İyi ve kötünün insanlığın neresinde ayrıştığını anlamak için Nosthalgia’yı;
Meleklerin işe nasıl karıştığını farketmek için Wings of Desire’ı;
Umudun ne olduğunu anlamak için Stalker’ı;
Kaybetmenin ne olduğunu anlamak için Offret’i ve Amazon Dream’i;
Suskunun ne çok dili olduğunu duymak için Dreams’i;
Yaşamın yaralı yüzüne dokunabilmek için La Dolce Vita’yı;
Şairlere göre kelimelerin ne anlama geldiğini anlayabilmek için Eternity And A Day’i;
William Blake’i İggy Pop’un gitarından dinleyebilmek için Dead Man’i;
Tüm zamanların en dolu-deli-Dali’nin sürreal rüyasıyla çarpılmak için Un Chien Andalou’yu;
Camus'yu anlayabilmek için Yazgı’yı;
Kendi tablolarında kaybolan ressamı görebilmek için Goya’yı;
Kar’ın kente ve kendine nasıl tenhalık kattığını hissedebilmek için Uzak’ı;
Gerçek bir entelektüelle tanışabilmek için Au hasard Balthazar’ı;
A. Artaud’nun nasıl safkan bir oyuncu olduğunu görebilmek için La Passion de Jeanne d'Arc’ı;
Güzel’in ne olmadığını anlamak için Stealing Beauty’yi;
Emek ve özgürlüğe tutkunun ne olduğunu görebilmek için Viva Zapata’yı;
Kapitalizmden iğrenebilmek için Modern Times’ı;
Anarşist tavrın ne olduğunu anlayabilmek için V For Vendatta’yı;
…
Dipnot: Hollywood’u yanlış anlamak için Kurosawa’yı seyretmek gerek. Bertolucci’yi anlamak için Passolini’yi, Passolini’yi anlamak için Fellini’yi, Fellini’yi anlamak için Bunuel’i izlemeli ve fakat Tarkovsky’i anlamak için hepsini unutmak gerek!
En son kertenkele tarafından Pts Ağu 20, 2007 9:43 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
"İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan,
hayat ile olan saf ilişkisini yitirir.
Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir."
Andrei TARKOVSKİ
Kertenkele, ilginç ve güzel bir değerlendirme olmuş.
Tarkovsky'ye gelince, filmlerinin, sanatsal ve felsefi yönünden bahsedebilecek kadar yetkin bir izleyicisi olmak isterdim. Bugüne kadar, sadece üç Tarkovsky filmi (Nosthalgia, Solaris, Stalker) izleme imkanı bulmuş biri olarak hissettiğim; ruhsal bir şölen.
Hayatı, zamanın tüm hızına rağmen, en derinlerinize inebilen bir yavaşlık ve sükunet içinde izlemek. Bu adamın yaptığı, olumlu anlamda modern bir hipnoz yöntemi sanki.
En son tu_ce tarafından Sal Ağu 14, 2007 2:49 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
sine-rüya
bugün rüya göresim var
evet gündüz için rüya planladım
karşı kıyıdan bir adamın rüyasını hem de
19" lik gümüş çerçeveden
köşegenleri umrumda değil, dibine kadar dalabilirim ben
daha önce denemiştim zira...
"kendi dilim varken
hala kayıp kelimeleri bulabilecek,
sessizliğin içinden kaybolmuş kelimeleri çıkarabilecekken
neden sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde?
neden?
söyle bana, anne!
insan neden bil(e)mez nasıl seveceğini?"
"-yarın ne kadar sürer Anna?
-sonsuzluk ve bir gün kadar."
sine-rüya 2
sine-kabus demeliydim belki...
ama insan zaten zaaflarıyla, günahlarıyla ve herşeye sahipken, bir anda kaybediverişiyle güzel. insanların köpeklerle kesişen kaderleri. hikayenin altındaki simgeler; komünizm, kapitalizm, alt sınıf, burjuva, günah, aşk, para, vahşet v.s. hepsi bir yana...bir kitapta, insana dair -sayısını unuttuğum ve bünyemizde bir araya getiremediğimiz- hasletlerin köpeklerde tam olduğunu okumuştum...bilmem...kimbilir, belki buna inanmak işime gelmez. bildiğim, hiç bir vakit paramparça aşklar ve köpekler kadar tamam olamayacağımız.
ve kader,
"tanrı istediği kadar gülebilir, ama benim planlarım var."
ve final,
"çünkü, biz aslında kaybettiklerimiziz."
solo film festivalim kaç gün sürecek planlamadım. ama bu film beni yine yordu.
sine-rüya 3 izlenip doyulamamış filmler festivalimin üçüncü durağı.
dünyanın en yabancı şehirlerinden biri,
ışıl ışıl ama karanlık sokaklarından kir akan
capcanlı dev bir organizma.
başrolü Newyork'la paylaşan, Dostoyevski yalnızlığında bir adam.
toplumun tüm günahlarını,
minicik bir kızın bedeninde simgeleştirip temizlemeye çabalayan bir taksi şoförü.
Scorsese bu temizlenme arzusuna ne çok yağmurla vurgu yapmış.
"yalnızlık beni bütün hayatım boyunca takip etti."
“bütün yaşamım boyunca gereksinim duyduğum, gidecek bir yerlerin olması duygusuydu."
“Yaz bitmiş yazıt bırakmaksızın,
dünya neşeyle esrik,
ama yeterli değil.
Sonsuz yaşamın himayesi,
ilgisiyle mest oldum,
ikna oldum şansıma,
ama yeterli değil.
Hiçbir yaprak, asla sararmadı,
hiçbir dal hoyratça kopmadı,
gün, cam gibi, her şeyi yıkadı,
ama yeterli değil.”
Bir an, görüntü ve sözleri birbirinden bağımsız düşününce... Film kareleri sessiz veya sözler görüntüsüz akarken bile; şiirsellik, estetik ve içsellikten hiç bir şey kaybetmemek. Bunun sadece "yönetmenlik"le açıklanabilecek bir durum olmadığına insan yeniden iman ediyor.
---
“Ve büyük bir deprem oldu
ve güneş zifir gibi karardı
ve ay kan gibi oldu
ve gökyüzünün yıldızları dünyaya düştü;
tıpkı incir ağacının sert rüzgarda
olgunlaşmamış incirlerini
toprağa dökmesi gibi
ve gökyüzü bir tomarın kıvrılması gibi
parçalara ayrıldı.
Ve tüm dağlarla adalar,
yerlerinden oynadılar
ve dünyanın krallarıyla büyük adamlar
ve zenginler ve güçlüler ve her özgür adam
kendilerini mağaralara ve dağların taşlarına
sakladılar.
Ve dağlara ve kayalara dediler ki:
üzerimize düşün
ve bizi tahtta oturanın hışmından gizleyin.
Çünkü O’nun öfkesinin günü geldi.
Fakat O’nun azabına kim dayanabilir ki?”
Müziğin filminin figüranı Eleni,
hüzünle coşan, danseden akordeon sesinde,
Eleni'nin gözyaşları, ağıtları.
Sanki her karede Eleni,
oysa ki Eleni sadece figüran.
Bütün kötülüklerin başrolünde,
Ağlayan Çayır'ın
siyah,
koyu gri,
öldüren, vurup-yıkan
kanla kirlenmiş beyaz bayraklı erkekleri.
Barışa değil, beyaz çarşaflara saklanan çocuklar,
masumiyet...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız