bir tek Beşiktaş tribünleri bunu başarmıştı. Bununda nedeni, lider görevinde olan arkadaşları eğitim seviyesi ile ilgilidir. Hiç hiçbir Tribün liderini AHMET ARİF' den şiir okurken gördünüzmü?
Beşiktaşlıyım. Beşiktaşlı olunmaz doğulur. Birgün herkes Fenerli olacakmış. Beşiktaşlı olma ayrıcalığı bize kalsın.
Amentü hocam o öyle söylenmez:
''Delirt bizi çıldırt bizi Kartalım
Bu sdadı başlarına yıkalım''
Kayıt: Feb 23, 2007 Mesajlar: 497 Nereden: İstanbul'da bir sokak başı kaldırım kenarı
Tarih: Cmt Eyl 29, 2007 9:38 am Mesaj konusu:
Arabacı(Faytoncu) derler bana, hiç demediler haktan yana.
Zamanın da arabacılar kimlerdi?
Beşiktaşım en büyük mucizesi: Edirneden dışarıya çıkmamak.
Bir de, M.K. Atatürk'ün Beşiktaşlı olduğunu söylerler, sıkmak serbest.
İşgal devletlerin düzenlediği kupada Türk-Müslüman halkın Fenerbahçeyi neden deslediklerini söylemezler.
He, ne dersin sevgili Yazarım?
Neden Fenerliler yalnızdır? Neden diğer takınlarla oynadığımız maçta diğer taraftarlar bizlere desteklemez? Yakın tarih de şunu işittim:
-Şu sizin Aziz başkanınız var ya o gitsin sizi desteklerdim. Hep ortalığı o bulandırıyor, derler.
Bildiğim kadarıyla ben gençken de aynısı söylenirdi:
-Şu sizin Ali Şen var ya gitsin size destek veririm, derler.
Daha çocukken de:
-Hani sizin şu başkan var ya gitseydi sizi sevebilirdim, derlerdi.
Benim üç devremde işittiklerim hep, ''şu başkan gitsin sizi sevebiliriz'' idi. Bu gelen başkanların hepside mi kötüydü? Asıl bu sevgisizlik nereden kaynaklanıyordu? Yoksa bunlar tarihin kasvetli hasetlik noktalarında kalmış olmasın sakın?
Bende düşündüm; başkan bahane, maksat şahane, ört üstünü bunlarla altında ki gerçekleri kimse görmez bir süre sonra.
Fener Antipatisi'nin Tarihsel Kökleri diye bir kitap yazılsa, anında bestseller olur; eminim. (Yoksa yazsak mı ha? Parayı kırışırız.) Fener taraftarı fanatiktir, agrasiftir; kapitalist sömürüye en müsait taraftar kitlesidir. Bu yüzden forma satışlarında en öndedir. Sadece forma değil; diğer ürünlerde de: Mesela battaniye, bardak.. Damganın vurulabildiği her türlü ticari meta da. Ama bu sayede kulübün kasasında avuç avuç para vardır ve her istediği futbolcuya da talip olur. Aziz Yıldırım'ın Tarhuncu Ahmet Paşa gibisinden yaptığı bütçe reformları etkili olmuştur bunda.
Fener'in taraftarında, yukarıdan inme bir hava olduğu kesin. En zengin klüp olmakla övünürler, en flaş transferleri yapmakla övünüler, Avrupa'da isim yapmakla övünürler. Ben de dalgamı geçerim: "Sağa sola atladığından isim yapıyor. Her futbolcuya talip oluyor. Millet te haliyle merak ediyor. "
Fener'i kıl gösteren, taraftarından da öte, Fener medyası. Fener'in dışarıyla oynadığı maçları hep şu çelişkiyle izlerim:"Türk takımı ne de olsa! Ne kadar gıcık olsa da, yensin. Ne yapalım artık, bir hafta spor programı izleme; gazetelerin spor sayfasına bakma!" Amigo köşe yazarları, yorumcular; fanatik, fantastik ve şişirme haberler... Hepsi Fener medyasında bol kepçeden var. Bir spor gazetesinde şöyle bir başlık gördüğünüzde sizin de tiksinti hissiniz kabarmaz mı? "Fatih Tekke, Fener'e gelmek için yanıp tutuşuyor." Haber doğru olsa bile, Tekke Fener'i istese bile, böyle kahve ağzıyla bildirimde bulunulmaz. Yoksa F.Tekke gibi çok sevdiğim bir futbolcuyu isteminden dolayı kınıyor değilim. Neticede maişet dünyasında, o da işini yapıyor.
Karadeniz insanı agrasiftir. Genel itibariyle bunu taraftarlıklarına da yansıtırlar ve ortalama fanatiklikleri Türkiye'nin üstündedir. Bu yüzden ben de takımımı bırakacaktım az kalsın. Aralarında maç izlerken şurda burda, artık kaldıramaz olmuştum. Maçtaki bütün hakem kararlarını aleyhine görmek kadar fanatiklik olamaz. Üstelik, pozisyonun tekrar gösteriminde sürekli olarak ta yalanlanıyorssan. Trabzonspor camiasında sevmediğim bir iş te, Trabzon'daki öze dönüş söylemidir. Sanki Trabzonspor sadece Trabzon'un, yada lazların takımıymış gibi. Bütün Türkiye'nin takımı olmak varken kendini dar sınırlar hapsederek, kapatarak, başarıyı yakalamaya çalışıyor. Oysa Trabzonspor taraftarı olmak çevreden, gerçekten büyük bir özveridir. Trabzonspor'lu olmak, gerçekten ayrıcalıktır; kitleye, pop kültüre, gündelik söyleme karşı direnmektir. O çok tatlı Fener-Gs muhabbetinin dışında olmaktır. Daha az yönlendirilmektir medya tarafından.. Biliyorum, herkes farklı yaşar takımını; bendeki Trabzon'un karşılığı bu.
Galatasaray'ın idaresi seçkinci sınıf, ama taraftarı öyle değil. Fener, Beşiktaş, Trabzonspor taraftarı gibi işte. Ama son yıllarda bir hamle yapıldı O da futbol endüstrisinin gerçekten bir gereğiydi artık. Stadyum ortamı iyileştirildi, güzelleştirildi ve bu da bilet fiyatlarına yansıtıldı. Artık çamurda, karda kışta takımını destekleyecek fakir ama fanatik taraftarın işe yaramadığı görüldü. "Kiminin parası, kiminin hayır duası" söyleminden, para kısmı tercih edildi ve bu sayede kadıköy'de parası iyi aileler gelip maç izleyebiliyorlar rahatlıkla.
Aklımın kendi çeperini yavaş yavaş kırıp toplumsallaşmaya başladığı dönemlerdi. Trabzon spor Ahmet Suat Özyazıcı’nın teknik direktörlüğünde, Şenol ve Bahattin Güneş kardeşlerinde yer aldığı Turgay, Dobi Hasan, Tuncay’lı kadrosuyla fırtına gibi esiyor, üst üste şampiyonluklar kazanıyordu. Kadrosunda yabancı futbolcu bulundurmadan ulaşılan bu başarı, tüm Türkiye’de yankı buluyor, il il takdir toplayarak, Trabzon spor’un taraftarının ülke geneline yayılmasını sağlıyordu. Diğer illerdeki taraftarların sözlerini yasladığı yegane gerçek; Kadrosuna yabancı futbolcu almadan bir Türk antrenörün yönetiminde ihtilal niteliğindeki bu başarı serisi idi. Anadolulu (yerli) olması gönlü okşuyordu. Esen bu rüzgarın bir çocuk aklını çelmesi ise gayet kolaydı tabi ki. Aile büyüklerinden hiç kimse futbol ile ilgilenmiyor ki çocuğun ruhunu kendi tuttuğu takıma yatırsın. Tamam dedim, madem herkes bir takım tutuyor, sorulan soru karşısından boş bulunmamak için bir takım tutma vakti gelmiştir. Artık Trabzon sporluyum. Bu kararı verirken bu alanda da yalnızlığın kaderim olacağını bilemezdim. Mahallede Trabzon sporu tutan bir çocuk daha vardı. Fakat onun babası öğretmen olduğundan benim onunla takımdaşlık, duygudaşlık yapmam sosyal sirkülasyon gereği imkansızdı. Bu durum, biri daha var uzakta tesellisinden öte bir şey değildi.
Sonra ilk okulu bitirdim ve Devlet Parasız Yatılı okumak için ile gittim. Orda bir sürü yaşıtım vardı ama tercihi aynı olan yoktu. Bir Beşiktaşlı bir Trabzon sporlu gerisi F. Bahçe, G. Saray. Trabzon sporu tutmak zaman zaman bir ayrıcalık gibi görünüp nefsimi mutmain kılsa da, herhangi bir faaliyet olduğunda dışarıda kalmak demek olduğundan can sıkıcı bir durumdu. Hafta sonları yurtta F. Bahça, G. Saray maçı tertip ediliyordu. Haliyle biz dışarıda kalıyorduk ve çok sevdiğimiz bu oyunu dışardan izliyorduk. Bedenimiz saha kenarında kalsa da ruhumuz onlarla birlikte sahada dört dönüyor, girilen her gol pozisyonuna aklımızla bizde dahil oluyorduk. Haftalar geçtikce bu dışarıda kalma duygusu dayanılacak bir hal olmaktan çıktı. Zihnim sorular sormaya, cevaplar vermeye başladı. Trabzon spor Almanya’dan Jurgen Groh isimli bir futbolcu almış, sonra Urbain Breams Teknik Direktör olmuş yerlilik kırılmış, farklılık ortalıktan kalkmıştı. Bunlar maçlarda yer alamamanın tetiklediği takım değiştirme niyetinin akılca toplanmış delilleriydi. Ve karar verdim Trabzon spor’u bırakacaktım ama hangi takıma geçecektim? Beşiktaş mı? O dönem Trabzon’dan tek farkı İstanbul takımı olmasıydı. Çok iddiasızdı. Zaten benim sorunumu da çözmüyordu. Benim için önemli olan futbol oynamak, maçlardan geri kalmamaktı. Futbol oynamaktan o kadar çok keyif alıyordum ki, hafta sonu yağmur yağmaması için ta Pazartesi gününden dua etmeye başlıyordum. Hani benim için sorun değil, ben çamurda, karda her şartta oynardım da öbür çocuklar oynamazdı. F. Bahçe’yi tutayım desem; okulda ne kadar sevmediğim tip varsa F. Bahçeli idi. Onlarla aynı takımı tutmak duygusal mensubiyetimde tam yer etmiyordu. Geriye G. Saray kalmıştı. Uzun zamandır şampiyon olamıyordu ama bu olmayacak demek değildi. Kararımı verdim ve maç gecesi arkadaşlara açıkladım. Bana sen maçlarda oynamak için takım değiştirdin. Sen dönek bir adamsın senle maç yapmayız dediler. Vay be! Takımımı değil dinimi değiştirdim muamelesi göreceğimi hiç düşünmemiştim. Hem takımdan olduk hem maçtan, üstüne dönek sıfatı da tuz biber oldu. Neyse ki uzun bir süre G. Saraylılıkta direndim ve ertesi yıl maçlara girdim.
Çocukluğumda kalan bu olaydan sonra takım ve taraftar olmanın nasıl algılandığına ve medya tarafından nasıl işlendiğine bakarım. İnsanların kişiliklerine uygun takım seçtiğini tam olarak ispatlayamazsakta takımın taraftar gelenekleri ve zaman içinde oluşmuş taraftar profilinin yeni taraftarı etkilediği, zamanla bu özellikleri kişiliğine eklediğini ve taraftarın toplumsal reflekslerine bunu yansıttığını gözlemleye bildiğimizi söyleye bilirim. Somut bir örnekle; zamanla belli bir şekle girmiş taşlar, aralarına yeni katılan taşa sürtünerek kendi şekillerini o yeni taşa kazandırıyorlar. Spor medyası ise objektif ve profesyonel olmayıp, amigo yöneticiler ve çoğu futbolculuktan gelme fanatik yazarlardan oluştuğu için pozitif bir katkıdan daha çok negatif bir ayrımcılık yapmakta, ne kadar gerilim o kadar reyting ve tiraj mantığı ile çalışmaktadır. (Aslında bu spor medyası başlı başına bir yazı konusu)
Söz bu merhaleye gelmişken takımların yaptıkları çerçevesinde yapılarına göz atmakta fayda var.
F. Bahçe; tam bir Türkiye’dir. Varlık içinde yokluk çeker. Kolektif iş yapma bilinci zayıftır. Günü birlik politikaları sever. Uzun vadeli hesaplar ve sistemler ona pek uymaz, tez canlıdır hemen başarı ister baktı gelmedi içerden birileri çıkar bozmaya ve yıkmaya başlar. En kötü gününde alınmış bir G. Saray galibiyeti tüm ligi unutturabilir. G. Saraya karşı parasıyla övünen bir futbolcu hovardası gibidir. F. Bahçe cumhuriyeti diyerek kendilerini tüm lig takımlarından ayırır fakat tek adam sultasını onun kadar seven takım da yoktur. Bir önceki yıl kim parladı hemen onu alır. Takımın bu futbolcuya ihtiyacı var mı yok mu düşünmez. Ben almaz isem diğerleri alır. Taraftar almadığımız için bize öfke duyar, hele bir de bizim maçta gol atarsa daha kötü olur diye düşünecek kadar sokak siyaseti güder. Bir keresinde eski F. Bahçe yöneticisi Selim Soydan tv’de şöyle demişti: “G. Saray’da Ümit Karan diye bir oyuncu var. Ben yönetici olsam onu mutlaka alırım.” Spiker: - Sayın Soydan F. Bahçenin forvete ihtiyacı yok ki ne yapacaksınız? Soydan: “ Olsun. İhtiyaçtan değil. Adam her maçta bize gol atıyor. Biz onu alırsak G. Saray bizi yenemez. Varsın o da kulübede otursun. Bize orda bile faydası dokunmuş olur.” demişti. Yine aynı F. Bahçe farklı bir yönetim döneminde Aydın spor’un birinci lige çıktığı ilk senede ilk maçını F. Bahçe ile yapmıştı. Aydın spor F. Bahçe’yi 6-0 yenmişti. Maçta golleri atan İlker ile Faruk ertesi yıl yine gol atmasın diye F. Bahçe’ye alınmıştı. Faruk bir şekilde yok edildi İlker forvetten sağ beke çekildi o mevkiden emekli oldu. Gelecek vaad eden genç futbolcular G. Saray ve Beşiktaş tarafından takip edilir transferi gündeme gelince diğer rakiplere gitmesin diye F. Bahçe parayı bastırır alır sonra bir şekilde kaybederdi. (Örnek: Tarık, Aygün v.s) F. Bahçe’nin alt yapı diye bir derdi olmazdı çünkü tüm takımların alt yapısı F. Bahçeye çalışırdı. (Şimdi Beşiktaş’ın teknik direktörlüğünü yapan Ertuğrul Sağlam F. Bahçe alt yapısından G. Antep’ e gönderilmişti) Rıdvan’ da G. Saray’dan buna benzer bir şekilde alınmıştı. Rıdvan Sarıyer’den Savaş ile birlikte G. Saray’a gelmiş forma ile poz bile vermişlerdi. Lakin F. Bahçe G. Saray’ın 50 milyon verdiği Rıdvan’a 75 milyon vermiş ve G. Saray’dan bir nevi çalmıştı. Yine bir dönem Danimarka’da Nielsen diye meşhur bir futbolcu vardı F. Bahçe almak istemişti ama Menajerler F. Bahçe’ye üç tane Nielsen satmışlardı neyse ki üçüncüsü o Nielsen olmasa da milli takımda oynayan başka bir Nielsen’di. F. Bahçe parasıyla her şeyi satın alınca başarıyı yakalayacağına inanan bir vitrin takımı olmaktan öteye gidemedi. Her zaman dışı vay vaylı içi goy goylu bir takım oldu. Bunu da ancak müstebit bir başkan bastırabilirdi nitekim öyle oldu. Başarı Ali Şen ve Aziz Yıldırım’la geldi. Sivil bir kurum en fazla bu kadar Türkiye olur. Söylenecek söz çok, icraat bol, başarı yok.
G. Saray ise; Fransız etkisinden olsa gerek Avrupalı gibi düşünür ve sisteme istikrara endekslidir. Başarısının sırrı da buradadır. Alman milli takımından kovulan Derwall ilk yılında başarısız olmasına rağmen G. Saray yönetimi tarafından güvenilerek görevine devam ettirilmişti. Bu sayede G. Saray da ve belkide Türk futbolunda Derwall vesilesiyle devrim yaşanmıştı. Türk futboluna mantık, sistem ve düzen gelmişti. Nitekim o zaman ki adıyla Şampiyon kulüpler kupasında ki yarı finali getiren Mustafa Denizli bunun ürünü bir hocaydı. G. Saray’da lise gelenekleri ve liselilik takım üzerinde çok etkilidir. Camianın ağabeyleri sayılan (Mükerrem Taşçıoğlu v.b) yönetimin içinde olmasalar bile yönetim üzerinde her zaman söz hakkına sahiptir. Perde arkasında bu yaşça büyük, liseli akil adamların etkisi ağırdır. Cem Uzan uzun vadeli düşünmüş olacak ki önce yönetime has adamlarından Ateş Ünal Erzen ve Cem Şaşmaz’ı sokmuş sonrada camia içinden kimsenin başkanlığa aday olmayı düşünmediği bir dönemde aday olarak ortaya çıkınca bu ağabeyler Mehmet Cansun’a aday olmasını salık vermişler ve Cem Uzan’nın G. Saray’a el atmasını engellemişlerdi. Cem Uzan da o hırsla gidip İstanbul sporu almış üstüne de Sergen Yalçın’ı transfer etmişti. G. Saray’ın Avrupa’da kupa kaldırmasının temelinde bu geleneklerine yaslanması, sisteme inanması ve en kötü zamanlarda F. Bahçe gibi içerden kazan kaldıran fırsatçılar yerine herkesin bir araya gelerek şahsi hesapları kenara itmeyi bilmesi ile birlik beraberlik duyguları içinde problemi aşmaya çalışması yatmaktadır. Aynı şey takım içinde de hep muhafaza edilmiştir. Nitekim en son şampiyonlukta, futbolcular para alamadıkları halde tüm huzursuzluğu takıma ağabeylik eden futbolcuların özverisi ile aşmayı bilmiş, birbirine kenetlenmiş, buna yabancı futbolcularda dahil ederek mutlu sona en kötü günde ulaşmışlardı.
Beşiktaş ise; Süleyman Seba dönemindeki kararlı ve titiz uygulamaların neticesinde kurumsal kimliğini pekiştirmiş, Gordon Milne’nin çok akil bir teknik direktör olmamasına rağmen Türk futbolundaki antrenmansızlığı görmüş olması, Beşiktaşı kondisyon yönünden diğer takımların önüne geçirerek maçların ikinci yarısında üstün duruma geçmesi ve çoğu maçı son dakika golleriyle kazanarak şaşasız, sessiz sedasız üst üste şampiyonluklar kazanarak rakipleri ile aradaki farkı kapatmış olması, taraftar sayısını artırmıştır. Eskiden taraftarlarının çoğunu F. Bahçe ile G. Saray arasındaki çekişmeden uzak durmak isteyen iddiayı sevmeyen sessiz kitleden devşirirken son on yılda artan fanatizmden payını alarak şampiyonluklarında etkisi ile sonu statta cinayete dek uzanan fanatik taraftar gruplarına ulaşmayı başarmıştır. Her şeye rağmen Beşiktaş Türk futbolunda üçüncü olmaktan kurtulamamıştır. Bu Tüm kamuoyunun vicdanında dilsiz bir gerçektir. Bunun izi tarihteki başarıda, medyanın haber sırasında ve gazete sayfa sıralamasında görülebilir.
Trabzon spor ise; önceleri dört büyüklerin dördüncüsü iken bugünlerde bu deyim yerini maalesef yine üç büyüklere bırakmıştır. Yıllardır geçmişini arayan bir takım olmaktan kurtulamamıştır. Bunda nihayetinde Anadolu’nun ucunda bir kent olmasının payı büyüktür. Şehir dünya standartlarında bir takımı kuracak şartlara haiz görünmemektedir. Futbola katkıda bulunacak derecede kaliteli teknik kadronun ve futbolcuların İstanbul gibi bir dünya kentine bile gelmek için bin naz yaptığını düşünecek olursak Trabzon’a gelmeyi bırakalım burada uzun bir süre kalması hayli zor görünmektedir. O zaman tek seçenek yerliye dönmek. O durumda da ise Türk mantığı devreye giriyor; “Ev danasından öküz olmaz” ilkesi tıkır tıkır işliyor. Yukarı çıkanı aşağı çek, batır. Yerine sen çık. Ahval bu minval üzere olunca başarı kaf dağının arkasında kalan anka kuşu misali. Sanırım Trabzon yüksek mevkide yer almaya çalışan fakat her defasında kendi gerçeğine toslayan bir taşralıdan öte gidemeyecektir. Trabzon F. Bahçe’nin küçük ölçekli Anadolu şubesidir. Ama ne hazindir ki Trabzonlular Feneri değil Galatasarayı daha çok sevmektedir. Sanırım bu da Fenerin Türk futbolundaki diğerlerine karşı böbürlenme alışkanlığı ve Trabzon’un Fener karakterine benzemesi nedeniyle aynını değil zıddını kendine çekme etkisiyle açıklanabilir.
Kayıt: Feb 23, 2007 Mesajlar: 497 Nereden: İstanbul'da bir sokak başı kaldırım kenarı
Tarih: Cmt Eyl 29, 2007 1:37 pm Mesaj konusu:
Öyle uzun yazmaya gerek yok!
Fener alır satar para kazanır. Birisi alır satamaz bedava bunlar alan yok mu(?) diye bağırır. Genen sezon ve ondan önce ki sezon sonunda hangi takım kaç oyuncu transfer etmiş, şu anda ellerinde kaç oyuncu var ve kaçtanesini bedelsiz göndermek zorunda kalmıştır. Buna bakılarak sadece akıllı oyuncu alan takım belli olur.
Sayın Fatih Terim'in İtalya macerası dönüşü bildiğiniz gibi GS'ye oldu ve iki sezon takımı çalıştırdı. Bu iki sezon sonunda GS 22 yabancı futbolcu alıp göndermiş, iki sezon sonunda tam takır olan kasaları bu sefer, tamamı tam takır olmuş.
Ah! Zavallı Trabzon Spor ''bir zamanlar kartaldı'' romanını yazıyorlar. Bir senesi hatırlarım TS bir futbolcu transfer etmek için bütün menejerlere faks çeker: Falanca oyuncuyu istiyoruz diye. Bütün menejerlert bir araya gelirler TS'nin istedigi isimde dünyada bir futbolcu yoktur. Bunun yerine başka öneriler getirirler. Karadeniz inadı tutmuştur artık, ''İllada onu isteriz'' derler. Bu olay basına yansır. TS çephesinde bir panik bir panik, neyse ensonunda birisinin aklına bu isme yakın bir Bulgar oyuncu gelir ve bu olay rezil olmaktan son anda kurtarılır. Yıl 2007, hâlâ bu oyuncu aranmaktadır. Bulan Allah rızası için TS spor klubune telefon etsin.
Ya, BJK' ye ne demeli? Onlarda büyük abisi GS'ye uyarak aynı yöntemle futbolcu lımları yapmış, onlarda tam takıl olmuşlar. BJK'nin en iyi transferi Paskal olmuş oda, ne çıkmış? Büyük ihtimal ağaca...!
Bu yaşıma kadar her hangibi bir forma almadım. Reklama gelmem.
Ama kredi kartı alacaksam, Fener renklerinden olsun demişimdir.
Bir sorum daha olacak. Ben şahsen FB'nin Avrupa maçlarında FB'yi tutmam. Bunu itiraf ediyorum. FB'nin Avrupa'da bizden başarılı olmasını istemem. Diğer Türk takımlarınıysa desteklerim. Tavrımın milli duygularla ilgili bir defektten kaynaklanmadığını,normal olduğunu düşünüyorum. Elbette farklı düşünenler ve gerekçeleri vardır.
GS'li bir yönetici anlatmıştı. GS Juventus ile maç yapmaya gittiği İtalya'da bir restorantta yemek yerken Restoranın sahibi yanlarına gelmiş ve "yarın Juventusu yenin yeter, yemekler benden" demiş. Yani bu bize özgü bir durum değil. Bir de belki biz ulus olarak, bir futbol maçını ulusal bir dava olarak daha fazla görüyoruz.
Arabacı tabiri; Sarayın arabalarınla giderdik maçlara dostum. Yani günümüzün eskortlu başbakan aralabarı gibi bir şey. SARAYLI TAKIMIYDIK. Ama YILLARCA BUNU AŞAĞILAMAK AMACIYLA BİLGİSİZCE KULLANDILAR. Bilginize.
Kayıt: Feb 23, 2007 Mesajlar: 497 Nereden: İstanbul'da bir sokak başı kaldırım kenarı
Tarih: Cmt Eyl 29, 2007 10:47 pm Mesaj konusu:
Aksine söyleyin bilmediğimiz birşey varsa öğrenmiş oluruz. İsim vermeme gelince Bjk olarak siz olduğunuzdan, soruma siz düştünüz. İsminizi zikrettiğimden alınmış iseniz özürümü kabul ediniz.
Verdiğiniz site isimleri taraftar sitesi, yanlı olabilir, tarihe bakmalı.
Bizim zamanımıza ''Arabacılar'' diye gele gelmiştir. Dediğiniz gibi bunu küçültücü olarak kullanılmıştır. Tarihte kimler arabacı olduğu iyice incelenmeli bence.
İlk takımlar gayri müslümler tarafından oluşturulmuştur.Tarihte saray takımı olarak kurulduğuna şerh düşerim. Çünkü; padişah tarafından müslümanlara yasaklanmış olan futbol nasıl olurda sarayın desteğini alarak kurulur? Buna şöylenecek bir çok söz bulunmuştur elbet.
Bu arada da geçmiş olsun, ilk derbinizi kaybetmişsiniz.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız