Tarih: Cum Oca 19, 2007 11:16 am Mesaj konusu: T. S. ELIOT
Ve gerçekten zamanı gelir
Pencere camlarına sırtını sürterek
Sokaklar boyunca kayan sarı dumanın;
Zamanı gelir, zamanı gelir
Yüzün olur karşındaki yüzleri karşılayacak;
Cana kıymanın da, yaratmanın da , zamanı gelecek,
Ve zaman, tüm işleri ve günleri için ellerin
Ki alıp soruları düşürür tabağına tek tek;
Senin zamanın ve benim zamanım,
Ve zamanı sayısız kararsızlığın da
Ve sayısız görüşlerin ve caymaların da,
Daha tadına bakmadan tost ile çayın.
Salonda kadınlar girip çıkar
Mikelanjelo' dan söz açar.
Ve gerçekten zamanı gelir
Sorarsın, "Cesaretim var mı?", "Cesaretim var mı?",
Zamanı gelir geri dönüp merdivenden inmenin,
İç ezikliğiyle tepemdeki kelliğin-
(Diyecekler, "Saçları nasıl da seyrelmede!")
Günlük elbisem üstümde, kolalı yakam çenemde,
……………………
……………………
" Cesaretim var mı
Tedirgin etmeye evreni?
Bir dakikada yeterli zaman var
Kararlarla caymalar için / ki bir dakika değiştirir hepsini.
(Alfred J. Profrock'un Aşk Şarkısı’ndan)
26 Eylül 1888'de ABD'nin Missouri Eyaleti'nin St. Louis kentinde doğdu, 4 Ocak 1965'te öldü. Ailesi New England'lı köklü ve önemli bir aileydi. Genç Eliot eğitiminde bütünüyle özgür bırakıldı. Özel akademilerde okudu, on sekiz yaşında Harvard'a girdi, dört yıllık üniversite eğitimini üç yılda tamamladı. Bu okulda dil ve edebiyat öğrenimi gören Eliot özellikle Elizabeth dönemi şairleri, Metafizik şairler, İtalyan Rönesansı ve felsefe konularıyla ilgilendi. Öğretmenleri arasında eleştirmen Irving Babbitt ve George Santayana gibi ünlüler vardı. 1910 kışında Sorbonne Üniversitesi'nde Fournier'nin şiir derslerine de katılarak Jules Laforgue, Stephane Mallarme ve Charles Baudelaire gibi, kendisini derinden etkileyen şairleri tanıdı. 1912-1914 arasında gene Harvard'da Sanskritçe ve Doğu dilleri okudu, felsefe bölümünde asistan olarak görev yaptı, daha sonra da bursla Almanya'ya gitti. 1. Dünya Savaşı'nın araya girmesiyle felsefe çalışmalarını Oxford'da Merton College'da sürdürdü. İngiliz idealizminin önde gelen adlarından F.H.Bradley'in felsefesi üstüne doktora tezi yazdı.
Çeşitli İngiliz akademilerinde öğretmenlik yaparken, 1917'de Prufrock and Other Obseroations ("Prufrock ve Başka Gözlemler") adını taşıyan ilk şiir kitabı yayımlandı. Eliot'ın ilk ve en önemli şiirlerinden biri olan "The Love Song of Alfred J. Prufrock" ("Alfred J. Profrock'un Aşk Şarkısı") bu kitapta yer alıyordu. Eliot bu şiiri yakın dostu Ezra Pound aracılığıyla o günlerin önde gelen dergilerinden Poetry'ye yollamış, dergi bu metnin "şiir olup olmadığına karar veremediği" gerekçesiyle şiiri bir yılı aşkın bir süre basmamıştı. "Prufrock" modernist akımın o güne kadar görülmemiş bir imge zenginliği taşıyan ve bütün bir Avrupa şiir geleneğini özümleyen ilk önemli örneklerinden biriydi.
En son gunfrfd tarafından Çrş May 14, 2008 8:23 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi
İlk kitabı, "Prufrock ve Öbür Gözlemler" adıyla, 1917'de yayımlandı. Bunu "Şiirler, 1920" izledi ve ardından da 1922'de "Çorak Ülke".
"Çorak Ülke"nin yayımlanışı bir skandal olarak yorumlandı genellikle. Times gazetesi eleştirmeni "Çorak Ülke" için, "Bu şiir bazan kolay anlaşılırlık sınırlarına çok yaklaşıyor," demekle yetindi.
Eliot şiirine tepkileri yansıtan eleştiriler 1945 yıllarına dek sürdü. Ama Eliot, Ezra Pound'un 1917-1921 arasındaki dolaylı etkisi dışında, kendi bildiği yoldan şaşmadı.
1948 Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. Bunu izleyen 10 yıldan fazla bir süre içinde Londra'nın tartışmasız yazınsal diktatörü oldu.
İlk Londra’ya geldiğinde yani 1914 yılı Ağustos’undan 1945 li yıllara dek bir türlüeleştirmenlerce kabul görmeyen Eliot, Ezra Pound’un desteğinin dışında olumsuz eleştirilerin hedefi oldu. Hatta Oxford Şiir Antolojisi ‘nin 1955’teki düzeltilmiş yeni baskısında Eliot’un şiirlerine yer vermedi;( ki bu tarih Nobel sonrasına rastlar…)
Ve üstelik onca çabaya değer miydi?
O fincanlar, o marmelât, o çaylardan sonra,
Porselenler arasında, seninle söyleşimiz arasında
Değer miydi onca bocalamak,
Sorun'u bir gülüşle kesip atmak,
Sıkıp bir yumak haline sokmak evreni,
İtip yuvarlamak sonra o ürkünç soruya,
Demek için, "Ben Lazarus, ölüler arasından,
Geldim anlatmaya her şeyi, anlatacağım size her şeyi"
………………………
………………………
Ve üstelik onca çabaya değer miydi,
Onca üzüntüye değer miydi,
Günbatımlarından, avlulardan, sulanmış sokaklardan,
Romanlar ve çay bardakları ve yeri süpüren eteklerden
sonra –
Hem bunlar, hem daha nice şeylerden sonra?
Elde değil ki söylemek açıkça içimdekini!
Ama bir hayal feneri sanki beyaz perdeye yansıtmış
sinirleri:
Onca üzüntüye değer miydi
Ya biri, gömülerek yastığa ya da sıyırarak şalını
Ve dönerek pencereye deseydi bir:
"Hiç de bu değil,
Demek istediğim hiç de bu değil."
………………………
(Alfred J. Profrock'un Aşk Şarkısı’ndan)
En son gunfrfd tarafından Çrş May 14, 2008 8:27 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Suphi Aytimur “T.S. Eliot başlangıçta olsun, daha sonra olsun bir şair olarak neden bunca tepkiyle karşılaştı? Eliot her şeyden önce 19. yüzyıldan beri süre gelen romantik akımın karşısındaydı. Bu eğilimde Babbitt'in de etkisi olabilir, Henry James'in de. 1900'lerin başında İngiltere'de şiirde moda olan ince duygular, aşk, hayaller ve yapmacık bir dildi. Bilindiğine kuşku yok, Goethe bazı romantik şairler üzerine Eckerman'a yazdığı mektupta şöyle demişti: "Bütün bu şairler sanki hastaymış ve bütün dünya bir hastaneymiş gibi yazıyorlar." Eliot ise şiirlerinde Londra'nın bir tür gecekondu semtlerinden söz açıyor, gerçek hayattan sahneleri sergiliyordu. Yani şiirde o güne kadar ele alınmamış konulara el atıyor, İngiliz şiirinde bir devrimin peşinde koşuyordu. Ama onun etkisi Amerika'da, İngiltere'dekine kıyasla, daha çok duyulacaktı.” Diyor…
William Carlos Williams 1958'de "Bir Şiir Yazmak İstedim" başlığı altında, özetle, şunları söylemişti: "Eliot'un inandığım şeyleri boşlamasıyla duygularım altüst olmuştu. O geçmişe bakıyordu, ben geleceğe. O konformistti, zeki ve nükteli ve geniş bilgiliydi, bunlar ise bende yoktu... Anladığım kadarıyla o Amerika'yı yadsımıştı ve ben yadsınmayı kabul etmemiştim ... Kabul etmem gereken sorumluluğu biliyordum. Biliyordum ki, Eliot sonraki bütün Amerikan şairlerini etkileyecek ve benim alanımdan uzaklaştıracaktı... Beni şaşkına çeviren şey onun bu denli başarılı olmasıydı."
Modern Amerikan şiirinin gelişmesini gerek şair, gerekse eleştirmen olarak hiç kimse Eliot kadar etkilememiştir. Onun eseri yalnız doğal ve değişmez öneminden değil, daha yüzyılımızın başlarında ortaya çıkışıyla da şaşırtıcı olmuştur. Başlangıçta Byron, Bergson ve Babbitt'ten ve 1908'den başlayarak Baudelaire ile Laforgue gibi simgeci Fransız şairlerinden etkilenen Eliot hem bu etkileri, hem de modern insanın durumunun temelde karamsar olan görünümünü şiirlerinde, eleştirel bir felsefede birleştirdi.
Eliot etkisinin bunca yaygınlık kazanışının nedeni nasıl açıklanabilir? Eliot birçok şiirinde bir anti-hero (olumsuz kahraman) portresi çizmiştir. Yazgısı başarısızlık olan bir kahraman: kendi kabuğunu yırtamadığı gibi, hiçbir çaba harcamamakta ve ancak beklemektedir. Oblomov gibi!. Eliot'un ruhbilimsel bir simgecilikle anlattığı bu başarısızlık duygusunun kaynağı Freud ya da Jung’ta mıdır? Bilinmez… Bilinen şu ki; o güne kadar Anglo-Amerikan şiirinde böylesi yaklaşımlar görülmemişti.
Çünkü tümünü de bilirim ben, tümünü bilirim-
Bilirim nedir akşamlar, sabahlar, ikindiler,
Hayatımı çay kaşıklarıyla ölçmüşüm bir bir;
Ölgün bir düşüşle ölen sesleri bilirim
Uzakça bir salondaki müziğin etkisiyle.
Nasıl cüret ederdim öyleyse?
Ve gözleri de bilirim ben, tümünü bilirim-
Gözler ki tek cümlelik yaftada özetler seni;
Ben ki yaftalanmış yayılmışım bir iğne altında,
( Ben ki iğnelenmiş, duvarda kıvranmaktayım,
Nasıl başlayabilirdim o durumda
Tükürmeye günlerimle alışkanlıklarımın izmaritlerini?
Nasıl cüret edebilirdim hem de?
Eleştirmenler; Eliot’un serbest şiirden hoşlanmadığını ama şiirlerinde serbest kafiye kullandığını belirtir… Dizelerin uzunluğu, gerektiği zaman, değişir. çok güçlü bir ritim duygusu eşliğinde ve sağlam bir yapı içinde kullandığı dil genellikle konuşma dilidir, fakat bu dil argodan retoriğe çeşitli kılıklara bürünebilir. Dilde anlatım gevşek değil yoğundur ve bu yoğunluk ritim ile pekiştirilir ve ipin ucu kaçırılmazsa, yani birbirini izleyen dizeler arasındaki organik bağ koparılmazsa, Eliot şiirinin sağlam yapısı ortaya çıkar.
En son gunfrfd tarafından Çrş May 14, 2008 8:29 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Gene Suphi Aytimur’un görüşlerine başvuralım ve O’nun özel yaşamına ilişkin ayrıntıların, şiirine ne kadar yansımış olabileceği üzerine yorumlarını alalım“Eliot'un kalpsiz bir şair olduğu da söylenmiştir. Şiirinde genellikle kendisini duygusallığa pek kaptırmadığı için olmalı. Bakarsınız duygusal üç beş dize birden kuru bir anlatımla kesilir, duyguları maskelemek sanki onun uğraşıdır. Bu durum sanatta klasikçi olmasından kaynaklanıyor olamaz.”
“1932 yılında Seçme Denemeler kitabında, "Romantik bir çağda bir şair, eğilimi dışında, klasikçi bir şair olamaz," demişti. Bu suçlama belki de onun pek aşk şiiri yazmamış olmasından kaynaklanmıştır. Öyleyse hayatına kısaca bakalım. Eliot genellikle utangaç, içine kapanık, zaman zaman duygusal ya da taşkın davranışlarda bulunduğu zaman bundan pişmanlık duyan yaradılışta bir insan görünümündedir Londra'daki ilk yıllarında. Bu nereden geliyor, bilmiyoruz. Aile ilişkilerinden kaynaklanan bir şey de olabilir. Özel hayatıyla ilgili dışarıya hiçbir şey sızdırmadığından, ne söylense boş. Evlilik hayatına gelince, 1915 yılında başlayan ilk evliliği, karısının aşırı kaprisli oluşu ve ruhsal dengesinin karmaşıklığı yüzünden, onun için işkenceden başka bir şey olmamış anlaşılan. Uzun yıllar bir klinikte yatan karısından 1933 yılında ayrılıyor. İkinci evliliğin i 1957 yılında, ilk karısının ölümünden 10 yıl sonra 69 yaşında iken, yani ölümünden 8 yıl önce, sekreteri ile yaptı İlk evliliğinden ilk karısının ölümüne dek geçen 32 yılda Eliot’un gönül dünyasının bir çölden, yani çorak topraktan ayrımı olmadığını düşünmek işgüzarlık olmasa gerek.” Diyor Aytimur…
1920'de Eliot modern edebiyatın en büyük şiirlerinden biri sayılan Waste Land'i ("Çorak Ülke") yazmaya başladı. Beş bölümden oluşan bu şiirde yoğun edebi anıştırmalardan örülü bir şiir yapısı kurarak 1. Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda Batı kültürünün içine düştüğü boşluğun şiirsel bir irdelemesine girişti. Gene aynı dönemde yazdığı alaylı "Sweeney" şiirleri ise bireyin yozlaşmasını ve kültürden kopuşunu konu edinir.
Eliot 1917'den 1925'e kadar Londra'daki Lloyd's Bank' da çalıştı. 1920' de ikinci şiir kitabı Ara Vos Free ve ilk deneme kitabı The Sacred Wood ("Kutsal Koru") yayımlandı. Bu derlemedeki yazılar arasında Eliot'ın en önemli denemelerinden biri olan "Tradition and the Individual Talent"da ("Geleneksel ve Bireysel Yetenek") yer alıyordu. Söz konusu denemenin önerdiği estetik ölçütler daha sonraları modern eleştirinin ana ilkelerini oluşturacak temeller getiriyordu. Eliot, eleştirinin doğrudan doğruya sanat yapıtının kendisine yönelmesi gerektiğini, şiirin kendi içinde canlı bir bünye olan kurmaca bir bütün olduğunu, yapı taşlarının ise sanatçının hayal gücüyle kişisel yaşantısının şiir diline çevrilmiş karşılıkları (objective correlatives/nesnel karşılıklar) olduğunu söylüyordu. Şiir, ancak akıl, duyu ve yaşantının yoğun bir birlikteliğinden kaynaklanan yaratıcı ölçütlerle incelenebilirdi.
1924'te şairin ikinci eleştiriler derlemesi olan Homage to John Dryden ("John Dryden'a Saygı") eleştirel yöntemi açısından büyük bir hayranlıkla karşılandı. Bu kitap ve özellikle 1921 'de yazılan The Metaphysieal Poets ("Metafizikçi Şairler") adlı denemesinde Eliot'ın 16.- 17. yy İngiliz edebiyatını yeniden değerlendirmeye çalıştığı görülür.
1925'te Eliot, Faber and Faber Yayınevi'nin editörlüğüne getirildi ve bu görevde uzun yıllar kaldı. Genç şair ve yazarları değerlendirip yüreklendirme çabasını sürdürdü. 1909-1925 arasındaki tüm şiirlerini Poems ("Şiirler") adı altında bir araya getirdi.
ASH-WEDNESDAY
Çünkü ummuyorum döneyim gene
Çünkü umuyorum
Çünkü ummuyorum döneyim
İsteyerek şunun yetisini, bunun gücünü
Artık çabalamam çabalamaya böyle şeyler için
(Kocamış kartal neden gersin kanatlarını?)
Neden ağıt yakayım
Yiten gücüne bildiğimiz saltanatın?
Çünkü ummuyorum tadayım gene
Olumlu saatin çürük ününü
Çünkü sanmıyorum
Çünkü bilirim ki bilmeyeceğim
Geçici olan tek gerçek gücü
Çünkü içemem orada
Ağaçlar çiçeklenir ve pınarlar akarken,
çünkü hiçbir şey yok artık
Çünkü bilirim ki zaman hep zaman
Ve yer, hep o yer ve tek yerdir
Ve gerçek yalnız belli bir zamanda gerçektir
Ve yalnız belli bir yerde
Kıvanıyorum ki her şey olduğu gibi ve
Ben boşluyorum o kutlu yüzü
Ve boşluyorum o sesi
Çünkü umamam döneyim gene
Bu yüzden kıvançlıyım, bir şeyler kurmanın
Verdiği kıvançla
Ye yakarıyorum Tanrı'ya bağışlanmamız için
Ye ben yakarıyorum ki unutabileyim
Bu sorunları ki kafamda onca evirdi m çevirdim
Onca açıkladım
Çünkü ummuyorum döneyim gene
Bırakın bu sözler yanıtlasın
Çünkü yapılan yapılmayacaktır bir daha
Dilerim verilecek cezamız çok ağır olmasın
Çünkü bu kanatlar artık uçacak kanat değil
Yalnızca dövmeye yarar havayı
Hava ki şimdi tümden hafifleyip kurumuş
Daha hafif ve kuru istekten
Öğret bizi aldırmayı ve aldırmamayı
Öğret bize uslu oturmayı.
Yakar biz günahlılar'çin şimdi ve ölüm saatimizde
Yakar bizler için şimdi ve ölüm saatimizde.
III
İlk dönemecinde ikinci merdivenin
Dönüp de gördüm aşağ'da
Aynı görüntü sarılmıştı tırabzana
Buğusu içinde kokuşmuş havanın
Boğuşuyordu merdivenlerin şeytanıyla,
Aldatan suratı umut ve umutsuzluğun.
İkinci dönemecinde ikinci merdivenin
Bıraktım onları büküle döne aşağ'da;
Başka yüzler yoktu ve karanlıktı merdiven,
Islaktı, kertikliydi, bir yaşlının onmaz salyalı ağzı,
Geçkin bir köpekbalığının çentikli boğazı gibiydi.
İlk dönemecinde üçüncü merdivenin
Bir pencere vardı incir biçimi açılmış
Ve çiçek li alıçlardan ve bir çayırlıktan ötede
Geniş sırtlı biri, bürünmüş mavi ve yeşile,
Büyüledi Mayıs zamanını antik bir flütle.
Savrulan saçlar hoştur, kumral saçlar yüze savrulan,
Leylaklar ve kumral saçlar;
Oyalanmış, flütün ezgisi, biter ve adımları düşüncenin üçüncü merdivende,
Duralamada, duralamada; ve güç, umut ve umutsuzluktan öte
Tırmanmada üçüncü merdivene.
Kimdi yürüyen arasında menekşelerle menekşelerin
Kimdi yürüyen arasında
Değişik yeşillikte çeşitli tarhların
İlerleyip beyazlı mavili, Meryem'in renkleri içre,
Söz edip boş şeylerden
Bir yadsıyıp bir kabullenerek sonrasız acıyı
Kimdi katılan ötekilere, yürürlerken,
Kimdi gürleştiren çeşmeleri, canlandıran pınarları
Serinleten kızgın kayayı ve pekiştiren kumları
Hezaren çiçeği mavisiyle, Meryem'in mavisi,
Sovegna vos*
Ak ışığa, dalga dalga, sarmada gövdesini, dalga dalga.
Yeni yıllar yürür, sağaltıp
Parlak bir gözyaşı bulutunda, yılları, sağaltıp
Yeni bir şiirle antik şiiri. Kurtar
Zamanı. Kurtar
Erişilmez düşlerdeki yorumlanmamış düşü
Yaldızlı ölü arabasını çekerken süslü ünikornlar. *
Sessiz bacı beyaz ve mavi peçesiyle
Porsuk korusunda, bahçe tanrısının ardında,
Flütü soluksuz, baş eğdi, imledi ama tek kelam etmedi
Ama çeşmeler gürleşti, kuşlar şakıdı aşağ'ya
Kurtar zamanı, kurtar düşleri
Simgesidir kelamın, duyulmadık, söylenmedik
Yel binlerce fısıltı düşürmeden porsuklardan
Ve sonra bizim sürgünlüğümüz
*sovegna vas-unutma beni
**ünikorn - mitolojide ata benzer tek boynuzlu hayvan
En son gunfrfd tarafından Çrş May 14, 2008 8:31 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Oldukça tutucu eleştiri yazılarını derlediği For Lancelot Andrewes ("Lancelot Andrewes İçin") adlı kitabının yayımlanışı ve hem İngiliz vatandaşlığına hem de Anglikan Kilisesi'ne resmen kabulü dolayısıyla şair kendisini "politikada kralcı, edebiyatta klasikçi, dinde Anglo- Katolik" olarak tanımladı. "Waste' Land"in büyük karamsarlığının tersine şiiri giderek inanç ve kuşku arasındaki karşıtlıkları konu edinmeye başladı ve inancın zaferinin onaylanmasını seçer oldu. "Ash Wednesday" bu eğilimin belirgin olduğu uzun bir şiirdir.
Bunu 1932'de "Sweeney" şiirlerinin bir diğeri olarak gelişen yarı oyun yarı şiir Sweeney Agonistes izledi. Eliot, bu oyun-şiirde kahramanı Sweeney'i Elizabeth dönemi tiyatrosunun karamsarlığından ve müzikli güldürüden yararlanan bir dramatik yapı içinde korkunç bir ölümle yüz yüze getirir. Aynı yılın ürünü olan "The Hollow Men"de ("Kof Adamlar") ise, büyük ölçüde müziğe dayanan bir şiir ritmi geliştirdi. Bu şiirde birer korkuluk, birer samandan adam olarak gördüğü inançlarını kaybetmiş "kof adamlar"la alay eder.
OYUK ADAMLAR
I
Bizler içi oyuk adamlarız
Bizler içi doluk adamlarız
Birlikte eğilen
Kafaları saman tıkılı. Yazık!
Kurutulmuş seslerimiz
Birlikte fısıldaşınca
Sessizdir, anlamsızdır
Yel nasılsa kuru otlarda
Ya da sıçan ayakları cam kırımlarında
Kuru kilerimizde
Görünüş biçimsiz, gölge renksiz,
Kötürüm güç, jest kımıltısız;
Onlar ki göçüp gittiler
Göz kırpmadan ölümün öbür Ülkesine
Anarlar bizi, anarlarsa, derler ki
Yitik azılı canlar değillerdi, ama
İçi oyuk adamlardı
İçi doluk adamlardı.
II
Düşlerde bakamadığım gözler
Ölümün düşsel ülkesinde
Bunlar görünmez:
Orada, bu gözler
Günışığıdır kırık bir sütun üzre,
Orada, bir ağaçtır salınır
Ve sesler
Yelin türküsündedir
Daha uzak ve daha ağırbaşlı
Solan bir yıldızdan.
Daha yakına yaklaşmıyayım
Ölümün düşsel ülkesinde
Ben de kılık değiştireyim
Şöyle seçme giysilerle
Sıçan kürkü, karga tüyü, çapraz çomaklar
Bir tarlada
Ne yöne eserse yel, o yöne
Daha yakına değil-
İstemez o son karşılama
Alacakaranlık ülkesinde
III
Bu ölü ülkedir
Bu kaktüs ülkesidir
Burada taştan putlar
Yükselir, burada onlar kabullenir
Bir ölü elinin yakarışlarını
Solan bir yıldızın pırıltısında.
Hep böyle midir
Ölümün öbür ülkesinde
Yalnız uyanış
O saatte, biz tam
Titrerken sevecenlikle
Dudaklar ki öpüş içindir
Yakarışlar sunar kırık taşlara.
IV
Burada değil gözler
Burada göz ne gezer
Bu ölen yıldızlar vadisinde
Bu oyuk vadide
Bu kırık çenesinde yitik ülkelerimizin
Bu sonuncusunda buluşma yerlerinin
El yordamıyla aranıyor
Ve kaçınıyoruz konuşmaktan
Yığılmış kıyısına bu kabarmış nehrin
Görmeyeceğiz belirmezse
Gözlerimiz yerlerinde
Sonrasız yıldızı
Katmerli gülü gibi
Alacakaranlık ölüm ülkesinin
İşte tek umudu
Boş adamların.
V.
Çevresinde döndüğümüz frenkinciri
Frenkinciri frenkinciri
Çevresinde döndüğümüz frenkinciri
Saat beşte sabahleyin.
Düşünceyle
Gerçek arasına
Devinimle
Eylem arasına
Düşer o Gölge
Çünkü Senindir Ülke
Kavrayışla
Yaratma arasına
Coşkuyla
Yanıt arasına
Düşer o Gölge
Hayat uzun mu uzun
Kösnü ile
Kasılma arasına
Cinsel güçle
Varlık arasına
Kök ile
Soy sop arasına
Düşer o Gölge
Çünkü Senindir Ülke
Çünkü Senindir
Hayattır
Çünkü Senindir o
İşte böyle kopar kıyamet
İşte böyle kopar kıyamet
İşte böyle kopar kıyamet
Gümbürtüyle değil iniltiyle
En son gunfrfd tarafından Çrş May 14, 2008 8:34 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
TS. Eliot da okunması, daha doğrusu, anlaşılması zor şairlerdendir. Bunun aldığı felsefe eğitiminden kaynaklandığı düşünülebilir.
Eliot’un "zaman" kavramının üzerinde çok durmasına vurgu yapılmıştır… Zaman zaman Bergson’un etkisinden sözedilen Eliot'un beslenme kaynakları çok geniş ve çeşitlidir: Jung, Hayyam, Dante, Kutsal Kitap Söylenceleri, başlangıcından günümüze Fransız ve İtalyan edebiyatı, klasikler, Rönesanstan başlayarak İngiliz edebiyatı. Bu nedenle Eliot şiirinin tam olarak anlaşılabilmesi için, yaptığı alıntıların, anıştırmaların ya da parodilerin kaynağı üzerinde okurların bilgisi olması gerekliliği vurgulanıyor.
Yitik kelâm yitmişse, edilmiş kelâm edilmişse
Duyulmadık, edilmedik
Kelâm edilmemiş, duyulmamışsa;
Hala edilmemiştir o kelâm, O Kelâm duyulmamış,
Tek kelâmı olmayan O Kelâm, O Kelâm içinde
Bu âlemin, bu âlem için;
Ve ışık parıldadı karanlıkta ve
O Kelâma karşı tedirgin âlem hala dönüyordu
Ortalarında O sessiz Kelâmın.
Ey ulusum benim, ne ettim ben sana.
Nerde bulunacak o kelâm, o kelâm nerde
Çınlayacak? Burada değil, yeterli sessizlik yok
Yok denizlerde ya da adalarda, yok
Kıtalarda, çöllerde ya da yağmur ülkesinde,
Yok onlar için ki karanlıkta yürürler
Hem gündüz vakti, hem gece vakti
Uygun vakit ve uygun yer burada değil
Hiç bağışlanma yeri yok onlara, o yüzü tanımadılar
Hiç kıvanma zamanı yok onlara, şamata içre yürüdüler ve
o sesi yadsıdılar
………………
………………
En son gunfrfd tarafından Çrş May 14, 2008 8:36 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Suphi Aytimur; “Eliot şiirinin, özellikle Çorak Ülke'nin güç anlaşılmasında Lewis Caroll'un etkisi bulunduğunu ileri sürmektedir.. Çorak Ülke'ye mit, aşk, şiir, geçmişin güzelliği gibi tehlikeli konuları sokan Eliot, bunları Carroll'un klasik "nonsense" (anlamsız şiir) tekniğiyle denetler . Böylece şiirdeki parçalara modern durumlar üzerine bir ağıt gözüyle bakılmasını önler.” diyor…
RÜZGÂRLI BİR GECE ÜSTÜNE RAPSODİ
Saat on iki.
Sokakların erimi boyunca
Durdurulmuş bir aysı bileşimde,
Fısıldayan aysı büyüler
Dağıtır tabanını anıların
Ve onun tüm açık ilişkilerinin,
Sınırlarının ve kesinliklerinin.
Geçtiğim her sokak lambası
Kaderci bir davul gibi vuruyor,
Ve karanlıklar boyunca
Yarıgece sarsıyor anıları
Bir deli nasıl sarsarsa ölü bir ıtırı.
Saat bir buçuk,
Sokak lambası pırpır etti,
Sokak lambası mırıldandı,
Sokak lambası dedi, "bak şu kadına,
Sana doğru ikircikli, ışığında bir kapının,
Açılmış ona doğru bir sırıtış gibi.
Görürsün elbisesinin eteği
Yırtılmış ve lekelenmiş topraktan,
Ve görürsün gözünün köşesi
Çengelli bir iğne gibi bükülür."
Anılar fırlatır su üstüne
Bir sürü bükülmüş şeyi
Bükülmüş bir dal kumsalda,
Aşınıp düzlenmiş ve cilalı,
Sanki dünya vazgeçmiş
Onun iskeletinin gizlerinden,
Sert ve apak.
Kırık bir yay bir fabrika avlusunda,
Pas yapışmış biçime, gücün terkettiği,
Sert ve kıvrak ve ısırmaya hazır.
Saat iki buçuk,
Sokak lambası dedi,
"Bak oluğa uzanmış kediye,
Uzatır dilini
Ye atıştım bir parça küflü yağı."
Çocuğun eli de öyle, kendiliğinden
Uzanıp cebine attı rıhtımda yuvarlanan oyuncağı,
Hiçbir şey göremedim çocuğun bakışları ardında.
Sokakta gözler görmüşümdür
ışıklı panjurlardan dikizlemeye çalışan,
Ye bit yengeç, bir öğle sonu, bir havuzda,
Yaşlı bir yengeç, sırtında deniz böcekleri,
Yakaladı ucunu kendisini durdurduğum çubuğun.
Saat üç buçuk,
Lâmba pırpır etti,
Lâmba mırıldandı karanlıkta.
Lâmba vızıldadı
"Aya bak,
La lune ne garde aucune rancune, (*)
Kırpıyor gözünü hafifçe,
Gülümsüyor köşelere.
Düzeltiyor saçını otların.
Ay yitirmiş anılarını.
Çiçek hastalığı çopurlaştınyor yüzünü, kadının,
Büküyor elinde kağıttan bir gülü,
Toz kokulu, kolonya kokulu,
Yalnızdır o,
Geceye özgü tüm eski kokularla,
Ki geçtikçe geçerler kafasından."
Akla gelir
Güneşsiz kuru ıtırlar
Ve çatlaklardaki toz,
Kestane kokuları sokaklarda,
Ve kadın kokuları panjurlu odalarda,
Ve sıgaralar koridorlarda
Ve kokteyl kokuları barlarda.
Lamba dedi,
"Saat dört,
İşte numara kapıda.
Hatırla!
Anahtarın var,
Küçük lambanın ışık çemberi merdivende.
Çık.
Yatak açık; diş fırçası duvarda asılı,
Pabuçları kapıda bırak, uyu, hazırlan hayata."
Son bükülüşü bıçağın.
*Ay hiç kin beslemez.
En son gunfrfd tarafından Çrş May 14, 2008 8:40 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Eliot yalnız şair değil, deneme ve oyun yazarı idi. 1930 sıralarından başlayarak İngiliz ve Amerikan edebiyat dünyasında kendisine bir yer edinen birçok şair-eleştirmenin ortak özelliği, bunların kendi sanatlarının ve tekniklerinin bilincinde olmalarıydı. Bu bilinçlilikte Eliot etkisinin payı büyüktür. Bu etkiyi sağlayan şey onun şiir, gelenek ve çeşitli sanatçılar üzerine yazdığı ciltler tutan denemeleridir.
Kokteyl Parti oyunlarından biri… Dilimize çeviren B.Ecevit oyun hakkında önbilgi olarak şunları yazmış
"Görünüşte bir kokteyl partinin hafifliği içinde geçen tatlı bir komedi olsa bile, bu yapıt, özde Eliot'un mistik düşüncesini ve dünya görüşünü yansıtır. Öyleyse neden Efiot hafif bir komedi türünü seçmiştir? Bunun nedeni İngilizlerin “understatement” eğiliminde bulunabilir."
“Understatement” in Türkçe tam karşılığı yok sanırım. “Redhouse Sözlüğü», bunu, “bir şeyi olduğundan hafif gösteren ifade” diye tanımlıyor, Bir bakıma anlatımda abartmanın tersi ... Genellikle Anglosakson toplumlarında, özellikle de İngiliz toplumunda, bilgiçlik ve entellektüellik taslamak yakışıksız sayıldığı için, gerçekten bilgin ve gerçekten aydın olanlar bile, anlatımlarında ve davranışlarında sade ve iddiasız olmaya özen gösterirler. Belki Eliot da, her yapıtında değil ama bu yapıtında, bu İngiliz eğilimine uyarak, mistik düşüncesini ve dünya görüşünü “olduğundan hafif gösteren bir ıfade” ile sahnelemek istemiştir. Belki de düşüncesini eğlendirerek sahnelemenin daha etkin olabileceğine inanmıştır. "
"Kokteyl partide Eliot iki tür insan yaşamını karşılaştırır. Kimi insanlar kendi günlük yaşamlarının dar çerçevesiyle yetinirler. Kendilerini aşmayı da başkaları için yaşamayı veya kendilerini harcamayı da düşünmezler. Kişisel mutlulukları önde gelir onlar için. Aslında pek mutlu da olamazlar. Kendi küçük dünyalarının çekişmeleri, kuşkuları, hırsları, kıskançlıkları içinde yaşamlarını biribirlerine zehir ettikleri de olur. Ama yine de o yaşamın çerçevesini aşmayı düşünemezler veya bundan çekinirler.
Kimi insanlarsa başka bir yol seçerler. “Nereye varacağını bu yolun - Oraya varıncaya kadar pek bilemez” ler. “Korkulu bir yolculuktur” bu ... "
O yolda kendilerini ve çevrelerini aşarlar. Kişisel rahatlıklarından ve mutluluklanndan çok şey yitirseler de, çok acı çekseler de, yücelirler ve yüceltirler. “Kimisi döner gene, bedence döner. Hiç biri yok olmaz. çoğu kez de.. Çok iş görürler dünyada.” Oyundaki kişilerden Celia bu yolu seçer ve bu yol ölüme götürür onu. Ama kendi seçtiği yoldur ölüme götüren. "
Eliot elbette büyük bir sanatçıdır. Fakat birkaç düşüncesini eleştirmeden geçemeyeceğim.
Amerika'da 'yeni eleştiri' geleneğinin öncülüğünü yaptığı sırada -ki bu gelenek çok sıkı bir yapısalcılığı kapsar- "şiir-şair-okuyucu" üçgeni ile ilgili görüşü benim sanat anlayışıma pek uymuyor. Zira yapısalcı geleneği benimsediğimi de söyleyemem; tabii geleneğin kendisini, ürünlerini değil.
Şiirde kullanılan 'ben' ifadesinin, sanatçının 'kendisi' olmaması gerektiğini savunmuştur Eliot. Burada bir çeşit "sanat toplum içindir" düşüncesini benimsediğini görüyoruz. Bunu yaparken, yazınızda da örneği olan, şu gibi gerekçeleri öne sürüyor;
Alıntı
Bu nedenle Eliot şiirinin tam olarak anlaşılabilmesi için, yaptığı alıntıların, anıştırmaların ya da parodilerin kaynağı üzerinde okurların bilgisi olması gerekliliği vurgulanıyor.
Bu formalist gelenek daha sonra post-yapısalcılar tarafından, "sanatta öneli olan sanatçının ifade ihtiyacını gidermesidir; anlaşılma kaygısı ikinci planda olmalıdır" denilerek eleştirildi.
Yine de, Eliot'ın sanatının etkili ve heyecan verici olduğu açık. Ben bu başarıda Ezra Pound'un da etkili olduğunu düşünüyorum, sizin de yazınızda belirttiğiniz gibi.
Şimdi biraz şiir, atlanamayacağını düşündüğün muhteşem İsmet Özel çevirisi ile;
Demişsiniz; ama bir gelenek kendi doğrultusunda ürünler verir (ki Eliot özellikle bu yolda yazmış bir şairdir…) Onca biçim denemeleri, kısıtlı konular ve şiirlerle; nerdeyse kendisi için (belki biraz da kendine benzeyenler için) yazan bir şair… Katolik öğelerin, ince duyarlıkların ve bolca simgelerin olduğu bir tarz…
Açıkçası Eliot dünya görüşü ve biçim olarak bana bir Neruda kadar yakın değil… Bir yazarı ya da bir şairi okuduğumda aklımda neler kalıyor…hangi çarpıcı dizeleriyle beni yüreğimden vuruyor ya da insanlığın ne kadarını yansıtabiliyor diye bakıyorum..… Dizeleriyle, içimizden geçen düşüncelerin ne kadarını (deyim yerindeyse tam 12’den vurarak) yakalayabiliyor diye bakıyorum…Bu açıdan irdelediğimde Eliot uzağımda….Şimdiye dek bu başlık altına koyduğum isimlerin en uzağında… Gene de meraklısı için bulunsun istedim…
Sanatta önemli olan “sanatçının kendi ihtiyacını gidermesi mi” acaba? Bana, okura, izleyiciye karşı sorumluluğu yok mu? Benim estetik duygularımın, acılarımın, sevincimin yansımasını onun yapıtında arama hakkım yok mu?
Ya da Guernica’da yaşanan acıları, daha yakınımda bir bölgede yaşananlara uyarlamaya yarayacak “gerçeklik aranışım” olmamalı mı? Yapıtlarıyla bana seslenme, işaret etme, dikkatimi çekme zorunluluğu yok mu? Yani sanatçı bir yanıyla göbekten; şu ya da bu biçimde insanlığa, topluma bağlı olmuyor mu? Bir tür alış-veriş… (Burada slogan sanatı savunduğum düşünülmesin… içinde slogan barındıran şiir, resim ya da herhangi bir eseri sanat yapıtı olarak düşünemiyorum… Mayakovski’yi bile öldüren bu yolda verdiği yapıtlar olmalı…)
Öte yandan sanatçının tümüyle bağımsız olduğunu da düşünmüyorum… kendi duygu ve düşüncelerini sunmak için seçtiği biçim denemeleri, yol-yöntem değişebilir; ama bir yanıyla sıradan insanı algıda yukarı çekmek gibi sorumluluğu da duymalı? Ne dersiniz…
Bu açıdan bakınca Eliot’ta beni kavrayan, alıp götüren çok az dize bulabiliyorum…(ama çevirinin olumsuzluklarını da koymalıyım)
Ezra Pound’un “destek” olma görüntüsünden sözedilebilir…Ama “Eliot’un başarısına katkı”sı nereye kadar emin değilim… İnternette gezinirken raslamıştım Sadık Yalsızuçanlar’ın Ali Özhan’la yaptığı bir söyleşi var… konuyla ilgili bölümünü, aynı görüşte olduğum için buraya aktarıyorum:
Alıntı
-Eliot'ı bu kadar çok mu seviyorsunuz?
-Burnt Norton'ı hatırlatan sensin bu soruyu sorma hakkına da sahipsin. Eliot'ı seviyorum demekten bile çekinir oldum artık. Sevgi sözcüğü kadar iğdiş edilmiş bir başka sözcük yok. Sürekli sevgiden söz edip de yüreğinde hep nefret taşıyanlardan geçilmiyor ortalık. Hani 'yüzleri dost, özleri düşman'dan usandım diyor ya...
-Sevginin çözüm olduğunu yazan sizsiniz...
-Bunu şimdi yazsam, her şey gibi sevgi de çözümsüzlüktür diye yazardım.
-Kırk yıl sonra geldiğiniz yer burası mı?
-Evet ne yazık ki burası. Eliot'ı bu yüzden seviyorum, 'sevgiyi azaltan bir yer burası'demişti.
-Fakat durduğu yer orası değildi.
-Durduğu yer değildi ama geldiği yerin bir çöl olduğunu, bir çorak ülke olduğunu farkedince dönüp can havliyle, 'sevgiyi azaltan bir yer burası' diye bağırdı.
-Yazan T.S.Eliot, bozan Ezra Pound diye hissettim.
Ezra Pound’un geçmişine bakarak olumlu katkıda bulunacağını sanmıyorum! Ancak bozmuştur…
Bu başlığa ilerde Eliot'un "Denemeler"inden seçtiklerimi de eklemeyi düşünüyorum...
Değerli, nitelikli, bende değişik açılımlara yol açan katkılarınız için teşekkürler!
Karakutu'nun yazarlar kategorisinde yer alan yazıları ve arşivi ilk günden beri didik didik taradığım için İsmet Özel ve Osman Türkay'ın çevirilerini okumuştum... Her şey için teşekkürler; yönlendirme için de!
Gelenek derken yanlış anlaşılmasın; dünya görüşü, durduğu yer, vs beni hiç ilgilendirmez. Ben öncülerinden olduğu yazınsal gelenekten, yapı olarak hoşlanmadığımı belirttim. Fakat hoşlanmadığımız bir yazınsal geleneğin ürünleri güzel olabiliyor. Burada kendi içinde çelişik bir durum var kabul ediyorum. Örneğin, post-modern akımı sevmeyen ama ürünlerini sevenlerin sayısı oldukça yüksek.
Sanatçının herhangi bir şeyden sorumlu tutulması gerektiği fikrine karşıyım. Bu yaratıcılığı köreltir kanısındayım sayın hocam. Şunu da belirtmeliyim ki bu konu ne zaman açılsa, gözlerimin önüne gelen şey bir tablo. Düşüncelerimi resimle temellendiriyor, sonra diğer sanat dallarıyla yoğuruyorum. Resim sanatının daha özgün olan tutumundan kaynaklanıyor olabilir bu görüşüm, özellikle de Picasso ve Dali'den.
Sanatçının herhangi bir şeyden sorumlu tutulması gerektiği fikrine karşıyım. Bu yaratıcılığı köreltir kanısındayım sayın hocam. Şunu da belirtmeliyim ki bu konu ne zaman açılsa, gözlerimin önüne gelen şey bir tablo. Düşüncelerimi resimle temellendiriyor, sonra diğer sanat dallarıyla yoğuruyorum. Resim sanatının daha özgün olan tutumundan kaynaklanıyor olabilir bu görüşüm, özellikle de Picasso ve Dali'den.
Şimdi her şey daha iyi oturdu… Bir resimciyle, edebiyatçının izleyiciye karşı sorumluluğu daha değişik … edebiyatçıyı öne alıyor gibiyiz...
Gene de bunu “bağlayıcı” anlamda düşünmemek gerek…Sanatçının kendisini anlatırken evrensel bir noktayı yakalayıp yakalayamaması …diğer insanlarla; korkuda, acıda, yalnızlıkta, bırakılıştaki ortak paydayı aktarabilmek ve bunu hangi oranda başarabildiği… anlatmak istediğim bu…
Sanat yapıtında kendinizi bulmak… estetiğinizi ya da sözcüklerinizi bulmak… giderek duygularınızı, düşüncelerinizi, bakış açınızı bulmak…Yapıtı bir çokları için eşsiz ve üstün kılan, yaşatan bu değil mi? Van Gogh’un fırça darbelerinde… bükülmüş başaklarında… ayçiçeklerinde, odasında biraz da benim hüznüm gizli gibi..Onu bana yakınlaştıran, isyanla fırçalarını savurtan biraz da benim öfkem, yalnızlığım gibi… Anlatabiliyor muyum?
Bir resimci de, aslında ortak estetik kaygıların peşisıra gider... resimlerini ona göre düzenler… Kompozisyona, oranlara, sıcak soğuk renk dağılımına bakarken; tüm insanlığın ortak beğenisini göz önüne alır… Farkında olarak-olmayarak; yüzyıllardır insanlığın biriktirdiği ve genlerle ona aktarılan "önbilgi"yi kullanır… sonra denenmemiş yöntemlerle yeni bir anlatım tarzına yönelebilir..
İlkin sürrealist resme ve yazına karşı çıkan kalıplaşmış düşünce; şimdi kliplerde, fotoğrafta, yazında, hatta reklamlarda bu stilde ürünler vermeye başladı… Yani üst üste görüntüler ve anlatım tarzlarıyla… İyi de oldu! Bu zamanda, bunca uyaranla kuşatılmışken; başka türlü anlatılamazdı…
Dali'yi dışta tutarsak, Picasso'da önbilgi aktarımı çok! Resimleri tümüyle bağımsız ve kuralsız değil...
Karakutu’da okumaya çalışan / okuyan… yazmaya çalışan / yazan o kadar üye var ki! Bu denemeyi görüp onlara sunmamak olmazdı!
GELENEK VE BİREYSEL YETİ
Ara sıra yokluğundan yakınırken adını anarsak da, İngiliz yazınında gelenekten pek söz açmayız. “Gelenek” den ya da "Bir gelenek" den söz etmeyiz; bu sözü ancak falancanın şiiri “gelenekçi” ya da “fazla gelenekçi” derken sıfat olarak kullanırız. Belki de bir yergi tümcesinden başka yerde pek seyrek görünür bu söz… Ya da beğenilen eserin, hoş bir arkeolojik diriltme olduğunu üstü örtülü söyleyen belli belirsiz bir beğenmedir. Güvenilir arkeoloji bilimine böyle rahat başvurmadan, bu sözü İngiliz kulağıyla zor uzlaştırabilirsiniz.
Bu söz yaşayan ya da ölmüş yazarları değerlendirmede görülecek değil şüphesiz. Her ulusun yalnız yaratma biçimi değil, eleştirme biçimi de vardır kendine göre; hatta her ulus eleştiri alışkanlıklarının yetersizliklerine, sınırlarına yaratıcı dehasınınkilerden daha kayıtsızdır. Fransız dilinde yazılagelmiş bir yığın eleştiri yazısından, Fransızın eleştiri yoluyla yöntemini biliriz, ya da bildiğimizi sanırız. Hatta (ne bilinçsiz kişileriz ki) Fransızların bizden “daha eleştirici” oldukları sonucuna varır, bazan da sanki Fransızlar itkilerine bizden daha az bağlıymışlar gibi, bununla biraz böbürleniriz. Belki de öyledirler; ama şunu bilmeliyiz ki eleştiri soluk almak kadar kaçınılmaz bir şeydir, okuduğumuz bir kitaptan heyecan duyarken aklımızdan geçenleri dile getirmekle, kendi kafamızda geçen bu eleştiri eylemini de eleştirmekle bir şey yitirmeyiz. Bu süreçte ışığa çıkabilecek olgulardan biri, ozanı överken eserinin başkasını en az benzeyen yönleri üzerinde durma eğilimimizdir. Eserinin bu yönlerinde ya da bu bölümlerinde bireysel olanı, o kişinin kendi özü neyse onu bulmaya çalışırız, ozanın kendisinden önce gelenlerden, hele kendisinden hemen önce gelenlerden başkalığı üzerinde hazla dururuz; tadına varmak için, ayrılabilecek bir şey bulmaya çalışırız. Oysa bir ozana bu önyargı olmadan yaklaşırsak, sık sık görürüz ki eserinin yalnız en iyi değil, en bireysel bölümlerinde bile ölmüş ozanlar, ataları, kendi ölümsüzlüklerini pekiştirmektedirler. Bunu yalnız etkilenme dönemi olan ergenlik çağı için değil, tam bir olgunluk çağı için de söylüyorum.
Ama geleneğin, aktarmanın tek yolu, bizden hemen önceki kuşağın başarılarına körü körüne ya da ürkekçe bağlanarak onların yollarını izlemekten başka bir şey değilse, “gelenek” in kesin olarak dizginlenmesi gerekir. Kumlara karışıp yitiveren, nice sıradan akıllar gördük; yenilikse tekrardan iyidir. Daha geniş çapta bir önemi vardır geleneğin. Mirasa konar gibi elde edilemez; istiyorsanız, onu büyük bir çabayla edinmeniz gerekir. Bu, her şeyden önce, ozanlığını yirmi beşinden sonra da sürdürecek herkes için, hemen hemen şart diyebileceğimiz bir tarih duygusunu gerektirir. Tarih duygusu da, geçmişin geçmişliğinden başka, şimdiliğinin de kavranmasını gerektirir.
Tarih duygusu, yalnız kendi kuşağını etinde kanında duyarak değil, Homeros'dan bu yana bütün Avrupa Edebiyatı ile, onun içinde kendi ülkesi edebiyatının çağdaş bir varlığı olduğunu, çağdaş bir düzen kurduklarını duyarak yazmaya zorlar kişiyi.. Geçicinin olduğu kadar sonsuzun da, geçiciyle birlikte sonsuzun da duygusu olan bu tarih duygusudur yazarı gelenekçi kılan. Yazara zaman içindeki yerini, çağdaşlığını en kesin duyuran budur.
Hiçbir ozanın, hiçbir sanatçının tek başına tam bir anlamı yoktur. Onun anlamı, değerlendirilmesi, ölmüş ozan ve sanatçılarla olan bağının değerlendirilmesidir. Ona tek başına değer biçemezsiniz; karşıtlık ve benzerliklerini belirtmek için, ölmüşler arasına yerleştirmeniz gerekir. Bunu yalnız tarihsel değil, estetik eleştirinin de bir ilkesi olarak söylüyorum. Ozanın bağlanacağı, uyacağı gerekçe karşılıklıdır. Yeni bir eserin yaratılmasıyla olan şey aynı zamanda o eserden önce gelen bütün sanat eserlerine de olur. Var olan anıt eserler kendi aralarında, yeni katılan - gerçek yeni - eserin değiştireceği eksiksiz bır düzen gösterirler.. Bıı düzen yeni eser gelmeden önce tamdır; yeniliğin araya girişinden sonra da sürmesi için bu düzenin pek hafif de olsa değiştirilmesi gerekir; böylece her sanat eserini bütüne olan bağları, oranları yeniden ayarlanır; işte bu, eski ile yeni arasındaki uyuşmadır. Her kim İngiliz Edebiyatı için bu düzeni ve Avrupalı biçim fikrini benimserse, şimdinin geçmişle yönetildiği ölçüde geçmişin de şimdi ile değişime uğramasını usa aykırı bulmayacaktır. Bu durumu sezebilen ozan, büyük güçlüklerle sorumlulukları da sezecektir. Bir bakıma, geçmişin ölçüleriyle yargılanması gereğinin kaçınılmazlığını da sezecektir. Yargılanması diyorum, kesilip biçilmesi değil. Geçmiş ozandan daha iyi, daha kötü, ya da onun kadar başarılı diye yargılanmayacak; geçmiş eleştirmenin kuralları ile de yargılanmayacak şüphesiz. Bu, iki şeyin birbiriyle ölçülüp biçildiği bir yargı, bir karşılaştırmadır. Sadece uyuşma, yeni sanat eseri için gerçekten tam bir uyuşma değildir; öyle olsa yeni olamaz; böylece bir sanat eseri de olamaz. Uydu diye yeninin daha değerli olduğunu söyleyemeyiz; ama uyuşu değerinin bir ölçüsüdür. Evet, ölçüsü, ancak yavaşça, sakınarak uygulanabilecek bir ölçü, çünkü hiç birimiz uyuşmanın şaşmaz eleştirmenleri değiliz. - Uyuşur göründüğünü söyleriz; belki de bireyseldir, ya da hem bireysel görünür hem de uyuşabilir; ama bunların biri değil de, öteki olduğunu söylemekte epey güçlük çekeriz.
Ozanın geçmişle olan bağının daha kolay anlaşılır bir açıklamasına girişirsek diyebiliriz ki ozan ne geçmişi; karışık bir topak olarak alabilir, ne büsbütün bir iki özel hayranlık. üstüne kurabilir kendini; ne de yeğ tuttuğu bir devir üstüne kurabilir. Birinci yol hoş görülemez; ikincisi önemli bir gençlik denemesidir; üçüncü yol çok gerekli, güzel bir bütünleyicidir. Ozan yalnız büyük ünler arasından geçmeyen ana akımın bilincine çok iyi varmalıdır. Şu apaçık gerçeği çok iyi bilmelidir ki sanat asla ilerlemez, ama sanatın gereçleri hiçbir zaman aynı değildir. Avrupa kafasının (kendi ülkesinin kafası - kendi kişisel kafasından çok daha önemli olduğunu tam zamanında öğrendiği kafa) değişen bir kafa olduğunu, bu değişmenin hiçbir şeyi, ne Shakespeare'i, ne Homer'i, ne de kayalara çizilmiş ilkel resimleri dışarda bırakmayan bir gelişme olduğunu bilmelidir. Bu gelişmenin, belki de inceliğin, bu karışıklığın, sanatçı açısından bir ilerleme olmadığını bilmelidir. Belki ruhbilimcinin açısından da ilerleme değildir, ya da bizim sandığımız ölçüde değildir; belki sonunda, ekonomi ile makinalarda görülen bir karışıklığa dayanır. Ama şimdi ile geçmiş arasındaki ayrım, bilinçli şimdinin, geçmişin kendi kendisinden olamıyacağı ölçüde, geçmişten haberli olmasıdır.
Birisi “Ölmüş yazarlar bizden ıraktırlar, çünkü biz onların bildiğinden bu kadar daha çok şey biliyoruz,” demiş. Şüphesiz eski yazarlar bizim bilgimizin içindedirler. Benim tuttuğum şiir yolunun bir yönü var ki bunun itirazla karşılandığının farkındayım. Bu itiraz bu öğretinin gülünç ölçüde geniş bir bilgi (bilgiçlik) gerektirdiğidir. Ölmüş ozanların hayatına bir göz atmakla yadsınabilecek bir savdır bu. Hatta fazla bilginin şiir duyarlığını öldürdüğü, ayarttığı söylenerek desteklenebilir de. Biz, her ne kadar, ozanın gerekli kavrayışıyla, gerekli tembelliğine zarar getirmeyecek kadar şeyi bilmek zorunda direnirsek de; bilginin sınavlar, misafir odaları, ya da buna benzer daha gösterişli genel kalıplar için elverişli bir şekle sokulmasını isteyemeyiz. Kimi, bilgiyi kolay edinir; daha ağır canlı olanlar ter dökmek zorunda kalırlar onu elde etmek için. Shakespeare birçoklarının bütün British Museum'dan edinebileceğinden daha gerekli tarih bilgisini Plutarch'dan edinmiştir. Üzerinde durulması gereken şey, ozanın geçmişin bilincini geliştirmesi, ya da kazanması, bu bilinci kendi yaşayışı boyunca geliştirmeye devam etmesidir.
Buradaki olgu, daha değerli bir şey bulduğu an, kişinin kendinden geçerek o şey içinde yitmesidir. Bir sanatçının ilerlemesi, sürekli bir özveri, kişiliğin sürekli bir söndürülüşüdür .
Bu kişisizleşmenin ilerleyişini tanımlamak, gelenek duygusu ile bağını belirtmek kalıyor. Sanatın bu kişisizleşme ile bilimin durumuna yaklaştığı söylenebilir. Onun için, açıklayıcı bir benzetme olarak, iyice hazırlanmış bir platinin, içinde oksijenle sülfür dioksit bulunan bir odacığa konmasıyla ortaya çıkan olayı incelemeye çağırıyorum sizi.
II.
Dürüst eleştiri ile duyarlı değerlendirme ozana değil, şiire yöneltilir. Gazete eleştirmenlerinin karmakarışık yaygaralarına, bunun peşinden gelen orta malı tekrarların uğultusuna kulak verirsek, sayısız ozan adı işitiriz; basmakalıp bir bilgi değil de, şiir tadı arıyorsak, istediğimiz şiiri pek seyrek buluruz. Şiirin başka yazarların yazdığı başka şiirlerle olan ilgisinin önemini göstermeye çalıştım; şiir anlayış, yazılagelmiş şiirlerin hepsinin yaşayan bir bütünü olarak gösterdim. Kişisel olmayan bu şiir kuramının öbür yönü şiirin yazarıyla bağlantısıdır.. Bir benzetmeyle duyurmaya çalıştım ki olgun ozanın kafası olgun olmayanınkinden, kesin olarak, bir kişilik değerlendirmesi, mutlaka daha ilgi çekici olması, ,ya da “söyleyecek daha çok sözü” bulunması bakımından değil de; özel ya da çok değişik duygulara, yeni bileşimlere girme özgürlüğünü sağlayan daha ince; yetkin bir araç olması bakımından ayrılır.
Katalizör benzetmesiydi bu. Yukarda sözü edilen iki gaz, platin telin yanında karıştırılınca, sülfürik asit ortaya çıkar. Bu bileşim, ancak platin varsa olur; ama ortaya çıkan asit, platinden hiçbir iz taşımaz, platinin kendisinin de etkilenmemiş olduğu görülür; durgun, bağımsız, değişmemiş kalır. Ozanın kafası, o ince platinlerdir. O bir bakıma, ya da büsbütün, kişinin kendi yaşantısı üzerinde işler; ama sanatçı ne denli eksiksiz olursa, onda acı çeken kişiyle yaratan kafa o denli apayrı olacaktır; kafa, gereci olan tutkuları daha iyi sindirecek, değiştirecektir.
Göreceksiniz ki yaşantı, yani dönüştürücü katalizörün yanına giren öğeler iki türlüdür heyecanlar, duygular. Bir sanat eserinin ondan tad alan bir kişi üzerindeki etkisi, sanat dışı bir yaşantıdan başka türlü bir yaşantıdır. Tek bir heyecandan ya da birkaçının bileşiminden kurulabilir. Kesin sonuç düzenlenirken, yazar için, belirli sözlerde, deyimlerde, görüntülerde var olan türlü duygular da eklenebilir. Büyük şiir, herhangi bir heyecanı doğrudan doğruya kullanmadan da kurulabilir: Yalnızca duygulardan örülür. Inferno'nun XV. Kantosu, (Brunello- Latini) o durumda açığa çıkan bir heyecanın işlenişidir; ama etki, herhangi bir sanat eserinde olduğu gibi tek ise de, ayrıntıların bir bileşimiyle sağlanmıştır. Son dörtlük, kendisinden önceki bölümden doğrudan doğruya gelişmeyen, “gelen”, ama kendisini ekleyebileceği özel bileşime ulaşmaya dek ozanın kafasında asılı kalan bir imge, bir imgeye bağlı bir duygu verir. Gerçekte, ozanın kafası sayısız duyguların, sözlerin, imgelerin yakalanıp biriktirildiği bir kaptır; bu birikenler, yeni bir bileşimin kurulabilmesi için birleşebilecek bütün parçalar toplanıncaya dek, orada beklerler.
En büyük şiirden birkaç örnek parçayı karşılaştırırsanız, birleştirme yollarının ne denli çeşitli olduğunu, herhangi yarı-töresel bir “yücelik” ölçüsünün nasıl büsbütün başarısızlığa uğradığını görürsünüz. Çünkü heyecanların, öğelerin “büyüklüğü, yoğunluğu değil; bu birleşme üzerindeki etkin basıncın, yaratma sürecinin yoğunluğudur önemli olan. Paolo ile Francesea olayı, belirli bir heyecanı işler, ama şiirin yoğunluğu, yaşantının vereceği herhangi bir yoğunluk izleniminden apayrı bir şeydir. Ayrıca, XXVI. Kantodan, doğrudan doğruya bir heyecana dayanmayan Ulysses'in yolculuğundan daha yoğun değildir. Heyecanın dönüşümü sürecinde büyük değişiklik görülebilir. Agamemnon'un öldürülmesinin ya da Othello'nun büyük acısının bıraktığı sanat etkisi, gerçekte olabilecek bir olayın etkisine Dante'deki sahnelerden çok daha yakındır. Agamemnon'da sanat heyecanı, olayı gerçekten seyreden birinin heyecanına, Othello'da ise kahramanın kendi heyecanına yakındır. Ama sanatla olay arasındaki ayrım her zaman kesindir, Agamemnon'un öldürülmesindeki örgü düzeni, belki de Ulysses'in yolculuğunda olduğu kadar karmaşıktır. Her iki durumda da, öğelerin bir kaynaşımı vardır. Keats'in övgüsünde bülbülle ilişiği olmayan bir yığın duygu vardır, ama bülbül belki biraz alımlı adından, biraz da ününden ötürü bunların bir araya gelmesini sağlamıştır.
Saldırmağa çalıştığım görüş, belki de ruhun töz birliğiyle ilgili metafizik kurama bağlıdır çünkü, demek istiyorum ki, ozanın anlatacak bir “kişilik” i değil, kendine özgü bir aracı vardır; içinde izlenimlerle yaşantıların özel, beklenmedik biçimlerde birleştiği, yalnızca bir araç, bir kişilik değil. Kişi için önemli olan izlenimlerle yaşantılar şiirde yer almayabilir, şiirde önemli olanlar da kişilikte pek az rol oynayabilirler.
Bu gözlemlerin ışığında - ya da karanlığında dinç bir dikkatle incelenmekten yeteri kadar uzak kalacak bir bölüm alıyorum buraya:
*And now methinks i could e'en chide myself
For doating on her beauty, though her death
Shall be revenged af ter no comman action.
Does the silkworm expend her yellow labours
For thee? For thee does she undo herself?
Are lordships sold to maintain ladyships
For the poor benefit of a bewildering minute?
Why does yon fellow falsify highways,
And put his life between the judge's lips,
To refine such a thing - keeps horse and men
To beat their valours for her? ..
Bu parçada bütünüyle okunduğunda görüldüğü gibi olumlu ve olumsuz heyecanların bir bileşimi vardır güzelliğin yoğun çekimiyle, ona karşıt olan, onu yıkan çirkinliğin eşit ölçüde büyüleyişi. Bu karşıt heyecan dengesi, bu konuşmanın bağlı olduğu dramatik durumdadır, ama o durum tek başına yeterli değildir. Bu adeta oyunun sağladığı, kuruluşla ilgili heyecandır.
Ama bütün etkiyi, eserde ağır basan havayı, bir sürü başıboş duygunun hiç de fazla belirli olmayan bu heyecana eğilim göstererek bize yeni bir sanat heyecanı vermek için onunla birleşmesine borçluyuz.
Yazarı ilginç ve dikkate değer kılan, hayatındaki belirli olayların uyandırdığı kişisel heyecanlar değildir. Onun özel heyecanları yalın, çiğ, ya da yavan olabilir. Şiirindeki heyecan karmaşık bir şey olacaktır, ama hayatta çok karmaşık ya da olağanüstü heyecanları olan kişilerin heyecanlarındaki karmaşıklık değildir bu. Gerçekten, şiirde garipliğin düştüğü bir yanlış dile getirecek yeni heyecanlar aramaktır. Yeniliği yanlış yerde aramak, bayağı sonuçlara götürür. Ozanın işi yeni heyecanlar bulmak değil, olağan heyecanları kullanmak, onları şiir halinde işleyerek asıl heyecanlarda hiç bulunmayan duyguları dile getirmektir. Hiç yaşamadığı heyecanlar da alışkın olduğu heyecanlar kadar işine yarayacaktır. Sonuç olarak şuna inanmalıyız ki “emotion recollected in tranquility”* kuralı, yetersiz bir kuraldır. Çünkü bu ne heyecan, ne anımsama, ne de tam anlamıyla bir dinginliktir. Eyleyen, etkin kişi için hiç de yaşantı sayılmayan, sayısız yaşantının bir noktada yoğunlaşması ve bu yoğunlaşma sonucunda doğan yeni bir şeydir; bu bilinçle, düşünceyle olan bir yoğunlaşma değildir. Bu yaşantılar “anımsanmazlar”, sonunda dingin, ancak olayın edilgin bir beklenmesi olmak bakımından dingin bir ortam içinde birleşirler. Hepsi bu kadar değil, tabii. Şiirin yazılmasında bilinçle, düşünceyle olması gereken pek çok şey vardır. Gerçekte, kötü ozan sık sık, bilinçli olması gereken yerde bilinçsiz, bilinçsiz olacağı yerde de bilinçli davranan kişidir. İki yanılgı da onu “kişisel” olmaya götürür. Şiir heyecanın başıboş bırakılması değil, heyecandan bir kaçıştır; kişiliğin dile getirilmesi değil, kişilikten bir kaçıştır. Ama, şüphesiz, yalnız kişiliği, heyecanları olan kimse, bunlardan kaçmak istemenin ne demek olduğunu bilir.
III
Kutsal, tutkusuz bir şeydir us.
Bu deneme metafiziğin ya da mistisizmin sınırlarında durmak, şiirle ilgilenen sorumlu kişinin uygulayabileceği edimsel sonuçlarla kendini sınırlamak amacındadır. İlgiyi ozandan şiire çevirmek övülesi bir amaçtır; çünkü iyi ya da kötü, eldeki şiirin daha tutarlı bir değerlendirilmesine yol açacaktır. Birçokları şiirde içten heyecanın anlatılmasını beğenirler; daha küçük bir azınlık da teknik üstünlüğe değer verir. Ama ozanın geçmişinde değil, şiirde yaşayan heyecanın, anlamlı bir heyecanın dile getirilişini pek azı anlar. Sanat heyecanı kişisel değildir. Ozan kendini yapılacak işe büsbütün vermeden bu kişisizliğe ulaşamaz; yalnız şimdinin değil, geçmişin şimdiliğinin de, yalnız ölmüşün değil, yaşamakta olanın da bilincini taşımadıkça yapılması gerekeni bildiği de söylenemez.
* Ölümün öcü gerçi pek yaman alınacak, ama şimdi kendime çıkışabilirim onun güzelliğine böyle taptığım için. Sarı kozasını senin için mi örer ipek böceği? Senin için mi tüketir kendini? Bir şaşkınlık anının aşağılık hazzı için ha'mfendiler uğruna mı satılıyor beylikler? Neden şu adam yollar keser de yargıcın sözüne bağlar yaşamasını, bu işi süslemek için- atlar, adamlar tutar yiğitlik göstersinler diye sevgilisi uğruna? ..
*“emotion recollected in tranquility” Dinginlikte anımsanan heyecan- (Wordsworth'un şiir kuramı)
Alıntı
Tradition and the İndividual Talent, 1919
Denemeler / T.S.ELIOT / Çeviren: Akşit Göktürk
de yayınları / 1961