Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 42 Üye Adayı ve 2 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Fazıl Hüsnü Dağlarca
 Bugün Sokağa Çıktım!
 Edebiyatta Dine Yaklaşımlar
 Kargalar ve Türkler...
 Çakallar ve Araplar
 William Street, birinci sokak
 KORKUYORUM
 NİCCOLO MACHİAVELLİ
 İç...
 Yarış
 Gene Hackman
 Doktor Doktor
 Ahmet İnam'la sıradışı bir sohbet...
 Sömürünün kavramları
 Halide Nusret Zorlutuna ile yeniden
 Mutfak kitapları
 FELON
 Kalbin hafızası var mıdır?
 Dahası ne?
 Ayaklarının üstünde

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Öyküleriniz


Öyküleriniz
Sayfa 1, 2, 3, 4  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Okur Adayları İçin
Yazar Mesaj
utarant
Forum Admin


Kayıt: Apr 24, 2005
Mesajlar: 763

MesajTarih: Pzr Mar 04, 2007 12:06 am    Mesaj konusu: Öyküleriniz Alıntıyla Cevap Ver

Okur adayları hikaye-öykü türündeki yazılarını buraya ekleyebilirler.

Yazı eklemeden önce forum kurallarını ve okur adayları-forum kurallarını mutlaka okuyunuz. Kurallara uygun olmayan yazılar forum yöneticilerince silinecektir.
Başa dön
gogachi
Yeni Üye


Kayıt: Jan 09, 2006
Mesajlar: 23
Nereden: ankara

MesajTarih: Sal Mar 20, 2007 6:52 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yılların verdiği yorgunluk pek aklında değildi son günlerde. Onu üzen yıllar boyu yaşanan dostluklarının emekli bir bünyede unutulmasıydı. Her gün geldiği bu parkı, pek de sevdiği söylenemesede, yalnızlığını gün batımına kadar unutturuyordu. Çocukların kahkahaları, rüzgarın yaprakları hareket ettirmesi ile zaman ne kadar geçerse o kadar kardaydı. Gündüzün o, kendini unutturan, ışığı olmasa hayatın pek tadı da kalmamıştı.

Hiç evlenmemiş olmanın verdiği rahatsızlık, ki bu gençken oldukça iyiydi, kendini daha çok yalnız hissetmesine sebep oluyordu. Emekli maaşıyla aldığı bu ev, iki oda bir salon mütevaziliğini geçmiyordu. Eski bir binanın ikinci katında; beyaza boyalı odaları, bir kaç kanepeden oluşan ev eşyası ve bir de vaz geçilmez radyosu vardı. Ne komşuları ile ne de akrabaları ile görüşüyordu.

Çeresindeki insanların tüm farkındasızlığına rağmen yaşıyordu. Uzun zamandır kendi dışında kimse ile konuşmamıştı. Arada bir aldığı gazeteyi bile evde kendi kendine tartışıyor, bazen kendine kızıyor, bazen bu haline kahkahalarla gülüyordu. Yalnızlığın bu saarp yokuşunu yıllar boyu yavaş yavaş yürümüştü. Yalnızlık zirvesine yakınlaştıkça, nefesi kesilmeye, üşümeye başlamıştı.

Sıradan bir yazın sıradan bir temmuzuydu. Herzamanki gibi üç aylığını almak için evden çıktı. Ne olursa olsun taranmadan, klasik devlet memur anlayışıyla takımını giymeden, hele birde kravat takmadan, kesinlikle dışarı çıkmazdı.Özenle geriye doğru, seyrek, aklar düşmüş saçını taramış ve fakat kıyafetine uygun olmayan bir kasketide yanına almıştı.Mevsim ne olursa olsun, saçı döküldüğü için, kafasının mütemadiyen üşüme olasılığı vardı. İçinde, o güne has, garip, keskin, sıkıcı, bunaltıcı bir duygu vardı. Sırtındaki ağrı da gece boyu sürmüştü. Ne olduğunu anlayamasada, pek umursadığı da söylenemezdi.

Bankanın önündeki o uzun kuyruğa girdiğinde vakit dokuz gibiydi. geç kaldım' diye içinden geçirdi kuyruktayken. Önünde en azından kırk kişi vardı. Sırtındaki ağrının azalmış olması bir şey değiştirmemiş bu sefer de sol kolunun uyuşmaya başlaması sinirlerini bozmuştu. Ona bu günün 'rahatsız' bir gün olduğunu düşündüren sadece bu da değildi; ayağı tökezleyip yere düşmüştü; bir kuş, sanki başka yer yokmuş gibi pislemek için onun omzunu seçmişti.

Sıra, yavaşta olsa, ilerliyordu. Elini ceketinin cebindeki cüzdanına götürdü; açtı, içinden banka kartını çıkartacaktı ama bir türlü bulamadı. Kendi kendine söylenerek diğer ceplerine baktı. Yoktu, bulamıyordu. Nerde olabileceğini düşünmeye başladı. Sanki bu kadar aksilik yetmezmiş gibi, solkolundaki uyuşmanın yanısıra, sırtı daha da şiddetli ağrımaya başlamıştı. Kartı akşam cüzdandan çıkardığı aklına geldi. Unutmamak için masanın sütüne gözlüğünün yanına koymuştu. Sıradan çıkmak zorundaydı; oysa bu kadar beklemişti. Şimdi eve gidip geri gelecekti. Kendisinin arkasındaki emekllerin bakışları arasında sıradan çıkıp eve doğru gitmeye başladı. Henüz bir kaç adım atmıştı ki başı dönmeye, nefesi kesilmeye başladı. Park etmiş bir arabaya tutundu. Ağzı kuruyordu. Gözleri karardı; yere düştü, etraftan gelen sesleri işitiyordu ama ne dediklerini çözemiyordu.

Birden kendini, o çok sevildiği, otuzlu yaşlarında buldu. Etrafında insanlar gülüşüyorlardı. Kendinden gayet emin hikayeler, fıkralar anlatıyor, arkadaşları ile harika bir vakit geçiriyordu. Bir gariplik vardı ve fakat, kendisine bakıyordu. 'nasıl bir rüya' dedi kendi kendine. Birden yanından bir ses işitti. O tarafa döndü. Hoşgeldin dedi, yüzü pek seçilemeyen bu ses. 'neredeyim' sorusunu sormasına fırsat vermeden cevapladı bu takım elbiseli hoş giyimli ama yüzü seçilemeyen kişi. 'Kimine göre cennettesin, kimine göre cehennem'. Tam 'cennet yada cehennem bize böyle anlatılmadı' diyecekti ki daha söze başlamadan gine açıklayıcı bir cümleyle karşılaştı; Her insan yaşamayı istediği zaman gider ve kıyameti orada bekler. Sende şuan oradasın. Kıyamette hesap sonrası cehenneme gidersen bu bekleme yeri senin için cennettir; yok eğer cennete gideceksen, burası ne kötü bir yerdir...' 'sen kimsin' sorusu belli belirsiz ağzından çıktı. 'Ben senden sorumlu meleğim' dedi. 'Peki neden takım elbiselisin?' . 'Şimdi' dedi melek sorusuna cevap vermeden, ' birkaç dakika acı çekeceksin ama endişelenme sonra her şey düzelecek'...

-Oyna Necati Abi , dedi masada yuvarlak yüzlü spor giyimli genç. Necati masadan kalktı , içinde garip bir hisle lavaboya gitti. Ellerini yıkadı, yüzüne baktı, biraz solgundu. Saçlarını taradı. Sonra okey masasına geri dönüp kıyameti beklemeye başladı. Kahveci radyonun sesini açıverdi 'artık güneş doğar mı çiçek açar mı bilmem; bakıyor görmüyorum çaresizim, çaresiz'...
Başa dön
KediKara
Yeni Üye


Kayıt: Mar 13, 2007
Mesajlar: 68

MesajTarih: Prş May 03, 2007 4:57 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Tansık ( Hayat Güdüsü*)

Uzunum, rengarek tüylerim arasından gözlerim ışıkla dilimlenmiş koyu bir karanlığa bakıyor. Bilmediğim ama hoşuma giden sözüyle, sanki beni çağırıyor. Orada, baktığım o karanlıkta tanıdığım hiçbir şey yok. Karanlığın isminden başka.

Acaba dışında mıyım? Anlamak için etrafında yürüyorum, hayır uçuyorum. Açıklı koyulu karalarla içine doğru alçalan kuleye benziyor, hiç kimseyi kızdırmayacak bir kule …

İçimden bir ses “ içine doğru yol al” diyor, oysa ben, beni o yutsun istiyorum. Bu mavi ve büyük gökyüzü nasıl kanatlarıma değerek değiştirdiyse yazgımı, öyle yapsın istiyorum.


Yükseldim, alçaldım, döndüm yürüdüm gövdesinin güçlü dalları ağzına doğru eğilen kral ağacının üstüne tünedim. Ve beklemeye başladım. Hiçbir şey olmadı. Akşamın ölgün ışıkları beni aşarak batıya vardı, meraklı birkaç yüz kuş bakıp geçti üzerimden, gece sesini açtı yeryüzü, kulenin ve benim sessizliğimi bozdu.

Böylece ikimizin biçimsiz ve melankolik kibri hizmet edeceği ruhlarımızı korkunç kahkahalar atarak bırakıp, gözden kayboldu.

Doğrusu çok hafiflemiştim, ağlak sesimle uzun uzun öttüm kulenin içine, o da bana




Birden;

Bedenimi ısıtarak kavrayan koyu bir renk ve hızla düşüyorum. Hayatımda ilk defa
düşüyorum! ne güzel bir his. Hiçbir yer olmayan bir yerle, hiç olmamış harflerle düşünüyorum;

Bu varlığıma metal soğukluğuyla son veren ölüm
Sebeb kılındığı ölüm’e şanlı varoluşunu ulayan insan
Ve
Düşüşümle kule olduğunu bir kez daha hatırlayan sen Kule’m
Hoşça kal…





* Pablo Neruda’nın arkadaşı Alberto Rojas Gimenez ‘in kağıttan yaptığı uzun boyunlu ve geniş kanatlı kuşlara verdiği isim “hayat güdüsü”
Başa dön
markiz
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Jun 02, 2006
Mesajlar: 4

MesajTarih: Cum Hzr 08, 2007 2:34 am    Mesaj konusu: Yatağımdaki Goethe'yi Yazmadan Önce Yazılan Öykü Alıntıyla Cevap Ver

Uykusuzluk yaşam mı?..
Belki bir kaçış;şarkı,dans,hikayeler,iyi bir kahraman,içki,yatak,sigara,yazı...En çok yazı...Bayım!..bana hep sözcük uzatın...
Bayan köprülerden düşeceksiniz...Erkekleri ne kadar da seviyorsunuz!..Saçlarınızdan tutup öpmeleri için daha kaç pazar kuracaksınız?..Size yalvarırım biraz benimle oynayın!..İsmimden başlayın...
'Seni şairlerin sofrasına meze yapmalıyım.'


Süpürgeleriniz elinizde mi?
Hadi ben adiyim ,temizleyin.

Bunca işin içinden biliyorum çıkacağım...Hayatı iyice kişiselleştirdim...Kimse yok...Yarında ışık yok.Aslında yarın da yok.Bu yazıya boş kelimeler koymamalıyım diyorum ama hayat boş...Kesiyorum!..

Çirkin bayan kıçınız yanıyordur.
Herif; devrim öyle başım ağrıyor,kapının önünü sulayayım diye başlamıyor...Kadınınla veda ediyorsun harika bir zevk ve olaganüstü bir yaşam sevinci!..Çocuklarınızın yüzüne öyle hüzünle bakarsınız ölürseniz ki muhtemelen öleceksiniz,kadınınız sizi bununla daha çok hatırlayacaktır.Yıllar sonra, anne, bana babamı anlat dediğinde büyümüş oğlan ya da karakız,kadınınızın ağzından salyalar akacaktır,ölüm zevk vericidir hele ki bu devrimin şehitleri diye anılmanıza sebep oluyorsa...
İnsanlar boştur,yine aynı kanı...Bunu tersine kim çevirecek acaba?
Ruhu salaklar çok sıkıcısınız!..Elimin tersiyle içinizde ki şahane eseri çıkarabilirim ortaya ama kafamı neden yormak istemiyorum?..Elimin tersine kafa lazım..Kafam olup içini boşaltmıştı eskiden, biri...Kafamı iki elimle tutup öptüm...

Şahane...Her şey şahane..Kendimi hiç bu kadar iyi hissetmemiştim...Şarkı bile söyleyebilirim...İsteyene' neden yazıyorsun' sorusuna yanıt bile bulabilirim yani yalan da söyleyebilirim...

Tanrının kucagında şekerleme yapıyorum.Mamamı veriyor ağladıkça...
Ah ne kadar da acınacak haldeyim,babam bu halimi görse...Üzgünüm baba...Hani öğrettiğin şeyler vardı uçurtma uçurmak,kuran okumak,fidan ekmek,
saygı göstermek,sevmek,sabretmek gibi... Baba hiçbiri işime yaramadı.
Hani mutlu edecekti ya aksine,mahfetti.Duvarıma işemiş oldun.Bugün kirliyim.
Yarın temizlenemem.Ak pak hayallerim senin öğrettiklerinle çelişti.
Yaşamakta üstüme yoktu.Bahanem çok .Ne oldu? Kalbim çıktı az önce.Hadi canım!..Ruhuna ilaç süreyim,aradım ,buldum ,içireceğim!..
İçkiyle kalın!
Küllükte sigara hep dursun.
Zaman bir şeyleri yaşamamıza neden engel?
Gidesim var, kalasım hiç yok!..Sevgilimi köprüden atacağım,tatlı gülüşüne ihanet...Öldükten sonra ruhuna benzin döküp yakacağım.Taze etiyle de kalbimi doyuracağım.Çiğnerken ağzımda saf yüreğinin gıcırtısı...Dişlerimin arasında kalacak aşkı...Gülesim var şimdi ...Biri gelip size en değerli şeyinizin ne olduğunu sorsa...Ah bir sorsa!..Hepiniz ölmez misiniz sanıyorsunuz?Çıkmaz mı bir yerinizden acı?..Zaaflarınızla dalga geçerken hatta övünürken bu defa batmaz mı?

Tuttum yaranı okşadım sevgilim.
Yaralar tükenmezse
Yenisini göster,
istikametimdir...
Git...Ağzı büyük bir bayan bekliyordur.Belki o ;Lady Lane'dir... Lady Lane...
Başa dön
mavilale
Yazar


Kayıt: May 26, 2007
Mesajlar: 234
Nereden: Muğla/Yatağan

MesajTarih: Cmt Tem 14, 2007 12:56 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ŞUH VE KIRMIZI
Yorgundu adam. Odasına baktı şüpheyle... Yalnızlığını gaspeden bir ışık sezdi. Kırmızı bir neon lambasından yayılıyordu. Yavaşca soyundu derisini. Geceleyin çok ağır geliyordu ona. Elinde olsa yakardı da Biliyordu ne kadar giyinse bir yanı çıplak kalacak içindeki o kirli yanı o acıyı çeken yarısı görülebilecekti.
yatağına uzandı. Bir sigara yaktı usulca dumana yasladı başını. sırf dumanı için içerdi bu zıkkımı.
Başa dön
mavilale
Yazar


Kayıt: May 26, 2007
Mesajlar: 234
Nereden: Muğla/Yatağan

MesajTarih: Cmt Tem 14, 2007 12:57 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

bitmedi devam edecem
Başa dön
oyun
Yeni Üye


Kayıt: Jun 29, 2007
Mesajlar: 37

MesajTarih: Cmt Tem 14, 2007 2:57 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İnsan kendisiyle başbaşa kalırsa, ya şeytan olur, ya da tanrı.
Başa dön
Zamanzede
Yeni Üye


Kayıt: Jul 20, 2007
Mesajlar: 37
Nereden: Hiç olmadı ki...

MesajTarih: Cum Tem 20, 2007 6:08 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sen gidince benden ...
Geçmiş bir zaman hapsoldu benliğim!
Yitirmiş hissettim..Yada yitirilmiş eski bir hayatta!
Çünkü sonrası yeni bir hayat ...
Kaybettim ya ben hani..
Durdum ve bekledim aslında bir aşkı yok saymaya yetmeyecek zamanlarca!
Belki bulurum diye,umutla!
Kaybedersin de hiç ummadığın bir anda çıkıverir de ortaya,
Senin olur ya yeniden!
Bekledim bende umutla!
Bekliyorum ama artık umudun son hecesinde...
Ve dilimde hep o aynı tekerleme ...

" Şeytan aldı götürdü , satamadan getirdi .... "
Başa dön
Zamanzede
Yeni Üye


Kayıt: Jul 20, 2007
Mesajlar: 37
Nereden: Hiç olmadı ki...

MesajTarih: Cum Tem 20, 2007 6:09 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sana sımsıkı sarılmak istiyordum... bir kez görsem, bitirsem içimdeki özlemini bu kadar zor gelmeyecekti senden, sevginden vazgeçmek... Nasıl olsa alışkınım ya seni görmemeye, galiba böyle de başarabilirim... ‘Ama eğer hissedersen hayatından çekildiğimi bana sana geri dönmemem için şans dile..

Neler yazmak istiyorum sana bir bilsen, tek yapabildiğim yazmak olduğundan yine yazıyorum işte! Seni daha önce de yazmıştım ama bu kez bir daha yazmamak üzere, seni beynimde, içimde bitirerek yazıyorum, yada bitirmek isteyerek... Ne kadar sürer bilmiyorum ama ben senden, sevginden vazgeçmek istiyorum.

Yine senden habersiz...

Ben seni severken de senden habersiz sevmiştim. Belki de kendimden bile habersiz. Dünyaları etrafında döndürmek isteyen bir kalbi bilerek isteyemezdim.
Kendimden ve senden habersiz ‘HERŞEYİM’ olmuştun sen... öyle ya sen bir taneydin; eşin benzerin yoktu yer yüzünde, yoktu senden daha güzel güleni. Yaşanmamış ve yaşamamış olsam bile sen özeldin. AŞK özeldi...

‘Yağmurda aşk başkadır’ diyenlere gülüyordum ama bende yağmurda üşüyen ellerini severek başladım seni sevmeye...

Aralık’ tı... İstiklal e hiç o kadar güzel yağmur yağmazdı... önce aldırmadım seninle güzelleşen her şeye... Sonra tüm parfümeri dükkanlarını aşındırıp kokunu ararken anladım seni deli gibi özlediğimi... Ne kadar gerçeksen o kadar yalandın... ve ben her seferinde en baştan başladım. Yeniden bir sondayım ama bu kez yeniden başlayacak gücüm yok.

Ben senden vazgeçmek istiyorum!

Herkes gibi biri olmanı ya da hiç kimse olmanı istiyorum. Sesini duymak için telefonlara sarılmaktan vazgeçmek, ismini duyduğumda içimin titreyip, gözlerimin dolmasından kurtulmak istiyorum. Senin benim için herhangi biri olman ne kadar zor bir bilsen... zaten kolay ne vardı ki benim için? Sanki seni öldürmemle sevmem arasında hiç bir fark yoktu. Ve ben hep sevgim yüzünden cezalıydım. Hiç sonu olmayan bir yolda seninle yürümek, yeni çıkan filmleri birlikte izlemek, saatlerce sana sarılı kalmak,sadece ama sadece bir kez olsun sana sarılıp uyumak,bir sabah gözlerimi açtığımda yanımda seni bulmak isterken,sen sevgimle utanmamı sağladığın için galiba gerçekten ‘BİRTANEYDİN’!
İşte bu yüzden imkansızlığına hep inandım!

Ben yalnız kalıp seni düşünmeyi deli gibi sever olduğumda, sen benim her şeyim olduğunda ben senin için hiç yoktum! Bu yüzden yalnızlıklarım, ağlamalarım, özlemlerim canını hiç acıtmadı.

BENİM TARAFIMDAN SEVİLMEK BELKİ DE HAYATINDA ÖNEMSEYECEĞİN EN SON ŞEYDİ...

Sen beni hiç sevmedin!
Ben seni seviyorum dediğimde Seni Seviyordum!
Ben seni özlüyorum dediğimde Seni Özlüyordum!
Ben senin için ölürüm dediğimde ben senin özleminden zaten ölüyordum...
Ve şimdi senin hayatından gidiyorum...
Ne zaman aralıkta bir yağmur yağsa,
ben İstiklal de olacağım,
ne zaman bir parfümeriye girsem
hala kokunu arıyor olacağım.
Ben kaybettim...
Sen kazandın!
Artık sesimi duymayacaksın...
Sana sımsıkı sarılmak istiyordum, kokunu içime yıllarca bana yetecek kadar çekerek sana sımsıkı sarılmak istiyordum... Gelmedin!
Gelsen yapabilir miydim bilmiyorum...
Ben artık gidiyorum...

Eğer hayatından çekildiğimi hissedersen, bana sana geri dönmemem ve seni yeniden deliler gibi sevmemem için şans dile...

ve lütfen Aralık ta yağmur yağdığında "İstiklal "e gelme...
Başa dön
limonsuyu
Yeni Üye


Kayıt: Jul 15, 2007
Mesajlar: 26
Nereden: onuncuköy

MesajTarih: Çrş Tem 25, 2007 11:08 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Artık çok sıkılmıştı,bunalmıştı içindeki derin yalnızlıktan ve dışındaki yoğun kalabalıktan.Yalnız kalmak istiyor ve yalnızlıktan kurtulmak istiyordu.
Sadece bir nasılsına ihtiyacı vardı,özel bir tebessüme veya bakışa bu kadarıda yeterdi, başını koyup omzuna sahilde denizi seyretmesede olurdu.
Sadece yalnız kalmaya ihtiyacı vardı.Sabah kendisi için uyanmaya,bölünmeden düşünmeye,istediği zaman ağlamaya görülme korkusu olmadan,yenik durmaya,zaferini kutlamaya.
Geç zamanlarında beyazatlı prensi veya pamuk prensesi olur muydu acaba? Yalnızlıktan kurtaracak ve yalnız kalmasını mümkün kılacak.
Başa dön
karelin
Yazar


Kayıt: Jul 02, 2007
Mesajlar: 189
Nereden: istanbul

MesajTarih: Pzr Tem 29, 2007 8:38 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yalnız kalmayı istemekte, yalnızlıktan kurtulmayı istemekte çok şey istemek değil mi?
Başa dön
limonsuyu
Yeni Üye


Kayıt: Jul 15, 2007
Mesajlar: 26
Nereden: onuncuköy

MesajTarih: Prş Ağu 02, 2007 3:35 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Aslında çok şey istemek degil; insanın içinde yalnızlık, dışında boğucu kalabalık yaşamak istememesi. Fakat günümüzde bu duyguyu o kadar çok insan yaşıyor ki, artık öylesine kanıksanmış ki reddetmek çok şey istemek gibi algılanıyor.

Oysa içimizdeki yalnızlığı yaşamadan, dışımızda da bize biz olma şansı ve zamanı bırakmayan kalabalıkla (bu kalabalık bazen 3-5 kişiyle bile oluşabilir) yorulmadan yaşamanın tadını ve verimliliğini hayal etmek bile çok güzel.
Başa dön
Cereneker
Yeni Üye


Kayıt: Jul 28, 2007
Mesajlar: 25
Nereden: İstanbul

MesajTarih: Prş Ağu 02, 2007 5:29 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ben seçmedim...Seçildim
Sadece sıradan bir gün değildi...Hasekinin sidik-ilaç karışımı kokan karanlık koridorunda sağlık raporu için bekliyordum...O bana bakıyordu...o 12 yaşındaydı arkadan onu görenler 5-6 yaşında sanarlardı...Annesi yanıma oturdu...Şeker uzattı hayır bu geri çeviremeyeceğim bir teklifti...Bana kendini tanıttı hayatını anlattı...Herşey çok güzeldi...Gözleri buğulandı...Çocuğum deli değil sadece rahatsız dedi..Sadece rahatsız...Üniversiteye kayıt için rapor almaya geldiğimi söylememle bölümümü sorması bir oldu...Fİzik tedavi ve rehabilitasyon okuyacağımı söyledim...Gözleri ışıldadı...Hayırlı olsun deyişi çoğu akıllı annesinden daha derin daha minnetkardı...Sıra bana gelmişti ayağa kalktım o koridorda koşuyordu bana baktı..Yanında bir başka o daha vardı...İyi anlaşıyor görünüyorlardı...Bana yaklaştı...Gözlerime baktı...Ne korku ne kibir vardı gözlerimde...dahada yaklaştı...Ve sarıldı...Etraftaki insanlar telaşlıydı...Homurtular vardı sırtını sıvazladım...
Elindeki şekeri bana uzattı...evet şekeri unutmuştum teşekkür ettim içimden...
Ertesi gün raporu onaylatmaya gittiğimde yine ordaydı..Kalabalığın arasında beni seçti...O kadar ölünün arasından bana gülümsedi ve asker selaMI çaktı...
kafamda herhangi bir soru işareti kalmamıştı doğru kararı vermiştim...

BEN BİR FİZYOTERAPİST OLACAĞIM...
DİLEĞİN GÖREVİM UFAKLIK...
AMACIN AMACIM...
Başa dön
yasemin111
Yazar


Kayıt: Jul 31, 2007
Mesajlar: 481
Nereden: ...

MesajTarih: Cmt Eyl 01, 2007 10:55 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Elimde papatyalar vardı..Sana gelecektim, babaannemin bahcesinden çaldım hepsini.
Çiçekçileri sevmiyorum, elimin dokunmadıklarını veriyorlar insanlara...
Eline diken batmadan gül toplamış mı oluyor sanki?
Ayrılıkların nedeninde bu mu var ki?
Dikenlerin farkında olmadan gül toplamak mı?
ilk dikende kanamaktan korkmak mıdır ayrılık?
Elimde papatyalar vardı, en çok papatyaları sevdim...Sana gelecektim...
Yolda topu kaçan bir çocuğun topunu aldım yerden..
Gözlerini gördüm küçüğün..
Hiç dikeni yoktu senin gözlerin gibi gözlerinin...
Papatyalardan birini ona verdim.
Yola devam... Düşündüm seni , seninle ilgili herşeyi de gözlerime yerleştirdim.
Yol boyu seni izledim, seni konuştum.
Yıllar sonra yazacak mıydım bu yolu ve papatyaları...
Düşündüm heralde yazmam demiştim, şimdi yazıyorum bunları...
Elimde papatyalar vardı, ben sana geliyordum...
Ben sana tüm papatyalarımla gelmeyi deniyordum...
Beklediğini bilmek güzeldi, adımlarımı yavaş mı atsam hızlı mı sana koşsam diye düşündüğümü hatırlarım.
Seviyor sevmiyor gibi...
Sana gelen yolların tadını çıkarmak mı daha güzeldi, yoksa sana gelmiş olmak mı?
Adımlarım... ve bir hızlandım bir yavaşladım.
Elimde papatyalar vardı...
babaannemin bahcesinden çaldım hepsini...
Birini de babaanneme bıraktım, yatağının kenarına...
Tek hırsızlığım buydu galiba...
Çalınanlarımı bilmedim...o an düşünmedim zaten, sana geliyordum...
Elimde papatyalar...
Geldim.
Döndüm ve geldim, hayatın kıyısındaki seni almak için geldim...
Hastane...
Herşeyiyle beyaz sanki benim papatyalarım, senin ellerin gibi...
Beyaz...
Beyaz duvarlar, beyaz önlükler, beyaz ...
Hiç öyle korkmamıştım beyazdan.
Sen 4. kat 2102'daydın.
ÇIktım,son adımlarımı düşünmedim hızlılar mıydı?
Odanın kapısı da beyazdı,koridor duvarları...
Yerdeki fayanslar...
Başka bir yerde miydim?
Kapını çaldım, elimde papatyalar...
Elimde papatyalar vardı...
Görünce sevinecek miydin? Bir gülse gözlerin...
Kapını çaldım, ses gelmedi. "gel" diyen olmasa da araladım kapını...hep böyle yapmışım, şimdi farkediyorum...
Elimde papatyalar...
2 beyaz siluet gördüm yatağının kenarında hemşire ve doktorun.
Beni görünce çekildiler kenara...
Yüzün yoktu sanki beyaz örtünün altında, neden örtmüşlerdi gözlerini???
Sen bensiz gitmezdin ki, bak elimde papatyalar var...
-Kalk, hadi bak bir bana, geldim,bunları çaldım bahceden..
bahceden çal..--
---
Herşey beyazdı...
Sen bütün beyazlarla ve papatyalarını almadan gitmişsin...
Beni beklemeden, nasıl geleceğim şimdi yanına?
Nerdesin?
....
Uyandığımda beyaz bir yataktaydım hayran olduğum kadın.
Aynı duvarlardı yatağım...
....
Sen yoktun...farkettim de hiç öleceğimi düşünmemişim...
Hiç bitmez gibi hayat babaanneme bile yakıştırmamışım ölümü...
Ölüm yakışır mı? Böyle beyazlar bile yakışmadı sana...
....
12 yıl sonra bugün gene olduğum yerden, olman gerektiğini umduğum yere yazıyorum canım.
Elimde papatyalar var...
4.kat 2102 nolu odadayım.
Yatağında küçük bir kız yatıyor...
Papatyalardan birini ona verdim.Gülümsedi,gülümsedim..
Yolda gene düşündüm seni ve ellerini beyaz, yağmur da bastırdı...
Islandım mı?
Papatyalar ıslandı, ağladım.
Gören olmadı senden başka gene...
Şimdi olduğum yerden olmanı ummuduğum yere yazıyorum...
Bir zamanlar olmanı ummuduğum yere geldiğimde beyazdı heryer...
Şimdi de beyazlar içinde olmanı diliyorum...
Zaten beyaz bir sana bir papatyalara yakışıyor....
Diğerlerini hiç sevmedim....
olmasın onlar...

Sadece sen....
ve ellerimde papatyalar .........



-----yasemin-----
Başa dön
muhteri
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Sep 12, 2007
Mesajlar: 15

MesajTarih: Çrş Eyl 12, 2007 9:06 pm    Mesaj konusu: FIRTINA Alıntıyla Cevap Ver

FIRTINA

I.

Ağaçların yaprakları harman yerinde savrulan saman taneleri gibi dallarından kopuyor Biraz sonra kopacak havanın hışmından kurtulmak istercesine bulutlar büyük ittifaka hazırlanıyor Göze gelen tüm cisimler yan yatmış görünüyor Şemsiyesi ters dönmüş insanlar koşarak ya da koşturularak evlerine ulaşmaya çalışıyorlar Sabah sokağa atılmış bir erzak poşeti istençsiz gökyüzüne yükseliyor Camiinin kenarındaki moloz yığınından ayrılan parçalar düzenli bir ritimle karşı duvara çarpıyor ve tak tak sesleri rüzgâra eşlik ediyor Havai fişekleri andıran şimşeklerle armoni tamamlanıyor Ait olmayan bir ses çıkıyor uzaklardan tüm bunlara pencereye camiye gökyüzüne ağaçlara elektrik tellerine ve şemsiyesi ters dönen adama aksederek yankı buluyor Sesten başka her şey sanki bir opera oyununda anlatıcı sahneye girmişçesine donup kalıyor Birkaç kez daha tekrarlanıyor aynı ses sonra sıyrılıyor tüm bunların arasından Ardından yerini tüm diğer karmaşadan habersizce sukuta bırakıyor Çok geçmiyor mavi kırmızı bir renk helezonu siren sesi ile birlikte bu şenliğe eşlik etmek istercesine sesin geldiği tarafa yöneliyor Büyük binaların duvarlarına bu sefer o renkler aksetmeye başlıyor önce kırmızı ardı sıra mavi kırmızı mavi kırmızı mavi Kapı çalıyor tüm bunların üzerine Çiroz kapıcı gözüme bakıp kalıyor ne o konuşuyor ne de ben sanki heyecanla seyredilen bir gerilim filminin arasına reklam girmiş gibi gevşiyorum.

—Sabaha bir isteğiniz var mı?

—Üç ekmek 5 yumurta bir de gazete buyur sağ olasın.

Elindeki sepetiyle karşı eve yöneliyor bir süre kapıda öylece bakıp kalıyorum sonra tekrar arkasına dönüyor hala neden bekliyorsun dermişçesine bana bakıyor kapıyı kapatıp içeri geçiyorum Kapıcı da evin dışarısındaki tuvalin üzerine vurulmuş bir fırça darbesi gibi orada kalıyor.

Pencerenin kenarına tekrar geçtiğimde, şehrin sokaklarına yağmaya başlamıştı. Biraz önceki kargaşadan eser kalmamıştı, polis arabasının sirenleri de yoktu her şey birden temizlenmişti, hatta beş dakika önce bunların hiçbirisi olmamıştı da ben rüya görmüştüm. Pencereyi açtım, sarktım dışarı, evet sarktım başka bir şey değil; nefes aldım, nefes verdim. Gördüklerimin gerçekliğini tescil etmek istercesine, tüm bu manzaranın bir parçası olmak istercesine, az önceki sesin geldiği tarafa baktım. Hiçbir şey kalmamıştı, yoktu ne ses, ne az önceki ışıklar. Uzaklardan ezan sesi duyulmaya başladı, dalga dalga evin yakınına kadar geldi ve caddenin karşısındaki camiinin de katılmasıyla ses yükseldi, sonra yeniden dalga dalga uzaklaştı. Yağmur şiddetini artırdı ve pervazlardan içeri akan suların dışarıda kalması ve ait olması gerektiği yerde bulunması için pencere kapandı.

— Kimmiş gelen?

—Kapıcı ana bi isteğiniz var mı diye soruyor.

Anam abdestini almış seccadesini seriyor

— Dışarıdan gelen o sesi duydun mu silah mı patladı acaba?

—Herhalde ana polis arabaları da geldi.

—Hayr olsun ben namazımı kılayım ezan okundu değil mi?

— Okundu ana okundu…

Anam namazını kılıyor sonra gece iyice üzerime geliyor ve geçicide olsa koparıyor benle hayat arasındaki bağları…

II.

Karanlık sokakların kenarında sıra sıra dizilmiş meyhanelerden, arada bir yalpalayarak dışarı çıkan adamlardan bir tanesi, kenara park edilmiş arabaya doğru ilerledi. Sonra zavallının ayağı tökezledi bir çuval gibi oracığa yığıldı. Kusmaya başladı, acıdım ona. Dudaklarından kopan hırıltılı bir küfür rüzgâra karıştı, duvara tutunup düştüğü yerden kalkmak istedi, olmadı. Peşi sıra gelen iki kişi adamın koluna girdi şarkılar söyleyerek uzaklaştılar. Meyhanenin yanı başındaki köfteci tezgâhının başında, iki adam konuşmaya başladılar.

—Ulan daha gelmedi bu gavat kaç saat oldu gelince ben ona sorarım!

Diğer adam yalvarırcasına konuştu: “Durmuş, ne soracan Allahasen geleceği varsa gelirdi, demek ki ekti bizi üçkâğıtçı.” “Yok yok o gelsin hele, gelmezse sorarım ben ona.” Elindeki maşayla köfteleri çevirdi, birkaç paket yaptı, meyhaneye yolladı. Sonra telefonu çıkardı cebinden, “–Alo.– Nerede. –Gelmeyecek mi? –Tamam, bak beş dakika daha bekler giderim ona göre.” Beş dakikaya kadar gelecekmiş dedi, yanındaki adama.

—Yağmur başlayacak Durmuş kapatalım tezgâhı gelmezse gelmesin.

Bir müddet sonra Durmuş da beklediği kişinin gelmeyeceğine kanaat getirdi. Tenteleri tezgâhın üzerine kapadı, hanın içerisine merdiven altına götürdü tezgâhı. Asma kilidi çekti, ellerini paçavraya sildi, konuşarak uzaklaşmaya başladılar.

—Fırtına da var, Nasıl gideceksek.

—Hadi bakalım, gideriz gideriz sarhoş mezesi yapmaktan bıktım zaten, yağmur demez adamlar kar demez işte işin iyi tarafı bize ekmek çıkıyor.

—Haklısın Durmuş ağabey.

—Haklıyım tabi.

—Gelecek mi acaba?

—Kim?



Adamlar uzaklaşıyorlar Motor sesi ile karışık bir düğün salonunu içinde barındırıyormuşçasına sokaktan geçen mor ışıklı murat 124 marka araba adamların yanına yaklaşıyor arabadan inen iri kıyım adam köfteci Durmuş’un koluna giriyor bir müddet konuşuyorlar sonra küfürleştikleri duyuluyor

—Yapmayın Yakup Ağabey, yakışmıyor ama bak millet bize bakıyor!

Diğer adam yatıştırmaya çalışıyor onları Her ikisini de arabaya bindiriyor köşeyi dönen araba melek girmez sokaktan kayboluyor Kırıkkale’de buraya melek girmez sokak diyorlarlar Bilmiyorum kim yakıştırdı bu ismi buraya pornografik filmlerin yayınlandığı sinema salonu ve tüm meyhaneler bu sokakta bulunduğu için bu isimle anılıyor burası ama yakıştırma hiç de fena olmuyor Melek girmezden uzaklaşıyor pavyon kılıklı bir araba Şehirde akşam ezanı okunurken melek girmez sokak yavaş yavaş kendi içine kapanmaya başlıyor

Köfteci Durmuş bu saatlerde terk ediyor burasını. Akşamcılara çalışmıyor, akşamımı çocuklarıma ayırayım diyor. Zaten kazandığımız para hiç içime sinmiyor, bir de gece gece çalışıp oralarda durursak, tamamen çoluktan çocuktan koparız, biz de bir garip ayyaş olup çıkarız yeniden diyor.

Köfteci Durmuş bundan 15 yıl evvel şehrin en büyük kebap salonlarından birisinin işletmecisiymiş. Her ne olduysa olmuş. Ortaklığa girişmiş, sonra ortakları dolandırmış onu, çok para kaptırmış, kepengi indirmiş, kaybettiğini sineye çekmiş, hasım tutmamış kimseyi, altı üstü birkaç yıl perişanlık çekmiş hepsi bu. Küçük tezgâhını yaptırmış da yıllardır ne uzayarak ne kısalarak gider gelirmiş işine.

—Anne babam neden gecikti?

—Gelir yavrum, neden acele ediyorsun!

—Anne gelmiyor işte karnım acıktı artık gelse ya!

Kapı çalıyor o an çocuğun yüreği duracak gibi oluyor Kapıya doğru koşuyor çocuk kapıyı açıyor karşısında alt kattaki komşusu Süreyya’yı görüyor Süreyya’nın yüzü yere düşecek adeta Süreyya eve giriyor Sebahatı alıyor dışarı çıkıyorlar kapı kapanıyor bir feryat apartmanda yankılanıyor Bir feryat çocuk anlamıyor feryadı annesi bağırıyor Süreyya bağırıyor herkes tek tek köstebekler gibi evlerinden dışarı çıkıyor

Evimin direği gitti! Gitti komşular aman evimin direği gitti! Yandı ocağım yandııı!

Kim duracak şimdi bizim başımızda kim ha kim!

İnsanların konuşmaları birbirine karışıyor. “Sokakta bulmuşlar ölüsünü, jandarma bizi aradı hastaneye yetiştireceklermiş yolda ölmüş.” “Niye vurmuşlar ki?” “Eski meseleymiş şu lokantadan kalan mevzuymuş.” Bir diğeri;

“Kaç kere söyledim ben! Bırak şu köfteciliği Allah bilir hangi ayyaşla tartıştı! Yaktın kendini çoluğu çocuğu be Durmuş”

Gitti evimin direği gittiiiiiiiiiiii!

Çocuk çıkıyor evden Annesinin yanına yaklaşıyor herkes duruyor konuşmalar kesiliyor Kadın susuyor yavrusuna sarılıyor

—Anne ne oldu neden bağırdın anne. Babam gelmeyecek mi? Anne karnım acıktı benim.

Yavrum! Senin bir daha karnın doymayacak mı yavruum senin bir daha kuzum kuzum kuzum! Gitti baban gitti gitti!

Kadın bayılıyor, çocuk anlamıyor, babası nereye gitti. Süreyya çocuğu alıyor, şehre yağmur yağıyor, şehir gök gürültüsü, altında inim inim inliyor…

Bir murat 124 marka araba uzaklaşıyor Müzik sesleri arasında bir anne ağlıyor Bir çocuk anlamıyor Bir köfteci ölüyor Bir kişi kayboluyor ortalıktan…

III.

Yazı çarşının mahpushaneye açılan sokağının kenarındaki ahşap kahvenin daimi müdavimleri yine her zamanki köşelerine oturmuşlar, elli iki kâğıtlarında papazı bulmaya çalışıyorlar. Geçen yıl, aynı köşede güneş yanığından kavrulmuş boynunu sürekli sağa sağa işaret ederek karşısındakini yönlendiremeye çalışan çehre züğürdü Üstad Yakup, köşesinde oturuyor. Kahvede değişen tek şey, soğuk meşrubat dolabının yerinden kaldırılıp, yerine üflemeli büyük kahve sobasının kurulmuş olması. Kahveci Ahmet yaklaşıyor masaya doğru, acaba bir şeyler söylerler mi diye bekliyor. Yakup eliyle işarete ederek gönderiyor Ahmet’i. Bir sigara yakıyor, sonra bir kahkaha basıyor ortalığa, Yakup konuşuyor:

—Nereye kaçacaksın ulan nereye! Ayırdım kâğıdı buraya, kaçış var mı lan! Mecbur gelecektin puşt.

Karşısında oturan Kel Bekir’in alnından terler akıyor, yüzü renk değiştiriyor. Yakup oyunu kel Bekir’e yıkmanın sevinciyle, haz tepelerinin doruklarında dolaşan adanmışlar gibi keyifle geriniyor, Sigarasından bir nefes daha çekiyor. Masadan Yakup haricindeki herkes kalkıyor Ahmet’i çağırıyor yanına

—Önceki oyundan hesabım var mı benim yeğen?

—Yok abi

Eliyle Ahmet’e işaret ederek onu eğilmesini söylüyor Ahmet kulağını yaklaştırıyor uzun müddet bir şeyler konuşuyorlar sonra Ahmet memnuniyetsizce yanından ayrılıyor Yakup tekrar sesleniyor Ahmet’e

—Ahmet yeğen. Neyse sen bırak ben giderim he mi? Sen işine bak, zaten benim bugün o tarafta işim var.

Ahmet’in yüzünü yeniden bir memnuniyet kaplıyor çok da umrunda der gibi omzunu silkiyor Musluğu açıyor bir daha kimse iş buyurmasın dercesine bulaşıkları şangır şungur yıkamaya başlıyor Bir ara radyonun sesini sonuna kadar açıyor İçeriden Yakubun boğuk sesi Ahmet’in yüreğini ağzına getiriyor

—Ulan Ahmet sağır mısın lan kapat şunu

Ahmet lahavle der gibi kafasını sallıyor sonra kısıyor radyonun sesini Yakup yavşakça Ahmet’in yanına yaklaşıyor Ahmet’in gömlek cebine elini atıyor

—Ahmet be. Uzun zamandır kaliteli içmemiştik yakalım de mi?

Ahmet iki eli bulaşıkta ses çıkarmıyor Yakup sigaranın ayıbını kapatmak istercesine hiç sebepsiz hal hatır sorma muhabbetlerine girişiyor yüz bulamayınca az önce kalktığı yere tekrardan geçiyor Yan masada oyun oynayan adamların yanına gidiyor bir müddet oyunu izliyor Yeniden yerine oturuyor Kalkıyor panoları okuyor geri oturuyor Sonra pencerenin kenarına gidiyor Ahmet’e sesleniyor

—Ahmet hava bozacak gibi ha ne dersin? Rüzgâr esmeye başladı.

Ahmet içeriden okkalı bir küfür savuruyor.

“E siktir git o zaman gavat hava bozmadan” diye Yakup duymuyor veya da duymazlıktan geliyor. Tekrar ocağa geliyor Yakup:

—Yeğen alacak verecek var mı ben hesap tutmam bilirsin.

—Abi şu masanın çayları sen verecektin herhalde

—He yeğen benden onlar şu kâğıda yaz hele maaşı alınca topluca veririm.

—Abi hesap kabarıyor.

—Ulan hıyar konuşma benden çok çay sattıran var mı sana? Yaz sen yaz!

Ahmet yazıyor kâğıda ama yazarken küfürleri de uç uca ekliyor Yakubun sol kulağı kızarıyor Kahvenin kapısından çıkarken iki eli cebinde ağzında sigarasıyla kahvenin arkasına çektiği ayaklı pavyon arabasının yanına gidiyor Yere tükürüyor arabaya binmeden önce sigarasını atıyor ve ayrılıyor oradan

“Ulan bu it herif vermedi bizim payı Eğer verseydi düşer miydik bu hale Elin saf oğlanına bile rezil rüsva oluyoruz Gelecekti bugün hani nerde ondan sonra Yakup kötü olur ulan var ya ne diyeyim ben sana ne diyeyim ha hayvan herif Kapatmayalım şu dükkanı ne ise düzen onu yapalım dedim ama yoook sen misin alemin dürüstü dangalak dedim dinleyen Kim kapattı dürzü aha şimdi haline baksan pehhhh almış eline bir oyuncak tezgah neymiş efendim helal kazanacakmış Ulan it banane senin helalinden Kendini perişan ettiği gibi beni de perişan etti ulan yeter lan yeter ben sana sorarım”

Kendi kendine konuşuyor Yakup kendi kendini kuruyor telefonu çıkarıyor torpidodan

—Alooo ulan hani gelecektin lan?

—Sorma iş biraz uzadı?

|—Tamam, ben geleyim o zaman.

—Ağabey çıkıyorum, gelmesen.

—Yok yok, geleyim. Bekle sen, bir yere ayrılma oradan.

Konuştuğu kişi, pek durmak istemiyor gibi konuşuyor onunla. Sonunda çaresiz beklemeye razı oluyor.

“Ahhh ulan şu itin tükürüklü köftelerine mecbur kalacağız şimdi Ye diyecek iyisi mi şuradan bir kokoreç yaptırayım ben”

Yolun kenarındaki tekel bayiinin yanında mezecilik yapmak için yer tutmuş kokoreççinin olduğu yere çekiyor arabayı. Arabadan iniyor.

—Vayyyy Yakup abi! Uğrar mıydın sen buraya. Buyur abi buyur.

—Sorma Adem, neyse sen bana iyi bi koko yap bakalım. Nasıl gidiyor bakalım koko işleri?

—İyi abi ne olsun işte. Senin gibi ağabeylerimiz de ara sıra ziyaret etmese burası çekilmez ama. Gerçi hoş ağabeycim, bu aralar pek bi aksatır oldun bizi. Şöyle bir güzellik yapsan da bacamızdaki baykuşları kovsak, ne iyi olur.

Âdem kafasını kaldırıyor, sırıtıyor tüm yavşaklığıyla. Sonra konuşmaya devam ediyor,

—Abi sorma abi, mekân üniversitenin karşısında iken iyiydi ama şimdi tık yok. Polis de sürekli tepemde.

Bir aralık, gözleriyle onları süzen tekelciye sesleniyor.

— Ne bakıyon lan kasabın kedisi gibi. Al oradan bi nevale, şöyle bizim masayı bi donat bakayım. Yakup abim, gelmiş görmüyon heralde.

Yakup, maç günlerinde statların çevresinde dolaşan, maç biletini sotaya getirmiş yancı çocuklar gibi yamışıyor Ademe doğru.

—Abi senin şu kebapçı işi olsa ne iyi olacaktı, baskın yok şey yok işte.

Yakup’un yeniden telefonu çalıyor. Elindeki kadehi kenara bırakıyor. Yakup telefonun ekranındaki numaraya bakıyor. “ Aha arıyor işte al gitmezsen olmaz ulan Adem aç şu telefonu sen az sonra geliyor Yakup abi de tamam mı?”

—Aloooo abi buyur abi. Şey abi, Yakup ağabeyin bi işi çıktı. Abi, beş dakikaya gelecek abi. Bekliyonuz de mi abim. Ha canınızı yiyim. Hadi selametle abi.

—Neyse Âdem ben kalkayım. Şu fazla beklemesin, borcumuz ne?

—Abi ne borcu benden olsun hele sen benim şu işi bi hallet…

—Ulan sen var ya neyse hadi gülüm eyvallah

Biraz çakır keyif uzaklaşıyor Âdemin yanından. Arabasına biniyor ve yeniden müziği son ses açıyor Yakup…


IV.


Kara bulutların gökyüzünü kapladığı şehirde, büyük binaların arkasında, henüz imara açılmamış alanda boylu boyunca uzanan çalılıktan, rüzgârın serpiştirmesiyle tohumlar bir o yana bir bu yana savruluyor. Fırtınanın şehre bıraktığı tohumların, toprağı çatlatmasının sancısını, şehrin en eski kaldırımlarından tutun da yürüyüşlerin bile bedavaya getirildiği, yürüyen bantları olan metro istasyonlarına kadar her nesne hissediyor. Bu nedenden olacak ki fırtına şiddetini artırdıkça, dışarıdan duyulan uğultu, şehrin inleyişi de daha bir artıyor. Cafcaflı renklere sahip bir araba, cadde de fırtınanın gürültüsünü yaran motor sesiyle apartmanların arkasında bulunan boşluğa giriyor. Üç adam araban iniyorlar.

—İn ulan arabadan!

—Abi yapmayın abi ne oluyor!

—Öldürürüm ulan seni!

—Öldür lan adi herif, mecbur muyum dediğini yapmaya!

“Yakup abi bırakın kavga etmeyi siz eski dostsunuz” diyor diğeri. Bir süre konuşmuyor her ikisi de sonra “Ağabey aranızı bulalım dükkânın mülkiyeti hala sende Durmuş Abi. Açalım dükkânı, Yakup Abi de işletmesini yapabiliyorsa yapsın. Ne satarsa satsın, kebap mı satacak yoksa başka bir dert mi satacak sen kiranı almaya bak”

Durmuş ters ters bakıyor yanındaki adama.

—Ulan nasıl veririm ben orayı buna. El âlemin çocuğunu zehirleyecekler orada. Yazık değil mi Mustafa ha, yazık değil mi? Benim de çocuğum var, bir kez yaptım o hatayı tövbe ettim, etmedik mi Mustafa, Allah şahittir hem günahımıza, hem sevabımıza. Yok, Mustafa yok nasuh tövbesi ettim ben, dönmem gayrı.

Mustafa boynunu büküyor, rüzgâr sesleri birbirine karıştırıyor, boş araziden yükselen tozlar üzerlerine sıvanıyor adamların. Sonra, bir yumruk indiriyor Yakup Durmuşun çenesine.

—Ey ahmak ey! Nasuh tövbesi etmişmiş. Ulan, Allah kabul eder mi lan. Sen bitik bir adamsın zaten, Allah kabul eder mi ha, 40 yaşına kadar her haltı işle, sonra nasuh tövbesi ettim de. Yoook öyle yağma. Senin öyle tövbeyle falan kurtuluşun yok. Hiç yoksa bu tarafını berbat etme gel kabul et şu işi durmuş.

Durmuş tüm bu sözleri can sıkıcılığını, az önce çenesinde hissettiği yumruğun acısına katık yapıp, Yakup’un üzerine yürüyor. Evire çevire dövüyor onu. Mustafa ayırmaya çalışıyor. Sonra bir el silah sesi duyuluyor

—Ne yaptın Yakup abi! Abi ne yaptın sen. Durmuş abi Durmuş abi

Mustafa susuyor konuşamıyor gözleri yerde kanlar içerisinde kıvranan Durmuş’un üzerine kilitleniyor.

—Öldü

Yakup umursamazca yeniden arabaya biniyor uzaklaşıyor oradan. Arabada kendi kendine konuşmaya devam ediyor

—Nasuh tövbesi ha nasuh tövbesi

Akşam ezanı okunuyor şehirde. Karşı apartmanda bir pencere açılıyor, sonra bir kişi dışarı kafasını uzatıp nefes alıyor nefes veriyor. İçeri geçiyor tekrar, evin dışarısı ile irtibatı kopuyor. Pencereyi kapatınca Annesi yanına yaklaşıyor, abdest almış, belli ki yatsı namazını kılacak. Oğluna soruyor,

—Dışarıdan gelen o sesi duydun mu silah mı patladı acaba

—Herhalde anne polis arabaları da geldi

—Hayr olsun ben namazımı kılayım ezan okundu değil mi?

—Okundu ana okundu

Ezan okunuyor, yağmur çiseliyor, uzaklarda bir kadın ağlıyor, bu saatte bir çocuk babasız kalıyor. Sonra fırtına duruyor ve yağmur yağmaya başlıyor çiseleyerek şehrin üzerine
EMRE ÖZSARAY
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Okur Adayları İçin Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa 1, 2, 3, 4  Sonraki
1. sayfa (Toplam 4 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Öyküleriniz. met Okur Adayları İçin 6 Prş Ksm 23, 2006 12:08 pm
Yeni mesaj yok Öyküleriniz met Okur Adayları İçin 2 Çrş Ksm 22, 2006 1:37 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke