Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 243 Üye Adayı ve 16 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Turuncu
 4 mıhlı çarmıh
 Bilim adamları gen avına çıkmışlar
 Söyle bana hangisi gerçek?
 Postmodern Çorba
 buğulu kuğunun akşam kadınında unuttuğu pirinç
 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?
 SON CELLAT

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Attila İlhan


Attila İlhan
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Attila İlhan
Yazar Mesaj
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Tem 25, 2008 2:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

YALNIZLIĞI DENEMEK


gecenin ortasında ne işin var
yıldızlara dokunma yanarsın
bak birazdan ay da batacak
karanlık bulaşmasın ellerine
tersine döner yolunu bulamazsın

içi dışı uzay tozu yansımalar
sahi mi yalan mı anlayamazsın
bir rüya gemisi iskele sancak
dokunup geçiyor hayallerine
ağlayasın gelir ağlayamazsın

sevmek insanın yüreği kadar
küçükse büyüğünü taşıyamazsın
yalnızlığı da dene oldu olacak
nasıl yankılanır derinden derine
iyi midir kötü mü çıkaramazsın

insan insanı kendisi tamamlar
içinde başka dışında başkasın
eksikliğin fazlana elbet bulaşacak
öbürü sığacak bunun derisine
yoksa sabaha sağ çıkamazsın
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Cum Tem 25, 2008 2:42 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

CİNAYET SAATİ


haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

deli cafer ismail tayfur ve şaşı
maktulün onbeş yıllık arkadaşı
üçü kamarot öteki aşçıbaşı
dört bıçak çekip vurdular dört kişi

cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü
vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü
hiç biriniz orada yoktunuz

demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
on üç damla gözyaşını saydım
allahına kitabına sövüp saydım
şafak nabız gibi atıyordu
sarhoştum kasımpaşa'daydım
hiç biriniz orada yoktunuz

haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
polis kaatilleri arıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
üzerime yüklediler bu işi
sarhoştum kasımpaşa'daydım
vapuru onlar vurdu ben vurmadım
cinayeti kör bir kayıkçı gördü

ben vursam kendimi vuracaktım
Başa dön
solipsist
Yazar


Kayıt: Mar 09, 2008
Mesajlar: 106

MesajTarih: Cum Tem 25, 2008 3:06 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

............
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Pzr Ksm 02, 2008 9:01 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BİR ROMANCININ İTİRAFLARI



O günlerde İpek Film’e senaryolar yazıyorum.

İhsan İpekçi bir gün dedi ki, “Bir de İstiklal Savaşı filmi yapsaydık, şöyle kostümlü filan…” Tasarıyı hemen benimsedim, o sıra yakın tarihimize merak sardırmışım ki, elime ne geçerse harıl harıl okuyorum, bu okumaların taze izlenimlerine dayanarak “esaslı” bir Kuva-i Milliye senaryosu çıkarmaktan iyisi mi olur? Önce adını yakıştırdım: “Barut Ekmeği” Ardından kahramanlarını oluşturdum: Filistin Cephesi’nde savaşıp Mütareke ile İstanbul’a dönmüş olan Yüzbaşı Ferit Bey ile iki gözü kör bir Abdülhamit paşasının evlatlığı Ruhsar Hanım! Yanlış aklımda kalmadıysa, film öyküsünü tamamlamış, asıl senaryoya geçmeyi planlıyordum, o iş “yattı”.

İşte sonradan Aynanın İçindekiler serüvenine atılmama neden olacak ilk adım budur.

Kurtlar Sofrası’nı henüz bitirmiştim, (ya da bitirmek üzereydim) kolay kolay yayımlanabilecek gibi görünmüyordu, “Barut Ekmeği” tasarısından yeni ve boyutları geniş tutulmaş bir romana gitmek için ne zaman müsaitti ne zemin, gel gör ki Yüzbaşı Ferit Bey’den de kurtulamıyordum, sevgilisi Ruhsar Hanım’dan da! Sonunda bu iş “Mahur Sevişmek” diye bir şiire bağlandı. “Mahur Sevişmek”te hem bir bölüm hem bir şiir adıdır bu, şiirde açıkça Yüzbaşı Ferit’ten söz edilmiştir, Üsküdar’daki sevgilisinden de!

Henüz Yeşilçam’daki umutlarım kırılmamıştı, bir dengine getirir, aklı başında bir film çıkartabilirim sanıyordum, “Barut Ekmeği” başka firmaların yüz vermeyeceği derecede “pahalı” bir yapım tasarısı olduğundan, onu bir kenara bırakıp başka senaryolara daldım.

Yıl ya 1959 olacak, ya 1958!

Tasarı olgunlaşıyor…

Tasarı 1960 içinde kafamda olgunlaştı. Herkes gibi 27 Mayıs’ı ben de önce “istibdatta kurtuluş” gibi almıştım. Düşündükçe yakın tarihimiz içindeki asıl anlamını kavramaya yöneldim, çetrefil bir şeydi bu, bana öyle geliyordu ki Osmanlı’nın çöküşünden başlayıp 27 Mayıs’a kadar birbirini izleyen olayların bir iç diyalektiği vardır, bir de dış diyalektiği, bunların gelişim ve etkileşim süreçlerini bir roman içinde toparlamak ilginç olabilir. 1961’in ikinci yarısında yeni bir Paris yolculuğuna karar vermiştim. Uzunca bir süre orada kalmak, hem memlekete uzaktan bakmak, hem dünyada olup bitenleri iyice algılamak istiyordum. Şişli’de Şafak Sokağı’nda bir apartmanda otururdum, bir akşam yazı masama oturup beş ciltlik bir romanın şemasını çatır çatır çiziverdiğimi çok iyi hatırlıyorum. Bir de değişiklik uygulayacaktım bu romanda, olaylar 27 Mayıs’la Mütareke arasındaki süreyi kapsayacak, çıkış noktası daima 27 Mayıs olacaktı, geçmişi flash-back kullanarak verecektim, ayrıca kitabın her cildinde hem bağımsız bir roman, hem de aynı olayların kahramanlardan birisinin açısından yansıtılması gerçekleştirilmiş olacaktı.

O ilk şemayı çoktan kaybettim. Ne var ki Paris’te ilk kitabın yazılışına başladığım sırada, onu belleğime geçirmiş olduğumu gördüm. Her romanımda böyle olmaz mı, ilkin ya olaylar ya kahramanlarla ilgili birkaç not alır, bir iki dosya düzenlemeye kalkışırım, arkasından bunlar belleğime geçer, ne notlara el sürerim, ne de dosyalara, romanı “kafadan” yazarım, resmen! Zaten zamanla notlar da yiter, dosyalar da.

Yalnız Paris’e hareket edeceğim günlerde, romanın iskeletini kurmuştum. Belki Şükran (Kurdakul) da hatırlayacak, kitaplarımı o tarihte yayımlayan onun yayınevi olduğu için, giderayak sık sık buluşuyorduk, son buluşmalarımızdan birine gitmeden Bıçağın Ucu’nun “mekân” olarak içine oturacağı Kuledibi çevresinde uzun süre dolaşmıştım, Ataç Yayınevi’ne vardığımda bunun izlenimleriyle doluydum, bir süre oturup Şükran’la birlikte çıktık, Köprü’den Karaköy’e geçerken ona Kuledibi’ni gösterip yazacağım yeni romanlardan söz ettiğimi çok iyi hatırlıyorum.

Kahramanların çoğu hanidir benimle yaşıyorlardı.

Gerçek, tasarımı aşar…
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Pzr Ksm 02, 2008 9:02 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Benim romancılığımda bu “kahraman” işi çok önemli!

Nasıl oluyor bilmiyorum, çeşitli kişilerden toparlanmış izlenimler zamanla bir bileşim oluşturuyor, bu bileşim giderek “fizik” bir nitelik kazanıyor, o kadar ki oluşma süreci tamamlandıktan sonra o kahraman benimle birlikte bir gelişme sürecini yaşamaya koyuluyor. Evet, her kahraman tanışılmış, birlikte yaşanmış birkaç tipin bileşkesidir, birisinin sınıfsal konumu, ötekisinin cinsel diyalektiği, berikinin fizik nitelikleri bu bileşkenin içinde erimiş, yeni bir kişiliğin doğmasına neden olmuştur, ama bir kere bu oldu mu, o kişiler yiter artık, yaşamaya başlayan kişi kendi kişiliğini ve “biyografisi”ni sürdürür.

“Aynanın İçindekiler”deki kahramanlardan ilk doğan elbette sonradan kitapta miralay rütbesiyle görünecek olan Ferit Bey’dir, bir de Ruhsar Hanım. Yalnız en çok dikkati çeken, çoklarınca gerçekte olmayacak, ya da yazarın imgeleminde uydurulmuş abartma bir tip sanılan Hayrun’un beş ciltlik roman içindeki tek gerçekten alınma kişi olmasına ne buyrulur? Kahramanların hepsi çeşitli tiplerden bileşimler ya, Hayrun bunun dışında kalıyor, zira böyle bir insan İstanbul’da gerçekten yaşadı.

Önce Beyoğlu’nda rastladım, vitrinlere bakıyordu, “efendiden bir adam” sandım, arkadaşım onu gösterip “nasıl bulduğumu” sormuştu çünkü, fikrimi söyleyince güldü, “erkek kılığında yaşayan bir kadın” olduğunu açıkladı. Şaşırdım. Romanımda Suat’ın annesine buna yakın nitelikler vermek niyetinde olduğumdan mı nedir, tip beni ilgilendirdi, gazeteci damarımı uyandırdı, düştüm ardına, günlerce kimdir, nedir, nerde oturur araştırdım, sonunda Boğaz’da oturduğunu, Osmanlı sadrazamlarından birisinin torunu olduğunu, yalısında “küçük bir harem”le birlikte yaşadığını öğrendim. Her şeyimle açık bir adamım ya, ilk yaptığım “harbice” telefon etmek oldu, kim olduğumu açıklayıp amacımı belirttim, yardım istedim, cevap sunturlu bir küfür, telefonun suratıma kapatılması! O zaman ne yaparsın, postu evinin civarında bir kahveye serip, gelen gidenden bilgi toplar, “kadının” yaşantısını gözlersin!

Fransızlar’ın bir sözü ünlüdür, “gerçek çoğu zaman tasarımı aşar” derler, Hayrun tipinde durum tamamen bu, kahramanın gerçek kimliğini açıklayamam elbet ama, dizide çeşitli tiplerin özelliklerinden bileşim olmayan tek tip odur. (Beşinci roman, Kuduzun Salyası’nda kitabın merkezini o oluşturacak.)

Bir çizelge, bir sürü kitap…

Peki hiç mi notum yok?
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Pzr Ksm 02, 2008 9:03 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sırtlan Payı’nı yazarken farkettim ki, kahramanların belirli olaylardaki yaşlarını doğru kestirebilmek için bir doğum tarihleri çizelgesi gerekiyor, oturdum onu düzenledim, şimdi sözgelişi Haluk Bey’in kaç doğumlu olduğunu, kaç tarihinde Hayrunisa ile evlendiğini, Yüzbaşı Demir’in 27 Mayıs’ta kaç yaşında bulunduğunu, Ümid’in (ki o Kurtlar Sofrası’ndan geliyor) doğum tarihini, Suat’la aralarındaki yaş farkını bir bakışta bulabiliyorum. Hepsi de o kadar işte. Bu çizelge süreli romanlar için önemli bir yanlış sayılması gereken, olaylarla yaşların ters düşmesi yanlışından koruyor beni.

Buna karşılık bir sürü “belge” topladım.

Bakmayın belge dediğime, bunların çoğu kitap, ya da dergi ve gazetelerde çıkmış sürekli yazılar, hatta haberler. 1959, yuvarlak hesap 60’dan beri kitabın çerçevesine, kahramanların yaşantısına ilişkin olabileceğini sandığım her kitabı alıp bir köşeye koymuşum. Neler yok ki? Tarihteki gizli kadın cemiyetlerini ve geleneklerini açıklayanlarından, masonluğa; İttihat Terakki, Hürriyet ve İtilaf Fırkaları’na ilişkin kitaplara kadar bir sürü yayın! Dahası Osmanlı saraylarının iç dekorasyonu, haremin yaşayışı ya da TKP’nin fi tarihinde muhaliflerince yapılmış kaçak kongresi üzerine krokiler, tefrikalar, ifşaatlar! Bu arada elbet bir sürü de “kronoloji”!

Romanın yazacağım bölümü hangi tarihsel zaman parçasına denk düşüyorsa, önceden o döneme ilişkin kitapları sıkıca bir okuyorum, alıntı yapılacaksa sayfanın kenarını kıvırıyorum, ötesi yine belleğin çalışmasına kalıyor; kahramanların yaşantısı bence bilindiğine göre, iş bu yaşantının o tarihsel çerçee içersine oturtulmasına kalıyor, bu da zor olmuyor çok. Asıl zor olan, benim büyük çözüm adını verdiğim genel bileşim, yakın tarihimizin bütününü toplumsal açıdan çözümlemek, bundan içinde kahramanların yüzdüğü tarihsel bir bileşime gidebilmek! Bunu yaptıktan, yakın tarihimizin gelişmesini toplumsal bir yöntemle yerli yerine oturttuktan sonra, sınıfsal konumları önceden belli kahramanların gerek toplumsal ve siyasal, gerek bireysel yaşantılarını kestirip yazabilmek o kadar güç olmuyor.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Pzr Ksm 02, 2008 9:03 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Âlâ, nasıl yazıyorum?

Öyle bir imge kullanacaksın ki…

Önce şunu belirteyim, benim roman üzerindeki çalışmam, günde bir sayfayı geçmez. O bir sayfayı önce mutlaka elle yazarım, ufak tefek değişiklik yaptığım olur, sonra daktiloyla temize çekerim. Yazmadan önceki çalışma, kahramanın ve olayın romana konulması daha çok zamanımı alıyor. Roman anlayışım tek boyutlu, tekdüze anlatıma dayanan bir anlayış olmadığından, kahramanları ve olayları okura handiyse “göstermeye” uğraştığımdan, romanlaştırma tekniği benim çalışmalarımda fazlaca önemli. Bu arada Marksist estetiğin imge kuramına çok iş düşüyor. “Canlandırma” eyleminde ondan yararlanıyorum, öyle bir imge kullanacaksın ki o “sahnedeki” duru; kişilerle, olayın dramatik ağırlığıyla okurun imgelemine renkli ve üç boyutlu olarak hemen yansıyacak! Laf olarak kulağından girmeyecek. Bazılarının yazı düzenimde “şairanelik” sandığı gerçekte bu “Marksist” kaygıdır: İçeriğin, imgelere bindirilerek, okurun imgelemine yansıtılması! Plekhanoy, bilindiği gibi, bunun tersini yapmanın, “mantık kategorileri” içersinde bir olayı “hikâye etmenin”, sanatın değil, bilimin konusuna girdiğini yazmıştır…

Ha, bir özelliğim de şu; Diyelim ki üzerinde çalıştığım kişi ve olay birinci kitapta, ikinci kitapta ve dördüncü kitapta görünecektir; ama birincisinde şu kadarı, ikincisinde şu kadarı, dördüncüsünde şu kadarı; bunları parça parça yazmak için kitap sıralarının gelmesini beklemiyorum, önce bir bütün olarak olayı ve kişiyi geliştiriyorum; sonra kitapta özelleştirmek gereken yerler olursa, özelleştiriyorum. Bu da romanların sonundaki tarihlerin bazen birbirinin içine girmesindeki gizemi çözüyor. Çünkü o zaman parçasında iki romanı birden yazmış oluyorum. Yalnız, ne var, diyelim ki Yüzbaşı Demir’in Kore Savaşı’nda yaralanışı, hem Bıçağın Ucu’nda vardır, hem Yaraya Tuz Basmak’ta, oysa okununca görülecektir ki, aynı değildir bunlar, bu nasıl oluyor, şöyle: Bıçağın Ucu’nda Suat Demir’in yaralanışını ruhsal bir özdeşleşme bunalımı içinde tasarlar, tasarı onundur, Demir’in gerçeği değil; buna karşılık, Yaraya Tuz Basmak’ta Demir savaşın nesnel koşulları içinde yaralanır. Bunda yakıştırma yoktur, bu bakımdan, olayın iki kitapta aynı biçimde yazılması söz konusu olamaz. Fark, hem Suat’ın kişiliğini ve yaradılışını, hem de Demir’in yaşantısını meydana çıkarmak bakımından önemli sayılmıştır.

Yazdıktan sonra, beğenmeyip tekrar yazdığım olmaz mı?

Olur elbet! Kurtlar Sofrası’nın birçok bölümlerini kitabın sonraki gelişme aşamalarında beğenmeyip yeniden yazmıştım. Aynı şey Bıçağın Ucu’nda ve Yaraya Tuz Basmak’ta da oldu. Yorucu olduğu doğru. Bazen bunalır da insan. Ama sonuç başarılı olursa, emeğinin karşılığını almış, feraha çıkmış olur. Bir romancının kitabında beğenmediği bir bölümün kalmasından ne kadar rahatsız olduğunu bir romancı bilebilir ancak. O kötü bölüm, öz yaşantısının kötü bir dönemidir sanki, hani hatırladıkça terlediği! Zaten, başkalarını bilmem ama, bende öyle oluyor ki, filan romandaki falan anı sahiden yaşadığım izlenimine kapılıyorum. Kurgusu sırasında demek bellekte ne kadar derin iz bırakıyor.

Cezama razıyım…

İşte her şeyi “itiraf” ettim. Cezama razıyım.

“Aynanın İçindekiler” gibi beş kitaplık koskoca bir roman dizisini “kafadan” yazıyorum. Güzel güzel düzenlenmiş, sıralanmış dosyalarım, kenarına notlar alınmış belgelerim, titizlikle hazırlanmış fişlerim yok. Benimkisi bir büro çalışması değil. Siz isterseniz herif romanlarını yaşıyor deyin. Ne yapalım, benimki de böyle bir suç. Dedim ya, cezama razıyım...
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2842

MesajTarih: Çrş Ksm 12, 2008 11:59 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

http://www.meb.gov.tr/duyurular/duyuruayrinti.asp?ID=2712#


Attila İlhan, Atilla İlhan , Atila İlhan adına bir yarışma duyurusu!
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Pts Arl 01, 2008 10:00 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ÖLMEK YASAK


daha önce bıçaktan hiç su içmedim
hiç kısılmadı kerpetene bıyıklarım
gururlu bir gemiyim oldum bittim
sabah olur yelkenlerimi saklarım
özgürlük dediğim yerde demirledim


üstüme varma bulutları tutamam
böyle paldır küldür gideceklerdir
gelmezsen farketmez kimseyi aramam
asıl sevdiklerim en içimdekilerdir
onlarla yaşarım eğer yaşarsam


olur mu gecemi yeşile çalmak
yıldız çivilemek parmak uçlarıma
ölüm kadar çabuksa eğer yaşamak
hiç doğmamayı isterdim ama
bir kere doğmuşum ölmek yasak!
Başa dön
kalem_kelime
Yazar


Kayıt: Oct 10, 2008
Mesajlar: 220

MesajTarih: Pts Arl 01, 2008 11:56 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ağır kan kaybı

Biz yalnızlıktan doğduk o dağdağalı sudan

Biz yani; erdoğan, ayşenur, ali ve ahmet

Birkaç litre kan, bir hayli kemik, epeyce korku

Sanki bir tesbih koptu, tane tane savrulduk

Köy köy, bucak bucak, memleket memleket

Yani afyon, adilcevaz, akçadağ, turgutlu

Birkaç litre kan, bir hayli kemik, epeyce korku



Buzlu mehtap, alçakça kesmişti yolumuzu

Bütün kapılardan açıkça kovulmuştuk

Silahımız avcumuza yapışmıştı soğuktan

Biz yani; erdoğan, ayşenur, ali ve ahmet

Birkaç litre kan, bir hayli kemik, epeyce korku

Kestiremedik ne yaptığımızı, kim olduğumuzu

Sanki bir tesbih koptu, tane tane savrulduk

Köy köy, bucak bucak, memleket memleket

Yani afyon, adilcevaz, akçadağ, turgutlu

Birkaç litre kan, bir hayli kemik, epeyce korku



Ne kadar korkmuştuk, elimizden tutmadılar

Doğrudur kendi içimizde daraldığımız

Kim neyi savundu bilinmez, nereye kadar

Biz yani; erdoğan, ayşenur, ali ve ahmet

Başka bir yalnızlıkta boğulduk havasızlıktan

Sanki bir tesbih koptu, tane tane savrulduk

Köy köy, bucak bucak, memleket memleket

Ne solculuğumuz solculuktu, ne sağcılığımız

Karanlık bir kapı olup üstümüze kapandılar

Kimse bizi sevmedi

ağır kan kaybıyız
Başa dön
may_ziyade
Yazar


Kayıt: Nov 11, 2008
Mesajlar: 114

MesajTarih: Sal Arl 02, 2008 10:49 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

AYSEL GİT BAŞIMDAN



Aysel Git Başımdan

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

Ölümüm birden olacak seziyorum.

Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Aysel git başımdan istemiyorum.



Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün

Dağıtır gecelerim sarışınlığını

Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,

hiçbir dakikamı yaşayamazsın.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim.

Benim icin kirletme aydınlığını,

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim



Islığımı denesen hemen düşürürsün,

gözlerim hızlandırır tenhalığını

Yanlış şehirlere götürür trenlerim.

Ya ölmek ustalığını kazanırsın,

ya korku biriktirmek yetisini.

Acılarım iyice bol gelir sana,

sevincim bir türlü tutmaz sevincini.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim.

Ümitsizliğimi olsun anlasana

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.



Sevindiğim anda sen üzülürsün.

Sonbahar uğultusu duymamışsın ki

içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,

uzak yalnızlık limanlarına.

Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,

Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.

Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.

Sakın başka bir şey getirme aklına.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim,

ölümüm birden olacak seziyorum,

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.

Aysel git başımdan seni seviyorum...


Sad Sad Sad
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Attila İlhan Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4
4. sayfa (Toplam 4 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok İLHAN BERK İÇİN ExE insanlar 1 Cmt Ksm 03, 2007 9:37 pm
Yeni mesaj yok İlhan Kesici CHP'den gidici mi? 08parpali Güncel Olaylar-insanlar 2 Prş Hzr 28, 2007 4:03 pm
Yeni mesaj yok İlhan Berk gunfrfd Şairler ve Şiirleri 234 Çrş Hzr 13, 2007 11:50 am
Yeni mesaj yok Attila İLHAN'dan.... karaguven Okur Adayları İçin 0 Cum Ekm 27, 2006 1:06 pm
Yeni mesaj yok İLHAN İREM-Cennet İlahileri (2006) madum Yerli 5 Pzr Eyl 24, 2006 12:20 am

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke