- Usta!
- Söyle!
- Biz bu arabaları tamir ediyoruz ya?
- Ee
- Müşterilerin gönüllerini niye tamir ediyoruz?
- Her mesleğin asli işi; gönül tamir etmektir oğlum.
Hayatın evi, gönül arsasına kurulmuştur.
- Usta!
- Söyle oğlum.
- Biz hep eskimiş, kirli paslı bu elbiseleri giyiyoruz ya?
- Eee
- Biz ikinci sınıf insan mı oluyoruz?
- Allah katında, bir tek kir vardır, o da ruhta bulunur.
Zaten başka hiç kimsenin bir katı yoktur, hepsi vehimdir.
Aşk, denilen hayvanı gördüm.
Bir elinde, iki kadeh vardı.
Kadehlerden birinde; gözyaşı,
diğerinde; kan.
Önce gözyaşını içti. Etlendi. Butlandı.
Sonra kanı içti. Allandı. Durulandı.
Odaya doğru süzüldü. Ayıp olmasın cinsinden ortaya bir kafa selamı bahşetti. Zaten bir iş yeri selamı, ancak bu kadar olurdu. -Koridorda denk geldiğinde de; karşıdan görünce, yüzünü önce şöyle bir toplar, o an zihninde olanı arka plana itmeden gözlerine doğru çeker, tam karşınıza geldiğinde az önce tüm hatlarıyla topladığı yüzünü, alt dudağının kontrollü gerdirmesiyle kenarlara doğru yayarak , hafifçe dişlerini gösterir, azıcıkta kafayı eğer sizi sosyal ve aydın bir insan olarak selamlamış olurdu.-
Odaya girerken gözüne kestirmiş olduğu ve her gün vecd ile okuduğu gazetesini eline alır. Kokuları bir birinden ayıran buhurdan edasıyla gazeteyi usul usul çevirerek okur. Bu günün giriş bölümüdür. Gelişme bölümünde; gazetenin önemsiz görüp küçük puntolarla bastığı haberlere, güdük zekasının sadakası ilginçlikleri birazda kabartma tozu ekeleyerek servis ederdi. Servisi yaparken de karşı bakışlarda, ne kadar duyarlı, ne kadar entel ve ilginç bir adam onayını arardı. Sonuç bölümünde ise bu minik haberlerden birinden memleket meselelerine bir link atar, -bilgi sahibi olmadan sahip olunan bilmem kaçıncı el fikirlerle- memleketi eleştirir, hınç damıtma seansını gerçekleştirirdi. Sonra Amerika’nın Ortadoğu politikaları, terörün nasıl bitirileceği, memleketin nasıl kurtarılacağının reçetelerini kuş beyinlere sokma çalışması yapardı. Bu önemli bir görevdi çünkü son seçimde her ikisinden birinin aptal olduğu kendileri tarafından belgelendirilmiş, henüz birey olamamış sürü ile birlikte yaşanıyordu. Bu cahil halkı bilinçlendirmek lazımdı. Tartışma yapıldığı için zihinsel, ideolojik ödevler yerine getirildiği için duygusal orgazm tamamlanmış olurdu.
Her gün böyle. Sol şeritten gider, sağ şeritten gidenlere sataşır ve nazikçe küfreder. Çünkü kibar adama galiz küfür yakışmaz.
Beriki neye küfretse, ötekine kutsal.
Halbuki ikisi de aynı mantık güzergahının farklı yolcusu. Yolları aynı, argümanları ve şeritleri farklı. Nihayetinde varacakları yerde aynı: Eğer koca kıçlarını kaldırabilirlerse tanıdıklarını sandıkları gölge kahramanları bırakacak, önce asıl gerçeklere, sonrada kendi kişisel gerçeklerine, en sonunda da en has gerçeğe toslayacaklar.
…
Onunla konuşurken ben ne yapıyorum; onun bana, en son söyleyeceği sözü, ben ona, en başta söylüyorum. Sonra yüzünden sıyrılıp yere dökülen hayret kırıntılarını toplayıp cebime dolduruyorum. Nede olsa her hayret, içinde birazcıkta olsa hayranlık taşır.
Akşamın alaca kızıllığı kendine çeker herkesi.
Sonra karanlık, her gün ki usul iştahıyla yutar. Her şeyi.
Varlık, özüne en çok karanlıkta meyleder. Işık, insanı kendinden alır, başka yüzlere savurur.
Kendini ararsın, yamalı bohça gibi duran kuru kafalarda. Kendinle herkes arasında kaç kez yalpa vurduğunu sayamazsın. Her gün içersin kalabalıkları, kusacağını bile bile.
Her şey biraz dalgınlık, bir tutam yalnızlık.
Sabah tüy gibi düşer gönüllere, akşam, kurşun gibi çöker omuzlara.
Sabahın dinginliği; geceden, akşamın ağırlığı; gündüzdendir.
Sabah; mahmur bir evecenlik, akşam; bıkkın bir kaçıştır.
Günün en ağır anı; zifiridir. Zifiridir, dört duvarın yatay ve dikey üstüne kapaklanması.
Ve hançerende bir yutkunmadır sevgilinin bir türlü sese dönüşmeyen hecesiz adı.
(sevgilinin adı; tek çırpılık bir hecedir)
Gece sayıklamak bile yasak. Ama silinmez bir gerçektir; varlığı yok olsa bile
adı, yutkunmaya talimli göğsünün dibinde.
Öldüğünde, seni diriltecek nüve; çürümeden, bürümcük edasıyla kendi içine kapanacak.
Gözlerinle tavana çaktığın yalnızlığında, göz kapakların, savunduğun son kalen gibi düşecek.
Bilinç uyuyacak, bilinçaltı uyanacak.
Dünya, gözünün önünde ışık maharetiyle temaşa bulmayacak,
karanlık, bu dünyadan tanıdığın görüntülerden devşirme, kuralsız bir hayat sunacak.
Sen sadece izleyecek ama içindeymiş gibi yaşayacaksın.
Alnında geceden kalma bir nişanla, uyanacaksın.
Gündüz/Görünme;
Şehir, tazelenmiş nefesiyle yenice oturmuş. İnsanları gibi dümdüz olan ovaya. Oysa her şehir eskidir burada. Yeni olan tek şey; doğmuş insandır. O da ölmüş başka insandan mülhemdir. Zaten sen hiçbir şeyin yeni olduğuna inanmazsın, şimdiki zaman bile kadimdir sana. Değil mi ki zaman bölünmez ve hesabı tutulamaz bir şeydir. Zaman adına tuttuğumuz, zaman mıdır, hatırda kalan mı? Zaman tutulamaz, bilinç tutuklanamadıkça.
Geceden devr aldığın nişanla uzanırsın musalla taşı gibi önünde yatan yola. Herkes varlığını fit edeceği -varlığından değersiz- şey(ler)e koşarken, sen yine hanesi ve heybesi boş döneceksin,
akşama.
Aslında anlıyorum seni. Boşluk için yön yoktur. Eğer bir boşluk olmasaydın, elbet senide çağıran, davetkar bir yön bulacaktın. Ne yapalım, seninde son ucun bu.
Yani sonucun.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız