İşte otuz yıldır bu gölgeyim ben ayaklarının dibinde
Hep ardınsıra gezen kara bir köpek candan bağlı bir köpek
Senin dik boyunun altına saklanır öğleleri
Ve çıkar tarlalara yandan vurmuş güneşle oynamaya
Lambaların ipliğine sarar seni ve büyür kısık oldukları ölçüde
Nasıl seversin akşamı okumak için odalarda içinden geldiği gibi
İşte yalnız o zaman yükselirim de tavana kadar
Kapılır giderim sayfaları çeviren elini tekrarlamaya
İşte otuz yıldır aklım senin aklının gölgesi
Boşuna söyleyip dururum sanıyorlar
Bilmem hangi garip inceliğimle
Kara olan her şey gölgeden değil diyorlar
Dediğimden alıyorlar bunu ondan bırakıyorlar
Seni sevmekten vazgeçirmek için de beni
Bir yontu koyuyorlar tensel gerçekliğin yerine senin
Taş bayraklı bir simge bir vatan
Ve dayadılar mı kitaplarımın o yumuşacık koltukaltına kağıt açacağını
Hiç mi hiç anlamıyorlar niçin haykırıyorum
Senin kanınla kanıyorum görmüyorlar
Şarkını onlar için ne anlam taşır soruyorum biraz kendime
Sesimde kırılan her sözcük senin boğazının bir katkısıdır bilmiyorlar mı
Kollarını görmüyorlar mı ruhumun çevresinde
Ruhumdan söz açacağım bir defalık şurada
Karıştırılmış oyun kâğıtlarıdır insan dediğin
Valeleri papazların kızların kırmızısı karası
Ama uçucu renkler arasında karıştıran parmaklar vardır bir de hava
Benim seçmediğim iki bilinmeyenden oluşuyor bedenim
Ve dehşetle görüyorum ellerimin üzerinde belirdiğini yaşın bakır lekelerinin
Ki hiç bir şeyini anlatmayacak olduğum o babanın ellerine damga vururdu
Kendisinden olsa olsa bu baş eğme tarzını edindiğim kişinin
Sağ yanından zor işitmesini hem işte bende de var bu
Kulak biçimini anamdan almışım
Bir de saç bitişini
Ama ruh bunlardadır işte bunlarda
Silik şaşkın şekilsiz bir ruhtu bu daha
Işıktan söz açıldı mı zor anlayan kör bir ruh
Bilinmeyen bir ruh nerden ortaya çıktığı
Hangi atadan çağların felâketinde
Yaşamamış zırdeli akıl almaz hangi amcadan
Ya da sadece o büyük utancından annemin ben dünyaya geldiğim zaman
Şöyle böyle bir ruh kötü eğelenmiş bir ruh taslağı kirpi gibi bir ruh ve yitirilmesi
Üzmeyeceğe benzer bir ruh savaş alanlarında demiryolu kazalarında
Ne işe yarayacağı bilinmeyen zavallı bir ruh
Şimdiki zamana kapılmış giden
Değil Hamlet tarzında bir Ofelya saçı ancak
İçinde mektup olmayan bir şişe denizde
İşsiz bir kıraathane müşterisinin yuvarlayıp durduğu bir Japon bilardosu topu
Sense düşüyorsun ya sıfıra ya yüze
İşte tıpı tıpına böyle
Vestiyerde bir ruh ve sarhoş müşteri bulamıyor artık numarasını
Karnaval akşamı için bir ruh yarınsa atılacak bir maske
Takımı bozulmuş bir ruh giyilip dışarı çıkılmaz artık onunla
Taşınması da ağır ve her zaman durması gereken zehir
Hiç anlamamışımdır neden özen gösterdiğini ruhuma
Kürekle bulunur bunun gibileri
Ama ne der başkalarının gündüzünü ilk defa gören
Ameliyat mucizesiyle
Ruhum ne dedi sen onu kılıfından böyle çıkardığında
Biçim verdiğinde kendine benzer
Kollarında anlayınca bir insan olduğumu
Bıraktığım zaman iğreti yaşamayı ve sırıtmayı kendim olabilmek için elinin değmesiyle
Alın şu ruhumun kitaplarını alın da açın rasgele bir yerinden
Parçalayın en iyisi anlamak için
Kokuyu da gizemi de
Açın sayfaları bir hoyrat parmakla buruşturun yırtın
Bir şey kalır onlardan yalnız
Bir mırıltı bir nakarat
Bir şey anlatmayan bakış
Uzun bir teşekkür kekeme
O çayır gibi mutluluk
Çocuk- Tanrı'sı karasevdamın
Duaların Ave Maria'sı
Sürüp giden uykusuzluğum.
Açan göğüm çiçeklerim
Ey aklım ey çılgınlığım
Mayıs ayım ezgilerim
Cennetim yangınım benim
BİR ADAM GEÇİYOR
PENCERENİN ALTINDAN
VE ŞARKI SÖYLÜYOR
Bizi yalnız özgürlük için
Mutluluk için yarattılar
Dua neyse itiraf için
Kırağıya pencere kadar
Mevsim neyse esrimek için
Sevdalanmak için de bahar
Bizi yalnız özgürlük için
Mutlululuk için yarattılar
Düşlerdendi kolların öyle
Kanına güneşler serili
Ne güzeldi ağlamak bile
Koşardın o çiçek serpili
Mayıs kırlarında şarkıyle
Şeytana Tanrıya sevgili
Düşlerdendi kolların öyle
Kanına güneşler serili
Yavrum delişmenim aslında
Eşsiz bir ateştin bir yangın
Suyun tadı vardı ağzında
Saçlarında bedava altın
Ne oldu o yağmur altında
Öpüşmeler o kızıl ağzın
Yavrum delişmenim aslında
Eşsiz bir ateştin bir yangın
Geçen geçen hep geçen zaman
O düğümlü ipiyle yer yer
Sevenlere dolanaraktan
Duyurmazmış kendini meğer
Ayırır gözleri ışıktan
Alna acı bir alay çeker
Geçen geçen hep geçen zaman
O düğümlü ipiyle yer yer
Gençliğinden kalan geriye
Budur ancak azın da azı
Suç benimse en uz dilliye
Sorun gönül cezaya razı
Bundan yaralanmamız niye
Öldüren kim mavi kuşcağzı
Gençliğinden kalan geriye
Budur ancak azın da azı
Her kötülük yerilmeli mi
Daha yaşlı gönül gelen çağ
Aşk değildir yıpranan kimi
Vakit zevk deyince elveda
Ve gözler bir dua etti mi
Güneş yadsımadı bir defa
Her kötülük yerilmeli mi
Daha yaşlı gönül gelen çağ
Kusur eğer değilse bizde
Oyunda kim elebaşılar
Gökten gelen nerde ne izde
Göğün verdiğini kim çalar
Kusur ya bendedir ya sizde
Kime fayda sağladı baylar
Kusur eğer değilse bizde
Oyunda kim elebaşılar
Özgürlüğe yaratıldık biz
Biz mutlu olmaya her zaman
Safsatadır her bildiğiniz
Yaşamak içindir bu cihan
Tevrat yasa ve düzeniniz
Öküzlerden ileri saban
Özgürlüğe yaratıldık biz
Biz mutlu olmaya her zaman
KALABALIKTA
ŞARKICIYI İZLEYEN SES:
Özgürlüğe yaratıldık biz
Yalnız yalnız özgürlüğe ve
Mutluluğa yaratıldık biz
Karanlık olan her şey parıltından söz açar bana
El yordamıyle geçilmiş
Dul odalar
Gemilerin dibindeki zift
Bataklıkların suyu
Kara zeytinler
Dağcıların güç döndüğü kar üzerinde
Bir alıcı kanatlar çarmıhı
Kunduraları bir ölünün
Gecenin tırnaklarındaki hınç
Acılı olan her şey
Mor halkası uykusuzlukların
İtilen ekmek
Evini boş bulan adam öpüşleri
Talihsiz yüze ayna
Trajedi zenginlik sütunlarında
Yaş
Kırıp koparmalar
Zevkten rezil olmuş gençlik
İnsanın kendi kendinden uzaklaştığı zindanlar
Zorlu her şey
Yangınla kan
Dikelen barbarlar kentlerde
Buğday ve kadın cellâtları
Kırbaçla dağıtılmış atlara benzeyen kasabalar
Yırtıcı hayvanların utkusu
Kurşuna dizmelerin parlak gülüşü
Bakırla kırılmış üyeler ve başkasının istemi
Sarı ve kızıl kıyım
Acıların zincifre rengi
Kıyıcılık rengine bürünen her şey akşam olunca
Louis ARAGON / ÇAĞIMIZIN SANATI
Gerçek Yayınevi /1966 / Çev: Bertan Onaran
OKUTMAK!
Ömrümün tam yarısını okumakla geçirdim. Daha çocukluğumda, anam babam kitaplıkların kapısını kilitledikçe ve beni kitaplardan uzaklaştırabilmek için ne edeceklerini bilemedikçe ben habire okuyordum. Sekiz yaşımda, dokuzuncu sınıfta, lise programındaki kitapları okumuş bitirmiştim. İtiraf etmeliyim ki, işe çocuk kitaplarıyla başbmadım : Fénelon’un Télémaque’ında öğrettiler bana okumayı, ve çok geçmeden, bizim evde, taşradaki akrabaların kitaplıklarında, en az salık verilebilecek romanları bulup ortaya çıkardım. İlerde, ancak Corneille ve Racine’ den pek sonra okudu m Mme de Ségur’ü, Jules Verne’i ve Paul d’Ivoi’yi. Elime geçen her şeyi, katalogları, yıllıkları, reklâmları okuyor, basılmış bir tek harfi kaçırmıyordum. Bildiğim, yaşamda bana yararı dokunmuş pek çok şeyi okulda değil, kendi kendime öğrendim.
O zamandan, yani çocukluğumdan beri hiç değişmedim. Bir dakika boş kalsam hemen kitap arar, okumaya başlarım. Her gün bütün gazeteleri okurum. Doğrusu benim için bir uğraş, mesleğimin bir yanı haline geldi bu iş. Eğer bu kadar çok okumasaydım, bu kadar çok da yazamazdım.
Stains belediyesi gelip de benden, ressamların insanlara görülecek şeyler verdiğini söyleyen Paul Eluard’ın deyimine benzeterek söylersek, bu kitaplık olmasa, resimli romanlardan, değersiz kitaplardan başka okuyacak bir şey bulamayacak: insanlara okuyacak bir şeyler veren bir kitaplığın açılışına başkanlık etmem istendiği zaman nasıl olur da duygulanmam !
Bence, okuyanlar arasında kurulmuş büyük bir dernek vardır, ve ben, anamla babamın bana yaptıklarının tersini yapmak isterdim: Bütün kitaplıkları bu insanlara açmak, onlara, ard arda, meraklarınca okuyacak bir şeyler vermek isterdim, çünkü okunan her şey, tıpkı bir açıklama ya da bir gelişme gibi, yenilerini gerektirir.
Stains belediyesi, hem de kendi olanaklarıyla, dün bir sürü gecekondunun bulunduğu yerde, bir kitaplık açıyor ve amaç olarak da 30.000 cilt kitap toplamayı düşünüyor. Açılışta hazır bulunan herkesin kitaplığın okurları arasına katılıp katılmayacağını bilmiyorum, ama şu anda burada olup da sözlerimi duyamayan birçok Stains’linin bu okurlara katılacağını umarım. Ben gerek burada bulunan, gerekse bulunmayan okurlar için konuşuyorum, ve kendilerine şunu duyurmak isterdim ki, bu kitaplığın eşiğinden içeri adımlarını attıkları, kitapları karıştırdıkları her kez, o güne dek tanımadıkları, içine giremedikleri bir dünyaya giriyormuş gibi olacaklardır. Ben onlara Stains’de, Paris’in soluğunun yetiştiği, makine atölyeleri arasındaki bahçe ziraatının uzun yıllar tutkal ve kağıt kokularına, Kâfur dumanlarına karıştığı bu bölgede yaşamanın ve bununla birlikte, kitaplar sayesinde, yolculuğa çıkmanın, denizciler, kâşifler gibi dünyanın dört bir yanını dolaşmanın mümkün olabileceğini anlatacağımı umuyorum.
Her kitap yeni bir ufuk açar, bu ille de deniz, Asya ya da Okyanusya’nın uzak ülkeleri, Afrika güneşi değildir ... hayır ille de bu değildir. Çünkü haritada, coğrafya kitaplarında bulunmayan, başka türlü bir beklenmedikliğe sahip zihinsel serüvenler de vardır. Örneğin beni ele alın, bu yıl, sizin bölgede dolaştım: 1815’de geçen bir tarihî roman yazıyordum ve posta arabasıyla Lyon’dan Paris’e iki gün üç gecede gidilen, başkentin sokaklarında kaldırım, evlerin damlarında da yağmur oluğu bulunmayan o çağı hayalimde canlandırabilmek için okuyordum ...
O zamanlar Stains bugünkü gibi değildi, o günlerden geriye, burada Château’da oturmuş olan, Napoleon’un kardeşi, Westphalie Kralı Jérôme Bonaparte’ın karanlık bir anısı kalmış. Komşunuz Saint-Denis, o sıralarda, sanayiiyle, biraz bugünkü Stains’i andırıyordu, ama çevresi gene de tarla ve bahçelerle kaplıydı. Romanımda, ayaklarındaki romatizmalar yüzünden küçük bir araba içinde taşınan kral XVIII. Louis, altı atlı arabasıyla, 19-20 mart 1815 gecesi, fırtınalı ve yağmurlu bir havada bu kasabadan geçip gidiyor. Ama, buna rağmen, karanlığın, kişilerimin gözünden, Elbe adasından dönen Bonaparte’ın önünde kaçmakta olan bu Kral Hanedanının gözünden sakladığı şeyleri bile hayal edebilmek üzere, ben, hiç değilse kendim için, böylesine değişmiş olan ve bugün başka bir dekor içinde yaşadığımız bu yerlerin eski halini kafamda canlandırmayı denedim ve zaman içinde bir yolculuğa çıktım. Yol ile, o zamanlar yol yapımında kullanılan maddelerle, bölgenizin taşlarıyla ilgilendim. O günlerde asfalt nedir bilinmiyordu, hatta kaldırım taşı bile az bulunan, pahalı bir şeydi.
Ben yalnız Kralı, onun subaylarını, muhafızlarını değil, ayrıca tek bir söz etmeden krallık kervanının önlerinden geçip gidişine bakan insanları, yol üzerindeki yoksul evlerde uyuyanları, şafakta tarlalara koşanları, ve başlarını kaldırıp krallığın bu çözülüşüne bakanları, bir an durduktan sonra atlarının, sabanlarının, o gün toplanmış, yağmur yüzünden yakılamayacak kadar ıslak olan yapraklarının ya da yollar boyu uzanıp giden otlarının başına dönenleri ... kısacası halkı, bugünün halkını doğurmuş olan o günün halkını, roman yazarlarının bugüne dek pek ihmal ettiği, günümüz romancısını esinlendirecek kadar açık bir görüntüsü kalmamış o halkı kafamda canlandırmak istiyordum.
Görüyorsunuz, şimdi ben de o ayakları tutmayan kralın yaşındayım, ama bana kalırsa kendi mesleğimde pek az tecrübem var. Eğer yaşamım boyunca, harika bir öğretmen, doğuştan romancı, her şeyi olağanüstü ve çoğu kez korkunç efsaneler haline getiren doğuştan romancı bir insan, karım, ömrümün mutluluğu, hayatını kitabı halka indirmeye, kitaplıklar açmaya harcamış olduğu halde bugün buraya çağırmayı unuttuğunuz, ve işte bu yüzden yanımda bulunmayan Elsa Triolet hemen yanı başımda olmasaydı, belki de bu yaşantıyı (tecrübeyi) hiç bir zaman elde edemeyecek, toplumcu gerçekçilik adı verilen, benim de katıldığım araştırı için, yani bilimsel uygulama için gerekli gözüpekliği hiç bir zaman gösteremeyecektim. Ama burada olmayışı bana, belki de bir kocanın ağzına yakışmayan ve benimse hiç aldırmadığım her şeyi onu sıkıntıya sokmadan söyleyebilme olanağını veriyor: Beni, yaşıma rağmen, onun bir öğrencisi ve söylediklerini tekrarlayan biri gibi görmenizi rica ederim. Bugün onun Les Fantômes Armés (Silahlı Hayaletler) adlı romanını eline alacak her insan, geçen yılın 13 mayısından beri yurdumuzda geçmiş olayları, aklınıza gelebilecek en iyi siyasal söylevleri okumaktan çok daha iyi anlayacaktır. Olayları daima önceden kestirmeyi bilen Elsa Triolet’nin romana kazandırmayı bildiği bu garip tazelik, roman adına, yani Fransız dilinin, roman dilinin eski adına gerçekten lâyık bir romanın en güçlü, en şaşılacak özelliklerinden biridir. Biz erkeklerin, o aptalca erkeklik gururumuzla, kadınlardan öğreneceğimiz pek çok şey vardır, ama belki de, çoğu zaman bir romancı için pek gerekli olan şu derin kâhinlikten yoksun bulunduğumuz için, bu alanda öğreneceğimiz şeyler daha fazladır.
Ben, fikirlerimi hayal gücüyle biçimlendirmek, onlara değişik kişilerin söyleyiş tarzını kazandırmak ve yazmak konusunda Elsa’dan pek çok şey öğrendim, hâlâ da öğreniyorum. Onun bir uyarması üzerine işin başında tasarladığımdan çok daha ayrı bir biçime bürünmüş olan Les Clôches de Bâle’den (Bale Kentinin Çanları) tutun da, yarı yolda terketmeye hazır olduğum atılganlıkları destekleyerek yazma cesaretini verdiği şu La Semaine Sainte’ e (Kutsal Hafta) varana dek, yazdığım bütün kitaplardaki kavrayış inceliğini ona borçlu olduğumu çok iyi biliyorum, ki bu incelik olmasa okurla yazar arasındaki alıp-verme gerçekleşemeyecektir. Geçenlerde Fransa’nın en büyük kitap uzmanlarından birinin: «Büyük bir Fransız romanı olan bu küçük kitabı layık olduğu yere oturtacak hiç kimse yok mu acaba?» diye söz ettiği Monument (Anıt) gibi, görüntülerini vermeyi bilen Elsa’nın günümüz edebiyatında nasıl bir yer tuttuğu günün birinde anlaşılacaktır.
Ben kendi payıma, bu küçük kitabı Stains kitaplığına sunmakla zevk duyuyorum (Aragon, Stains kitaplığının memuru M. Thone’ye Monument ‘ın bir nüshasını uzatır.)
Kitaplığınızda yalnız roman bulunmayacak elbet, ama bu açılış gününde ben roman üzerinde durmak istiyorum. Çünkü roman insanın büyük buluşlarından biridir, ve tekrar ediyorum, bu buluş, romanın Fransa’da doğmuş bir şey, bizim bir buluşumuz, bizim düşünce biçimimize uyan bir şey, hatta daha bile öte, dilimize, yani ağzımıza, dudaklarımıza uyan bir şey olduğunu anlatmak istercesine eski Fransız dilinin adını taşımaktadır.
Ve sizlere romanı salık verirken, ciddi ve tepeden tırnağa siyasal romanlar seçmeyi aklımın köşesinden geçirmediğime inanın. Böyle bir şey düşünmek beni yanlış tanımak olur. Eğer roman insanları yetiştirmeye ve eğitmeye yarıyorsa, bu, içinde pek güzel, pek katkısız aşk hikâyeleri bulunuşundandır. Evet, kadınla erkeği birleştiren, yaşamın en yüce kaynağı olan aşkı bunca sık ele almış ve yüceltmiş bulunması romanın en büyük değerlerinden biridir.
Romanların insana kötü fikirler aşıladığını mı söylüyorsunuz? Haydi canım, yalnız daha önce kafası kötü fikirlerle dolu olanlara belki. Romanlar yolculuklara benzer, gençlere kişilik kazandırırlar. Örneğin ben, doktor olayım diye yolladıkları Üniversite’den çok, iyi ya da kötü, romanlara borçluyum birçok şeyi. Hey Ulu Tanrım! Ben, doktor ha! Romanlar, seçmediğim bu onurlu alınyazısından kurtardı beni: İnsan bedeninin hastalıklarıyla yetinemeyecek kadar çok roman okumuştum ve çok geçmeden de yazmaya başladım, çünkü, görünüşte asık suratlı duran, ama yararlanmasını bilenler için, herkesin, en, az yeteneğe sahip kadın ve erkeklerin bile aşka, güzelliğe, mûsikiye ve düşlerin büyüklüğü ile insanların insanlığını meydana getiren her şeye raslayabileceği bir tiyatro demek olan kitaplıklarda, tozlu bile olsalar, kitaplar içinde daima genç ve canlı duran hayal güçleriyle beslenmiş düşlerimi yazıya dökmem gerekiyordu.
Alıntı:
(13 aralık 1958’de, “Stains Belediye Kitaplığı”nın açılışında verilmiş söylev.)
Bütün sözlerini dünyanın vermiş olacağım zaman sana hep birden
Bütün Amerika ormanlarını gece göklerini biçmeyi bütün
Vermiş olacağım zaman ben sana o parıldayanı gözün o görmediğini
Bütün ateşini yeryüzünün bir gözyaşı kadehinde
Nuh öncesi tür1erin erkek tohumunu
Acılar kaleidoskopunu vereceğim zaman ben sana
Küçük bir çocuğun elini
Çarmıha gerilen yüreği çarklara gerilen kolları bacakları
Derisi yüzülenleri işkence kütüklerinde
Bilinmez sevdaların deşilmiş mezarlığını
Yeraltı sularının sürüp götürdüğü her şeyi samanyollarını
Kocaman haz yıldızını en düşkünde en zavallıda
Boyamış olacağım zaman ben senin için bu silik görünümü
Panayırlarında çiftlerin resim çektirdiği bu silik görünümü
Senin için rüzgârlarca ağlayıp sazımın tellerini koparırcasına söyleyip
O kara âyinini sonu yok Tapınma'nın
İlençleyip ruhumu da yüreğimi de
Geleceğin sövüp kutsallığına sürüp geçmişi
Yapmış olacağım zaman bir çalgı bütün hıçkırıklardan
Senin dolapta unutacağın bir çalgı .
Artık hiç bülbül kalmayacağı zaman ağaçlarda hepsini fırlaya fırlata ayaklarına
Çılgın bir kafada yeterli iğretileme kalmayacağı zaman bir kâğıtbastıracağı yapmaya
Yorgunluk duyacağın zaman o sana adadığım korkunç tapınmadan ölmeye
Artık ne sesim olacağı zaman ne karnım ne yüzüm ne çivilere yer kalmayan ellerim ayaklarını
Bütün sözleri insanoğlunun kırmış olacakları zaman camlarını parmaklarımda
Ve dilim ve mürekkebim kupkuru kesileceği zaman bir deney istasyonu gibi gezegenlerarası füzelerin
Ve arkalarında bırakmayacakları zaman denizler tuzun o köreltici beyazlığından başka hiç bir şey
Öyle ki güneş susuzluktan kavruluncaya ve ışık gidip gelinceye kadar o tuz billûrları döşemesinde
Şist söndürene kadar şekilsiz gökkubesini varlıksa tüketmiş olunca bütün değişimleri en sonunda
Daha şiir diliyle konuşuyordum ki ben
Bir de baktım yavaşça uyuyuvermiş meğer
Yeşil mersinler altında kısılmış bir fener
Ömür kovuğumuzda bir ev gibi gölgeden
Yanağı ilkyazına kavuşmuş dinlenişin
Ey bir yelken düşüne konmuş ağırlıksız ten
Gözleri bir gök olmuş yıldızlar saatinden
Ve teni bir barınak olmuş genç bir kan için
Aklanına dönüyor masallarının işte
Kapıldığı kimbilir ne uzak simgeler var
Balodur bunlarsa hep ve kızaklardır ve kar
Geceyi tapılası kollarına çekmiş te
Görüyorum kımıldar eli Ağzı da Demek
Duruşu tıpkı sessizliğin ilerlemesi
Bütün çocukluğuyla kaçmaksa neyin nesi
Adımlarıma yasak gizli bir ülkeye dek
Yalvarıyorum kendi adanıza sevgilim
Öldürücü ve çılgın kıskançlığım adına
O seçtiğin eğimin gitme çok uzağına
Titrek bir söğüt gibi yanına dinelmişim
Gözlerinde uykuyu görmek ölümden beter
İçim içimi yiyor dinlediğim yürekten
Sevgilim dur sevgilim düşünde yolunda sen
Bilincini ver bana harika acımı ver
Kumara yatıranlardan değilim ben evreni
Ben insanoğlunun o gamlı ulu sürüsündenim bütün bütüne
Hiç görülmemiştir fırtınadan kaçtığım
Kollarımla bastırdım yangını her seferinde
Hendeği de bilelim savaş arabalarını da
Güpegündüz sakınmadan söyledim en ters düşüncelerimi
Ve geri çekilmedim suratıma tükürmeye geldiklerinde
Alnı damgalı yaşadım
Bölüştüm kara ekmeği ve herkesin gözyaşlarını
Çıktıysam sadece kendi kuleme çıktım
Kuşatılmış ülkemi elimden alan torpido avcısı gemide
Taburların ağırlığı altında ha battı ha batacak bir gemiyle döndüm oraya
Köprüsünde tekdüzen şarkılar söylüyordu büyük Atlas savaşçıları
Aldım acılıktan payımı
Taşıdım mutsuzluk kısmetimi.
Benim için hiç bitmedi bu savaş
Halkımın kolu kanadı budanınca böyle hep
Hâlâ duyuyorum kulağımı yere dayasam
Sağır bir dünyanın gerisinden geçip gelen o korkunç uzak iççekişleri
Yok uyku yüzü gördüğüm kapasam gözlerimi sürüp gidecektir bu böyle
Unutmayın bunu
Ama yüzyılın öyküsü ve zamanın dayanılmaz yarası
Cüzam kolera iskorbüt açlık
Ne kanlı uğraşılar orduların yürüyüşünde
Ne kadırga küreklerinde paralanmış kollar
Maskara edilen kadınla erkek dilleriyle gönülleriyle
Soysuzlaşan her büyüklük ve geri çevrilen sözcükler küstahça ağıza karşı
Saldırılan her müzik
Ödenen her ışık göz pahasına
Kesik elin her okşayışı
Bütün bunlar kıyaslanabilir yüzümün anlatımıyle
Titremesiyle gözkapağımın
Seğriyen ufak kasla yanağımın derisi altında
Bedenimin oynayıp devinmesiyle
Gözyaşı salgılarıyle bükülen dizle koparılan çığlıklarla
Beni sarsan hastalık ateşiyle
Alnımın teriyle
Ama suratımın meşini görünüşümün sepilenmiş kayışları altında
Başka bir şey var onsuz taşlar arasında taşa dönerdim
Ambarlar dolusu buğday içindeki bir tane
Kendi zincirimden bir bakla
Başka bir şey dolaşan kan gibi yoğaltan ateş gibi
Başka bir şey düşünce gibi alında
Dudakta söz gibi
Yaşamaktan elde edilmiş tanrısal soluk gibi
Yaşamamdır bu benim
Sensin faciam benim
İç sahnem o büyük o izin verilen oyunum benim
Sokağın üstümüze kapanınca kapısı
Böylece sessizliğin o yaman altın kordonu içinde eğik olarak
Büyük ve kızıl titremesi kalkar en sonunda perdenin
Olay günümüzde Elsa’nın odasında geçer.Henri Matisse’in bir sözüne göre E ile L kadınla erkektir; Elsa için E, Louis için de L. (Fransızcada elle kadın için, lui de erkek için kullanılan tekil üçüncü şahıs zamiridir)
Oda. Nasıl tasarlarsanız öyle. Aynı zamanda da çok değişik. Oynandığına göre en büyük yeri yatak kaplıyor, durgun suda bir gemi, palamarla bağlı bir sal, karlarda unutulmuş bir kızak gibi. Açık havada sanıldığına göre karşılıklı iki pencereden aydınlanmış, bunlardan biri büyük söğütlere bakıyor, biri de uçan güvercinlere, ya da salt varsayıma dayanan billûr avizlerin Venedik ışığı içinde; çünkü aslında şömine üzerindeki aynanın bir / bir yanına, bir öteki yanına iki yataklı - vagon lambası yeter. Oda ayraç biçimindedir, eşyası da konudışı söz biçiminde. Yeşildir, mavidir, mordur adamına göre. Saman sarısı gören bile çıkmıştır, aklı karışık bir kimse olmalı. Bir eğilir - doğrulur ayna, bir de tuvalet masası önünde kocaman koltuk var. Ayrıca yansılarla dolu koyu renk mobilyalar, kumaşlar. Eşyanın biçiminin pek önemi yok. Başoyuncu olan kadına uysun yeter. Yani E'ye. Tam bir sayılıp dökülmezlik Omuzlardan akan kızılımsı, solukça bir parçadan, geniş kıvrımlı, fırdöndü hafif bir elbiseyle. Bir ormanda eğre1tiler, bildik hayvanlar arasında yürüyormuş gibi. Erkek yatağın ayakucuna oturmuş da gidip gelmesine bakıyor onun. İriyarı, zayıf, çirkince ve pijama gereği duyarak rasgele bir şeyler giyinmiş. Ancak E için gözleri olan yaşlı bir adam bu. Geçmiş zaman gibi orada. Hep birkaç dakikadan artakalan bir geçmiş. Radyo kimbilir ne zamandan beri usul usul çalıyor, zaman zaman kavranılmaz sözler mırıldanıp çiçekli kâğıt gibi bir hafif müziğe başlıyor.
Perdenin ilk yirmi dakikasında geçen sadece L'nin E'ye bu bakışıdır, bu izlerken hafifçe yer değiştiren bakış. Bir tenis partisinde seyircininkine benzer gibi, yalnız hiç kimse bu şimdiki partinin kuralını bilmiyor, ağ da yok, top da yok, oyuncular da. Ansızın dikkat garip güzellikte bir şeye takılıyor: onun eli, elbislerin durduğu büyük gömme dolabı ardına kadar açan o tırnakları pembe taçyapraklı el, sonra askılar üzerinde elbiseler ve gölgemsi bir şey görülüyor, sanki içerden biri çıkacakmış da konuşacakmış gibi. El dolabı kapatıyor. Radyo daha açık seçik duyulmada.
Pek doğaldır ki değişik iki biçim var, biri kışın, biri de yazın. Oyun kışın oynanırsa kapalı camlarda renk bir parça farklıdır. Yok yaz seçilirse pencerelerden biri ya da öbürü açılabilir. Irmağın söğütler altında aktığı bile duyulabilecek o zaman, akşam inince de havada parlak böcek1er olacak. Ama daha gelmedik oraya.
Az daha unutuyordum: gerektiği gibi oyuncu bulunmazsa, adam pek iriyarı olmasa da olur, başını eğdi mi kısa tuttuğu ak saçlar arasından kafasının derisi görülebilmeli. Tip konusuna gelince, Harry Baur gibi değil de Jean-Louis Barrault türünden bir oyuncu seçilmesi iyidir. Makyajcıya salık: Yüz kırışıklarını unutmayın.
Ne olursa olsun kadının düşündüğü şeyler arasında yer yoktur erkeğe. Adam buna alışıktır. Hiç karşı çıkmaz. Bundan, acı da çekmez doğrusu. Bir erkek bir kadının kafasından geçenlere egemen olabilir inancını bırakalı çok oldu. Buna karar veremediği zamanlar öyle uzak ki şimdi. Yelkenlerini indirmiş bir tekne gibi denizde. Artık böyle sessizce ona bakabilmekten, bunun da sakınmamasından pek mutlu. Eskisi gibi bu bakışa karşı çıkmamasından. Kadın erkeğe alışmak zorundaydı, daha doğrusu aslında kendi inceliğindendir bu. Adam bunu söylemek için yanıp tutuşur. Gene de tutar kendini. Yakışık alır mıydı hem? Ayrıca ödü kopuyor bula bula bayağı sözler bulurum diye ... yok yok, kadının güçbeğenir olmasından değil, hayır. Kendisi için. Yoksa bağışlamazdı bugün kendini. Ne aptallık: yıllar boyu, öyle dikkât falan etmeden, bir kadına en beylik sözleri söyleyesiniz, sonra da bir gün (ayrıca niçin o gün!) hay dilim tutulsaydı diyesiniz, ah! demek istediğim zeki olmak değil, hiç olmazsa öyle görünmek.
Yani gerekince insan söylenecek şeyler bulur dışarıda.
Ama buradaki dekor alışkanlığı mıdır nedir? İşte her şey ilk defa görülüyormuş gibi geçiyor bugün burada, apaçık ... Beceriksiz bir haliniz var, kendi kendinizin aşağısına düşmekten korkuyorsunuz. Ne tuhaf. Ben daha bir lise öğrencisiyken nasılsam öyle, hani sokakta bir kadına yanaşmak için söylenecek, tekrarlanacak ilk sözlerden bir dünya kurardım ya kendime:
ERKEK :-Sizinle karşılaştık gibime geliyor bir yerde.
KADIN :- Bir şey mi dedin?
Kadının sorup öğrenmek istediği bu aslında, çünkü biri sizinle konuşunca, siz de onun sözlerini tam anlamadıysanız, hep öyle olur ya. Ama kadın da, erkek de bunun üstünde durmazlar doğrusu. Hem bu sözün açıklanması gerekse pek de bir sonuca varılmazdı ya. Aslında kadın oralı da değil. Radyodan bir takım sorular mı soruluyor yoksa? Tam o sırada radyo, kimse el sürmemişken, yükseltiveriyor sesini.
RADYO:- Geceleyin gökyüzü kadar vurgunum sana.*
*Baudelaire’in şiir kitabı Les Fleurs du Mal’deki XXI. Şiirin ilk dizesi
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız