Elbet anlamı olabilirdi: geçip gitmekteyiz dünyadan,
sormamışlar gelirken, çekilmeliyiz şimdi yavaştan.
Ama konuşmamıza karşın, birbirimizi anlamadan
ve karşımızdakinin ellerine bir an bile ulaşamadan,
yıkım bu işte: Çıkamayacağız bu sınavdan.
Denemek bile kalkılmaz bir şey altından,
ve bir çarmıh dikilmiş, kendimizi tanıyamadan,
yalnızlığımızda, silinip gidelim diye dünyadan.
Ben de Orpheus gibi çalıyorum şimdi
hayatın tellerinde ölümün ezgisini
ve ne varsa söyleyebileceğim güzelliğine
yeryüzünün, bir de cennetin efendisi gözlerinin,
karanlık şarkılar yalnızca.
Unutma, sen de ansızın
hani o sabah, kurumamışken daha
döşeğin çiğ yağmurlarından ve karanfil
uyurken henüz yüreğinin üstünde,
görmüştün o karanlık nehri
akıp giderken senin kıyılarından.
Gerip suskunluğun tellerini
akan kanın dalgalarına,
ses veren yüreğine sarılmıştım.
Ardından bir tutam saçın, gölgelerde
dönüşüvermişti gecenin saçlarına
karanlığın o kapkara taneleri
kar gibi yağarken yüzüne.
Ve bir parçan değilim ne yazık ki.
Yakınmaktır şimdi yapabildiğimiz, yalnızca.
Orpheus gibi, ben de biliyorum artık
hayatın asla ayrılmadığını ölümden,
şimdi ben, maviliklerinde yüzmekteyim
sonsuza değin kapanmış gözlerinin.
Sarhoş akşam, mavi ışıklarıyla sırtında,
yalpalıyor pencerede, istediği şarkı söylemek.
Camlar sarılmışlar birbirlerine korkudan sımsıkı,
akşamın eteklerine dolanmış gölgeleriyle.
O ise sendelemekte evler boyunca, ortalığı karartarak,
bir çocuğa rastlıyor, önünden çığlıklarla kaçan,
ve soluk soluğa koşuyor herkesin peşinden,
kulaklara en korkunç şeyleri fısıldayarak.
Karanlık duvar boyunca uzanan ıslak avluda,
farelerle cirit atıyor şimdi, ve bir kadın
sırtında eskimiş, kurşun rengi elbisesi,
kaçıyor akşamdan, daha kuytularda saklanmak için.
Çeşmeden sicim gibi bir su akmakta hâlâ,
damlalar birbirini yakalamak peşinde
ve akşam, ansızın su içiyor paslı yalaklardan,
yardım ederek karanlık sokakların yıkanmasına.
Sarhoş akşam, mavi ışıklarıyla sırtında,
bir şarkıdır tutturuyor pencerede yalpalayarak.
Kırılıyor camlar. Akşam, kanlı çiziklerle yüzünde
giriyor içeriye, istediği benim karanlığımla boğuşmak.
Henüz korkuyorum seni nefesimin incecik telleriyle bağlamaktan,
düşlerin mavi bayraklarıyla süslemekten
ve sisli kapılarında karanlık şatomun,
beni bulasın diye meşaleler yakmaktan ...
Henüz korkuyorum seni alacalı günlerden
ve güneş zamanının altın çavlanlarından ayırmaktan,
ayın o korkunç çehresinde
gümüş rengi köpükler saçtığında yüreğim.
Kaldır başını ama bakma bana!
İndirilmekte bayraklar, meşaleler sönmüş,
ve ay kapanmış kendi yörüngesine.
Gel, zamanıdır artık, gel
ve tut beni, ey kutsal çılgınlık!
Çev: Ahmet Cemal / Bu Tufandan Sonra
Metis Yayıları / 1990
(Aşağıdaki söyleşi, Münih’te, güzel sanatlar uzmanı ve kısa film yönetmeni Joachim von Bemstorffla yapılmıştır.)
BERNSTORFF: Size sormak istediğimiz soru, şu: Günümüzde şiir, tekniğin, günlük yaşamdaki koşuşturmanın en azından burada Kuzey Avrupa’da çok akılcı bir doğrultuda koşullandırdığı bir çevre tarafından gerçekten anlaşılabilme ve alımlanabilme olanaklarına hâlâ sahip midir? Bu ortamda şiirin yetersiz kaldığı, insanoğlunun bu koşuşturmasının altında ezilip gittiği, insanın şiire de kulak verecek zamanının kalmadığı, dahası bu ortamın şairleri veya geleceğin şairlerini bir anlatıma varabilme konusunda engellediği düşünülmelidir ya da düşünülebilir denebilir mi?
BACHMANN: Ortam şairleri engellemeyecektir, söyleyecek bir şeyle¬ri olduğunda, onları bir anlatıma varma konusunda asla engellemeyecektir; tersine, zaman böyle bir şeyi talep etmektedir; her dönem bir anlatımı talep eder. Buna karşın bir soru, doğal olarak hep sorulagelmektedir: “Bunca yoksul bir zamanda şairler neden?” Siz bu soruyu farklı soruyorsunuz ve şöyle diyorsunuz: “Yoksul bir zamanda neden şiirler?”
Bu, Hölderlin’in bir sözüdür. Gördüğünüz gibi, bu sorunun geçmişi epey eski.
BERNSTORFF: Hölderlin bunu bir yazısında mı .. ?
BACHMANN: Hayır, “Ekmek ve Şarap” adlı ağıtından alınma.
BERNSTORFF: Evet, zamana yönelik eleştirinin hiç kuşkusuz o dönemde de varolduğunu görüyorum; hem zaten şair ya da şiir yönünden her dönem tartışılabilir niteliktedir. Sorumu böylece de yanıtlamış sayılabilirdiniz. Dediğiniz şuydu: Bizim zamanımız, başka zamanlardan daha az yoksul değil. -Ama ben daha önce özellikle şiir açısından belli tehlikeleri beraberinde getiren akılcılıktan söz etmiştim. Ama öte yandan aynı akılcılığın hiç duyulmadık biçimde özgürleştirici bir yanı da var. Ve bence modem şiirde, sizin kendi şiirinizde de akılcı öğe belli bir rol oynuyor; eski görüntüler, metaforlar, geçmişin şiirinden alışageldiğimiz tasarımlar, bu akılcı öğenin etkisiyle çözülüp değişime uğruyor, ne dersiniz?-
BACHMANN: Evet, bütün bunlar değişiyor. Ama bu, gözde şöyle de canlandırılabilir: Dil, bir kentle karşılaştırılacak olursa eğer, eski bir kent merkezi, çekirdeği var, buna daha yeni kent bölümleri ekleniyor, en sonda benzin istasyonları ve trafiği dağıtmaya yarayan caddeler geliyor; kentin merkeziyle karşılaştırıldığında, dış kesimler belki çirkin görünüyor; ama onlar da kente ait ve günümüzün bir kenti bütün bunlardan oluşma.
BERNSTORFF: Aslında bu çok güzel bir görüntü ve aklıma hemen ikinci bir soru getiriyor. Pek çoğumuz, Rothenburg veya Nürnberg gibi ortaçağdan kalma kentlerde en çok kent merkezlerini beğeniyoruz, onların dışında kalanları ise -sizin de söylemiş olduğunuz gibi- çoğu kez soğuk, biraz çirkin, amaca uygunluk ilkesine uyulmada aşırıya kaçılmış buluyoruz; ama iş yeni’yi anlamaya geldiğinde, içinde yaşadığımız zamanı ve şiirimizi anlamaya geldiğinde, bu türden romantikleştirmeler birer yanlış ve birer engel değil mi?
BACHMANN: Pek çokları için bir engel.
BERNSTORFF: Bana bu yeni’yi anlatan birkaç şair veya şiir adı verebilir misiniz?
BACHMANN: En iyisi size, bu yeni’yi dile getirdiklerine inandığım ve daha genç kuşaktan olan birkaç şair adı vereyim, örneğin Günter Eich veya Paul Celan gibi.
BERNSTORFF: Bir şeye daha geri dönmek istiyorum, sizin şu eski kent örneğinize. Pek çokları var ki, hep eski şiir, geçmiş zamanların, Romantizm’in şiiri .
BACHMANN: İzninizle sözünüzü keseceğim. Özür dilerim ama, yapmamız gerekenin şiirleri, eski şiirleri eski kent merkezleriyle karşılaştırmak olduğuna pek inanmıyorum. Bence dilin kendisi bir kent sayılabilir; buna gittikçe yeni sözcükler eklenmektedir, eski şiirler eski sözcük malzemesiyle yapılmıştır, yeni şiirler ise eski ve yeni malzemeden. Bazıları da yalnızca yeni malzemeden.
BERNSTORFF: Tekniğin, uygarlığın, modern insanın sözcük dağarcığı da yeni’nin bir parçasıdır diye düşünüyorsunuz. Bu doğru, daha önce bulunmayan pek çok sözcük ortaya çıkıyor. Peki, ya eski şiirin artık müzeye kaldırılması gerektiğini düşünenlere ne diyeceğiz? Bu şiirin gerçi bize bir şeyler söyleyebildiğini, onları güzel bulduğumuzu, tıpkı eski müzelerdeki eski resimler gibi güzel bulduğumuzu, ama bu şiirlerin bize artık eskisi kadar dolaysız hitap edemediğini savunanlar var. Gerçi bu, öncü’lerden oluşma küçük bir çevrece ileri sürülüyor, ama bu da bir yanlış anlama değil
BACHMANN: Evet, bir yanlış anlama, çünkü bir şiirin modernliği ile varlığını koruyabilmesi, birbirinden farklı şeyler, ve ben inanıyorum, en güzel eski şiirler veya eski zamanlardan kalma şiirler varlıklarını koruyabilmekteler...
BERNSTORFF: Yani bunlar, günümüzdeki herhangi bir güzel şiir gibi dolaysız ve aynı ölçüde bizi etkileyebiliyorlar. -Ayrıca ben de gerçek anlamda büyük sanatın zamandan tümüyle bağımsız varolduğunu, yani içinde yaratıldığı zamandan bağımsızlaştığını, insana bütün dönemlerde doğrudan seslenebildiğini söylemek istiyorum. - Son olarak bir sorum daha var, bu soru doğanın şiirdeki rolüne ilişkin. Mörike, Eichendorff ve Goethe’nin dönemlerinde burada, bizde doğa bugünkünden tümüyle farklı bir görünümdeydi. İçinde derelerin, dere kıyısındaki değirmenlerin bulunduğu, hışırtılı ormanlar henüz gerçekten vardı. Bütün bunlar bir romantizm değil; bunlar, o zamanın gerçekliğinin ta kendisiydi. Hepsi de bugün artık olmayan şeyler. Şimdi doğal manzaralarımız caddelerle, büyük anayollarla dilim dilim edilmiş konumda ve bitip tükenmeyen bir gürültü egemen, geceleri bile, büyük otobüslerin gürültüsü, tren istasyonları ise her yerde. Günümüzün manzarasında insanlar çok daha yoğun, doğa artık o eski anlamdaki kendine özgü yaşamından yoksun. Yalnızca uygarlığın bir uzantısından ibaret. İnsanların ve tekniğin mutlak anlamdaki egemenlikleri altında. Bundan çıkan sonuç, günümüzün bir şairinin artık eskisinin aynı görüntüler çizemeyeceği; çizdiği zaman ise -henüz zamanımızın etkisi altına tümüyle girmemiş, Romantizm döneminde yaşamakta olan bazı gençler, belki zaman zaman böyle şeyler çizmekteler- tarlaların, ormanıarın ve çayırların şairi olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Siz bu konuda ne dersiniz?
BACHMANN: Doğayı konu alan en iyi şairlerimiz, bu tehlikeden kurtulabildiler. Bu konuda Wilhelm Lehmann’ı, Karl Krolow’u ve Günter Eich’ı anımsatmam yeter sanıyorum.
BERNSTORFF: Başka deyişle, doğanın günümüzde bizim enlemleri¬mizde de henüz çok iyi işlenebileceği konusunda Lehmann’ı örnek göstermek istiyorsunuz, yani doğanın işlenebileceğini ve bu arada eski görüntüler, aşınmış görüntüler gibi tehlikelerden ...
BACHMANN: Evet, Lehmann tam tersine çok sayıda yeni görüntüler, çok sayıda yeni metaforlar buldu; sonra, Günter Eich’ın “Kim ağaçların tesellisinden yoksun yaşamak isteyebilir ki?” gibisinden bir cümlesinde epey çaresizlik havası var. Ama öte yandan şair bu duruma da artık boyun eğmiş.
BERNSTORFF: Bir başka yönden, modem şiirin şimdi biraz doğanın arkasına bakmaya çalıştığı söylenebilir. Doğa görüntülerinin en azından kısmen teknik ve uygarlık tarafından yıkılmasının ardından, şimdi şair nesnelerin arkasına, nesnelerin yapısının arka planına bakmayı deniyor; bu da büyük bir olasılıkla soyut şiirin izlediği yollardan biri. Bilimin, atom un ve maddenin yapısına yavaş yavaş gittikçe daha çok ışık tutması, dünyaya ilişkin bilincimizde ansızın “atomlar”, “mikrokozmos” ve “makrokozmos” gibi sözcüklerin ortaya çıkması gibi, modern şiirde de verili olanın ve görüntüsel olguların yapısını aydınlatma girişimlerine hep rastlanıyor. Bu yüzden şiir daha karmaşıklaşıyor, daha soyutlaşıyor, ama bunun yanı sıra zamanımız insanına, yine bu zamana ait bir şeyi veriyor. Bu söylediklerimin doğru olduğuna inanıyor musunuz?
BACHMANN: Evet; ayrıca örneğin Mörike’nin veya Goethe’nin kullanmış oldukları türden eski görüntülerin artık kulanılamayacağına, kullanılmaması gerektiğine de inanıyorum, çünkü böylesi görüntüler dudaklarımızdan döküldüğünde, inandırıcı olamazdı. Bize düşen, kendi bilinç konumumuza ve artık değişmiş olan bu dünyaya uyan gerçek cümleler bulmaktır. Bunun da modem şiirde yeterince örneği var.
Güller dökülmekte sessizce duvarlardan,
yer ve toprak ortaya çıkmış halının altından.
Kırılmış lâmbanın ışıktan yüreği.
Karanlık. Ayak sesleri.
Sürgülenmiş kapılar, ölümlerin ardından.
(Söyleşi, tiyatro ve müzik eleştirmeni, dramaturg ve yönetmen olan, modern müzik, modern tiyatro, estetik ve psikoterapi konularında yazılar kaleme alan Claus Henning Bachmann tarafından gerçekleştirilmiştir.)
Ingeborg Bachmann’la bir karşılaşma açısından “zaman”, onsuz olunamaz bir kavram. Bu, Bachmann’ın zaman bulamadığı anlamını taşımıyor: İkimiz de -değişik yönlerden gelmiş olarak- birkaç saatliğine yabancı bir kentteydik ve insanların böyle yolculuklarda önemli saydıklarıyla aşırı derecede yüklüydük; ikimiz de geç kaldık ve böylece tam zamanında geldik, ama ne olursa olsun birbirimizi bulduk.
Birkaç dakika sonra “zaman” üzerine konuşmaya başlamıştık bile başka deyişle, kimi zaman kendini bağımsız kılan bir mekanizma üzerine, yaşanabilir bir akış üzerine, toplumsal bir konumun son derece kırılgan tanımlanışı üzerine konuşuyorduk.
Ingeborg Bachmann, artık varolanın epik doğrultuda biçimlendirilebileceğine inanmıyor. “İnsan, varolanı ancak parçacıklar halinde anlatabilir!” Ona, okurlarda ve yazarlarda şiire olan eğilimin hangi nedenlerden kaynaklandığını sormuştum. “Proust, derli toplu biçimler içersinde yaratabiliyordu henüz, ama bizler?”
Marcel Proust, hasta yatağında, on yılı aşkın bir süre boyunca “Yitirilmiş Zamanı Ararken” başlıklı roman dizisini boğuşa boğuşa bitirmeyi başarmıştı. Acaba neden, bu muydu - artık sabrımız mı kalmamıştı? Gerçek anlamda arayış için gerekli sabrı gösteremiyor muyduk?
“İlerde bir roman yazmak isterdim, ama henüz nereden başlayacağımı bilmiyorum ... “ Kafka doğrultusunda olabilir miydi? “Hayır, hayır - öyle değil. Kafka’yı seviyorum, ama Kafka taklitçiliğini sevmiyorum ...
Ve ansızın: “Hiç kuşkusuz ancak on yılda yazabilirdim!”
Beklemek gerekiyordu o halde. Bu arada: “Ertelenmiş Zaman”
( ... ) “İnsan varolanı ancak parçacıklar halinde anlatabilir ...”
“Henüz çok yazmış sayılmam. Yeni radyo oyunu planları mı? Hemen hiç yok ... Ama bir dakika - bir tane daha yazmak isterdim!”
“Çekirgeler” den söz etmiştik; Bachmann, bu radyo oyununda sözcükleri bir “anlatıcı”nın ağzından iletmişti:
“Burası bir ada, ve senin istediğin nedir? Güneşin bıçağını çekmesi, yanardağın da küllerini senin başına serpmesi mi? Ayağa kalkmak ve bu eller kullanılabilir mi diye bakmak istemez misin? Yoksa kendini dünyadan ve gururlu bir tutsaklıktan özgür mü kılmak istiyorsun? Unutmaya çalışma! Anımsa! O zaman özleminin cılız şarkısı etten ve kemikten bir bedene dönüşecektir!”
Bir an, Bachmann’ın bunları kendisine söylediği izlenimine kapılıyorum. Avusturya’da doğan Avusturyalı Bachmann, şimdi Roma’da yaşıyor. İtalya’yı ve Ebedi Kent’i seviyor, yaradılışları kendisine onca yabancı olan insanlara hayranlık besliyor...
“Belki de bana yabancı oldukları için! İtalya, bir hastalık gibi ...”
Bu hassas, alabildiğine ürkek insan, buradan kaçanları lânetliyor sanki ... “Çok dostum yok, ama benim için değerli olan birkaç tane var - Böll, Eich ... Toplantılarda ve kongrelerde kendimi yabancı hissediyorum; burada, bu yabancı kentte de öyle!”
Bachmann’ı anlamak isteyen ona iyice, hem de adamakıllı kulak vermeli. Burada, bunca kısa bir sürede anlaşılması neredeyse olanaksız bir şey dile gelmekte - türlü görüntülere kaynaklık eden bir yersiz yurtsuzluk. Ingeborg Bachmann’ın belki acısını kendisi de çektiği için kalemiyle bunca vurguladığı bir yersiz-yurtsuzluk.
• Ertelenmiş Zaman (Die gestundete Zeit): Bachmann’ın ilk şiir kitabı. (ç.n.)
Gecenin çarmıhlarına gerilmiş
uyumaktalar her şeylerini yitirenler
gök gürültüleriyle sarsılan dehlizlerde,
ama biz neredeysek, orada ışık var.
Çiçeklerle dolu kollarımız,
nice yıllardan kalma mimozalar;
her köprüden bir altın yağmuru,
soluğu kesilmiş, nehire dökülmekte.
Buz gibi bir ışık,
daha da soğuk bir taş, büyük kapının önünde,
havuzlar ise çoktan
boşalmış yarı yarıya.
Uçuşan saçlarımızın ta diplerine kadar
sarsılıp bir yurtsamanın acısıyla, durup burada
sorduğumuzda: Ne olacak, güzellik karşısında da
ayakta kalabildiğimizde, diye, ne olacak?
Bindirildiğimizde ışıklı arabalara,
üstelik uyanıkken, yukardaki dahilerin
yollarında, yitip gideriz,
ama biz nerede yoksak, orada gece var.
(Bu konuşma, Ingeborg Bachmann’a Bremen Yazın Ödülü’nün verilmesi dolayısıyla, yazar ve sanat tarihçisi Gustav Rene Hocke tarafından yapılmıştır. )
“Ertelenmiş Zaman” ve “Büyük Ayının Çağrısı” adlı şiir kitaplarının sahibi Ingeborg Bachmann, bir buçuk yıllık bir aradan sonra yine Roma’ya, Rönesans mahallesine yerleşti; burası, içinde Bramante’nin ünlü Cortile’sinin, biçim açısından yetkin düzeydeki o kristalin bulunduğu Santa Maria del la Pace’nin yakınında.
Bachmann burada, yine 16. yüzyıldan kalma bir Palazzo’da küçük bir daire buldu. “Evim son derece sade,” diyor, “ama ben özellikle bu mahalleyi seviyorum. Çalışma odam vaktiyle nöbetçilerin odasıymış. Tuhaf değil mi? Roma’da daha önce oturmuş olduğum daire de, aynı dönemden kalma bir Palazzo’nun nöbetçi odasındaydı.”
“Uğraşınız nöbet tutmaktan çok düşlemek olduğu için mi bunu tuhaf buluyorsunuz?” Bachmann gülüyor, ama hemen ardından ciddileşiveriyor, onu daha eskiden Roma’da, konserlerde, konferansıarda, dost çevresinde gördükleri zamanki kadar ciddi ve içine kapanık oluveriyor:
“Tuhaf, çünkü direnmeye çağıran bir uyarı gibi. Nöbet tutmak, aynı zamanda yoğunlaşmak, belli bir yerde kalmak anlamını taşıyor. Amerika, Almanya, Avusturya ve Fransa’ya yapılan uzun yolculuklarla dolu bir yılı ardımda bıraktım. Yeniden Roma’da olmaktan memnunum.”
Son deneyimlerinden sonra, neden İtalya’nın başkentinde yaşamayı yeğlediğini soruyorum. Önce kaçamak bir yanıt veriyor: “Ya akıl almaz şansıma ne dersiniz? Buraya henüz dönmüştüm ki, Bremen Yazın Ödülü’nün yarısının bana verildiği haberini aldım.”
Bunu, neredeyse korku dolu bir gülümsemeyle söylüyor ve ekliyor:
“Herhalde bu denli uygun düşen bir ödül az olmuştur…”
Duraklıyor. Bu fırsattan yararlanıp, Bremen Senatosu’nun bu nesnel bakımdan övgüye değer kararından ötürü kendisini kutluyorum.
Bachmann, sözü bıraktığı yerden alıyor. “Çünkü biliyorsunuz, Roma pahalı bir yer.”
“Ama yine de buraya döndünüz, öyle değil mi? O halde nedir Roma’nın anlamı sizin için?”
Ingeborg Bachmann yanıt vermezden önce biraz duruyor. Bu soruyu büyük bir olasılıkla sık sık kendisine sormuş olduğu için, sözcüklerini tam olarak tarttığı izlenimine kapılıyorum.
“Belki bunu size bir görüntü çizerek açıklayabilirim”, diyor sonunda. “Bernini’nin, St. Peter Katedrali’nin önündeki sütunlar dizisine, insanlığı kucaklayan iki kol görüntüsünü vermiş olduğu söylenir.
Avrupa’nın veya Amerika’nın başkaca büyük kentlerinde insanın yalnızlığa düşmesi kolaydır. Roma’nın çekiciliği ise, en azından benim için, bu kenti insanın tinsel bir vatan duygusunu duyabileceği son büyük kent olarak görmemden kaynaklanıyor.
Belki de insanın -nasıl anlatayım, bilemiyorum- kucaklandığı son yerlerden biri. Roma, tıpkı sütunlu geçitler gibi, açık bir kent, ve geçmiş yüzyılların bu birbiri içersine geçmiş görüntüleriyle herhalde özel bir güç kazanıyor. Bunda bir mesaj var, aynı zamanda ütopya olan bir kentin mesajı. Roma’nın etkisi yalnızca varolandan kaynaklanmıyor; bu kent aynı zamanda o çok kesitli varlığı içersinde barındırdığı olanaklar aracılığıyla da etkin oluyor.”
“Ancak Roma, yabancılara karşı olumsuz bir tavır da takınabilir. İnsan bunu belki aradan ancak uzun zaman geçtikten sonra duyumsayabilir. Burada şimdi yine bir dost çevreniz var mı? Tanıdıklarınız, meslekdaşlarınız var mı?”
“Evet, Roma hiç kuşkusuz reddedici de olabilir; ama özellikle bu, beni bu kentte en az rahatsız eden şey. Roma’da olduğumda, bu kentte kimlerin bulunduğu bana önemsiz görünüyor. Herhangi bir birey de burada kimi zaman fazlalık gibi gözükebilir. Ama insan Roma’da bu yüzden bunalmaz. O açıklanamaz vatan duygusu varlığını korur. Önemli olan, insana Roma’da ne olduğudur, insanın Roma’dan geriye neyi götürdüğüdür. Evet, burada birkaç dostum ve tanıdığım var bile: Şu anda ne yazık ki burada bulunmayan Marie-Luise Kaschnitz, sonm çağdaş şiire ait Roma antolojilerinin, ‘Botteghe Oscure’nin yayımcısı Marguerite Caetani ve daha birkaç dost. Ayrıca ‘Botteghe Oscure’de birkaç yeni şiirim yayımlanacak.”
“Demek çalışmak için burada uzunca bir zaman kalmak istiyorsunuz? Yeni tasarılarınız var mı?”
“Adı ‘Manhattan-Baladı’ olacak bir radyo oyunu üzerinde çalışıyorum. Baladı andıran bir aşk öyküsü.
Manhattan’ın bütün büyük kentlerle paylaştığı o gizemli atmosfer de içersinde. Görüntülerin ve olayların sınırsızlığı. Sonra düzyazılardan oluşma bir kitap hazırlıyorum. Kitapta dar anlamda öyküler değil, ama daha çok kendime özgü bir yol bulmamı amaçlayan denemeler yer alacak. Evet, gördüğünüz gibi, burada çalışmak istiyorum, her şeyden önce çalışmayı ve yoğunlaşmayı amaçlıyorum.”
“Bir İtalyanca şiirde bir defasında şöyle yazmıştınız: ‘O zaman yaşam, kucağına düştü”
“Burada yeniden yaşam olacağını sanıyorum - kendini çalışma içersinde sergileyen bir yaşam, bunu kuvvetle umuyorum ...”
Açılmıştı limanlar artık. Bindik gemilere,
yelkenler fora, düşler fırlatılmış küpeşteden,
dizlerimizde zincirler, bir gülüş saçlarımızda,
kavuştu diye küreklerimiz suya tanrıdan önce.
Küreklerimiz vurup tanrının küreklerini, yardı dalgaları;
gün önümüzdeydi ve arkada kalmıştı geceler,
yükseklerdeydi artık yıldızımız, ötekiler batarken,
dışarda sessiz bir fırtına, içimizde büyüyen bir yumruk.
Ne zaman ki başladı bir yağmur, kulak kesildik yeniden;
mızraklardı yağan ve melekler, dikmişlerdi
karanlık gözlerimize daha da karanlık bakışlarını.
Yıkılıp kalmıştık. Derken armamız yükseldi:
Kanlı bir haç ve yüreğin ortasında ondan büyük bir gemi.
(Bir söyleşide verilecek yanıtların taslağını içeren metin, altmışlı yılların başında kaleme alınmıştır. Söyleşi,“Siz, Sözcükler” (Ihr Worte) adlı şiirin yayımlanmasından hemen sonra plânlanmıştı. Nerede yayımlanmasının öngörülmüş olduğu bilinmemektedir.)
Öyle sanıyorum ki, sorular üzerinde düşünebilmem için bana yeterince uzun zaman bıraktınız, karşı çıkıcı bir tavır almama yetecek uzunlukta bir zaman.
“Siz, Sözcükler” i yazdığımda, artık şiir yazmaya cesaret edemeyeli beş yıl olmuştu, artık tek bir şiir bile yazmak istemiyordum, adına şiir denen yaratıdan bir daha kaleme almayı kendime yasaklamıştım. Şiirlere bir düşmanlığım yok elbet, ama şunu düşünmelisiniz ki, insan ansızın her şeye karşı çıkabilir, her metafora, her tınıya, sözcükleri bir araya getirmeye ilişkin her türlü zorlamaya, sözcüklerle görüntülerin bu mutlak anlamda mutlu birlikteliğine karşı çıkabilir. İnsan bunun ne olduğunu, ne olması gerektiğini bir kez daha denetlernek için, bu birlikteliği boğmak isteyebilir.
Şiirler üzerine bildiklerim hâlâ az, ama bildiğim az şeyler arasında kuşku denen şey de var. Kendinden yeterince kuşkulanmalısın, sözcüklerden kuşkulanmalısın, demişimdir kendi kendime sık sık, dilden kuşkulan, bu kuşkuyu derinleştir -derinleştir ki, günün birinde belki yeni bir şey ortaya çıkabilsin- ya da artık hiçbir şey çıkmasın.
"Her dilin ayrıcalıkları, o dilin ahlâkından kaynaklanır," demişti bir defasında Karl Kraus...
Ben bunu kendi açımdan anlamaya çalıştım, Karl Kraus’un bununla ne demek istemiş olduğunu şimdilik bir yana bırakalım, ama kendimde, yazılmış olan şiirler hakkında henüz son sözün söylenmemiş olduğunu düşünmek hakkını gördüm. Kendimi hep bir çağrıyla karşılaşmış olarak duyumsadım, bu nedenle de hep çağrı peşinde oldum, yine bu nedenle sözcükleri sınırlar içersine çağırabilmek hakkına sahip olmayı isterdim, onlardan gerçekliklerine varabilmelerini talep edebilmeyi isterdim.
Dilin ahlâkı denen bilmeceyle uğraşmanın çok esoterik bir olay olduğu düşünülmemelidir, sözcükler ne iseler odurlar, kendi başlarına ele alındıklarında iyidirler, ama bizim onları konumlandırış ve kullanış biçimimiz ancak ender olarak iyidir. Bu iş kötü yapıldığında, bizi öldürecektir.
“Bir Avusturya Kentinde Gençlik”, K. kentinin Klagenfurt olmasına, hava alanının mezarlığın yanında bulunmasına karşın, otobiyografik bir öykü değil. Çocukluk anılarını kaleme almak sanırım bana pek çekici gelmezdi, çok özel anıların başkaları için ne anlamı olabilir, bilemiyorum. Yazarın çocukluğu sorunu, bana göre biraz abartılı bir sorun, çocukluk anıları insanın özel alanıdır. Benim asıl yapmak istediğim, zorunlu olarak benim olması gereken anı görüntüleri aracılığıyla o aslında bir boşluktan ibaret olan dünyaya, yani bu dünya çocuklar için ne ise, o dünyaya girmekti; “çocuklar”, anonim bir çoğul, hepimizin bildiği bir çağrı, çünkü bizler de bir zamanlar çocuktuk, o tarikatın üyeleriydik, küçük özelliklerimizin ve işaretlerimizin sorulmadığı, adlarımızın bulunmadığı, hepimizin aynı, yani “çocuklar” olduğumuz bir tarikat; ve hiçbir zamanı duyumsamamış olduğumuz bir zaman, mekânlar arasında herhangi bir bağıntı bile kuramadığımız bir zaman.
Bu, benim için otobiyografik bir çiziktirmenin tam karşıtı, dahası, o çocuk denen küçük kişiliğin yok edilmesi anlamını taşıyor. Bu yok ediliş, en sonunda açıkça dile de getirilmiş: O zamanlar çocukların arasında olduğum ve yenilerine yer açtığımız için. Anonimlikten, yani benimsenmiş anonimlikten ancak belli bir çerçeve içersinde vazgeçilebiliyor.
( ... )
Çocuklar -onlar, bir başkasının düzenlemiş olduğu bir oyuna girmişler. Ben, bu oyundan çıkıyor, oyunu oyun yüzüyle sergiliyor, bu hareketlerin el değmemişliği, artık yitirilmiştir.
Dündü deyip geçmiyorum. Ceplerimizde bitmiş
bir yazın kırıntıları, yine uzanmışız kötücül
alayların döşeğine, ve zaman, sonbahara talim etmekte.
Güneye kaçış yolu da kapalı bizler için,
kuşlara olduğunun tersine. Akşamları önümüzden
gondollar, balıkçı kayıkları geçiyor ve bazen,
düşlere doymuş mermerden kopma bir kıymıkla yaralanıyorum
güzellikler karşısında savunmasız gözlerimden.
Pek çok şey okuyorum gazetelerde, soğuklar ve
sonuçları, budalalar ve ölüler,
kovulanlar, katiller, kalabalıklar
ve buzlar üzerine, hoşuma giden çok az.
Neden olsun ki hem? Öğlende gelen dilencinin
yüzüne kapatıyorum kapıyı, çünkü barış zamanı şimdi
ve insan koruyabilir kendini bu manzaradan, oysa
kolay mı kaçmak, yağmur altındaki
yaprakların o mutsuz ölümlerinden?
Gelin bir yolculuğa çıkalım! Selvilerin
ve palmiyelerin altında, portakal bahçelerinde
o eşine rastlanmayan günbatımlarını
indirimli fiyatlarla izleyelim? Unutalım isterseniz,
geçmişe gönderilip yanıtsız kalan mektupları!
Mucizeler yaratır zaman. Ama gelirse uygunsuz anda,
suçluluğun sesiyle kapıyı çalarak, evde yokuzdur.
Ben, kalbimin mahzenlerinde uykusuz, ve altımda yine
döküntüleri kötücül alayların,
(Söyleşi, Kuno Raeber tarafından Münih’te yayımlanan bir dergi için yapılmıştır.)
( ... )
Onu son defa Roma’da gördüm ve ilk defa olmak üzere, sistemli bir söyleşi yapmaya çalıştım, Bachmann’a sorular sordum, o da bana yanıtlar verdi. Aramızdaki ilişkinin üslûbuna uymadığından, bu iş pek kolay olmadı.
RAEBER: Nerede yaşadığınız önemli mi sizin için?
BACHMANN: Hayır, bunun benim için artık hiçbir önemi yok. Önem verdiğim tek şey, içinde mümkünse iki masanın, duvarlarında da bir sürü kitabın bulunduğu, sakin bir oda. Sürekli yeni yerler aramak, benim için ansızın son buldu. Biliyorum, söylemek istediğiniz, hep taşınmış, bazen orada, bazen burada yaşamış olmamın, çoğunlukla nerede olduğumun hemen hiç bilinmeyişinin çok kimseyi şaşırtması. Ama yerleşik olanlar gezgincilere hep hayret ederler; gezginciler de hep yerlerinde oturanlara hayretle bakarlar. Yerler konusunda gerekçe verebilmek kolay değildir ve bir insan neden belli bir yerde yaşamakta olduğunu bir başkasına nasıl olsa hiçbir zaman açıklayamaz. İleri sürebileceği nedenler, kendisi için de yeterli değildir: Berlin’in havası çok iyi. Roma’ya gelince, mimarîsi ve göğünden on ay süreyle eksilmeyen güneşi. Münih’te en iyi konserler dinlenebilir. Hintertupfing’de insan özlediği yalnızlığa tam anlamıyla kavuşur. Paris hâlâ en hareketli kenttir. - Bütün bunları biliyoruz. Ama bütün bunlar, yakından bakıldığında, nedenler değil; insanın kendi yarattığı kaçış noktalarını veya ağırlık noktalarını açıklamaktan kaçınmasına yarayan gevezelikler ya da resmi açıklamalar.
RAEBER: Ancak görünüşe bakılırsa İtalya’nın sizin yaşamınızda özel bir rolü var. En çok İtalya’da yaşamayı seviyorsunuz ve bir mıknatıs tarafından çekilircesine hep oraya dönüyorsunuz.
BACHMANN: O zaman tartışma götürür gerekçelerden birini denemeye çalışalım. İtalya’da daha neşeli olduğumu söyleyebilirim, burada gözlerimi kullanmayı öğrendim, bakmayı öğrendim. İtalya’da yemek yemeyi, bir caddeden geçmeyi, insanları görmeyi seviyorum. (Ve yedi günden altısı için bu söylediklerim, gerçekten doğru.) Ama bir ülkeyle yıllar sürmüş bir tanışıklığın ardından bütün bunlar, insanı oraya bağlamak için elbette yeterli değil. Burada politikada, edebiyatta, sinemada olup bitenleri birlikte düşünebilmek ve birlikte duyabilrnek, insanın kendini rahat duyumsamasından gittikçe daha önemli oluyor.
RAEBER: Sizin için üretiminizde en önemlisi nedir, şiirleriniz mi, radyo oyunlarınız mı, yoksa düz yazılarınız mı?
BACHMANN: Bana göre bunların hepsi bir bütün, değişik yönlerden ve değişik araçlarla aynı noktaya yöneltilmiş saldırılar ve keşif yolculukları. Benim için önemli olan tek şey, doğru bir zamanda yazmayı kesmem ve bir başka yerde yeniden yazmaya başlamam. Artık içimden şiir yazmaya zorlanmasam bile şiir “yazabileceğim” kuşkusu içime girdiği anda şiir yazmayı bıraktım. Ve yeniden şiir yazmak zorunda olduğuma, bu şiirlerin o zamandan bu yana edinilmiş deneyimlere uyacak kadar yeni olacaklarına inanıncaya kadar da şiir yazmayacağım. -Rizikosuz yazmak- bu, edebiyat diye adlandırmaya değmeyecek bir edebiyatla yapılmış bir sigorta sözleşmesinden ibarettir.
RAEBER: Şu anda ne yazıyorsunuz ve bundan sonra ilk yayımlamak istediğiniz nedir?
BACHMANN: En iyisi bunu söylemeyeyim, aksi takdirde çalışmaya devam edemem. Ama bu kış ve gelecek ilkbahar başlamış olduklarım zaten yarıda kalacak, çünkü ilk filmimi yapıyorum. Yalnızca senaryoyu yazıyor değilim; başından sonuna kadar işin içinde olmak, detaylara varıncaya kadar yapıma kamak istiyorum. Bunu, üzerinde çok konuşulmuş olan “auteur sineması”nı gerçekleştirmenin tek yolu olarak görüyorum; her şeyden önce de bir yazarın sinemayla ilgilenmesinin tek koşulu sayıyorum. Benimle çalışan yönetmen, Egon Monk. Film Viyana’da çevrilecek ve pahallıya çıkmayacak.
RAEBER: Okurların sizi birinci planda hala şair saymaları, size rahatsızlık veriyor mu?
BACHMANN: Hayır. Hangi kavramın çatısı altına sokulduğuma aldırmıyorum. Ama bu sınıflandırma çılgınlığı, bizi şairler, epik yazarlar ve oyun yazarları diye ayıran, sonra bir asıl alan tanıyan bu tutku; örneğin benim asıl alanım şiir diye kabul ediliyor, seçimlik alan olarak da düzyazı tanınıyor... Bilemiyorum. Ben bu tür nitelendirmelerin pek işe yaradığını sanmıyorum. Bir yazara ilişkin olarak bazılarının onun şiirlerini, bazılarının radyo oyunlarını, başkalarının da düzyazılarını okumaktan hoşlanmaları doğal; ancak bence sanılandan çok daha fazla sayıda insan bir yazara bir bütün olarak ilgi duyuyor, onun sürekli etkin olma isteğiyle, her çalışmasında kendini ortaya koyan kişiliğiyle ilgileniyor. Eleştirmenlere gelince, onlar sınıflandırma konusunda çok daha hırslı.
RAEBER: Okurlarınızın en çok hangi çevrelerden geldikleri konusunda bir düşünceniz var mı?
BACHMANN: Bana söylendiğine göre çoğunlukla gençler, üniversite öğrencileri ve bundan daha iyisini düşünemem. Gençlik, kitaplarla ilgilenmek için en iyi zamandır, insan henüz kesin biçimde toplumla kaynaşmamıştır, kitapların çağrıları ve itirazları karşısında gittikçe duyarsız olmaya başlamamıştır.
RAEBER: Çok okuduğunuzu, bir yazarın okuması gereken ölçüyü çok geride bıraktığınızı biliyorum. Bu konuda bir şey söyleyebilir misiniz?
BACHMANN: Okumak hiç kuşkusuz, tıpkı müzik dinlemek gibi, onsuz asla olamayacağı m bir şey. Yazmadığım zamanlar kitapların, basılı her türlü kağıt parçasının öylesine tiryakisiyimdir ki, zaman olur, keşke bu tür bir alışkanlığı bırakmaya yarayan kürler olsa derim. - Ne okuduğuma gelince, son savaşa ve yakın tarihe ilişkin incelemeler, belgesel kitaplar; genelolarak bütün okuduklarım tarihi kavrama amacına, tarih felsefesine ve tarihçiliğe yönelik. Bunun yanı sıra olabildiğince (olabildiğince diyorum, çünkü bu iş sürekli çalışma olmadan hiçbir zaman aksaksız yürümüyor) ilk tutkumun, felsefeye olan tutkumun bütünüyle sönmemesine çalışıyorum. Hatta şu anda tarihi maddecilik konusunda, Marx ve Lenin’den başlayarak çeşitli aşamalardan geçen ve Emst Bloch ile Kolakowski’ye kadar uzanan bir çizgide bayağı sistemli çalıştığımı söyleyebilirim.
RAEBER: Doktora teziniz neydi?
BACHMANN: Viyana’da 1950 yılında doktoramı verdiğim tezin “Martin Heidegger’in Varoluşçuluk Felsefesinin Eleştirel İncelemesi” gibi koskoca bir başlığı vardı. O zamanlar doktora adayları şanslıydılar; tezleri yayınlanamazdı. O çalışmamdan bugün de bütünüyle memnun olduğumu belirtebilirim, ama o acınası, tutuk akademik söylemi bugün bile anımsamak istemiyorum. Viyana’daki Ulusal Kitaplığın elindeki tek nüshayı ödünç vermekte, imparatorluk tacını bekleyen bir mezar bekçisi gibi cimri davranması, aslında iyi birşey.
RAEBER: Edebiyat alanında en sevdiğiniz yazarlar hangileri?
BACHMANN: En sevdiğim yazarlar diye bir şey yok; insanlar çok az tanıdıkları veya hiç tanımadıkları adları duymaktan hoşlandıkları için gürültü çıkarabilecek, çizgidışı adlar arasında da böyle nitelendirebileceklerim yok. Tolstoy, Balzac, Leopardi vb. gibi yazarlarla kimsenin canını sıkmak istemem. Bu “vb.” ile devam edip giden listeyi, her yüzyıldan herkesin bildiği pek çok adı içeren çok uzun bir liste olarak düşünmelisiniz. Çağdaşlar ve benimle aynı yaşta olanlar mı? Burada bir bakış farkı söz konusu. Sempati ve ilginin kaynağı tek tek kitaplardan ve ilk bakışta elde edilen sonuçlardan çok, başkalarının potansiyelinde ve olanaklarında yatar; bir başka kaynak da başvurulmasından hoşlanılan, yaşayan birine ilişkin olduğundan biraz da önlem niteliği taşıyan eleştiridir.
RAEBER: Politikayla her zaman ilgilendiniz. Bu ilginiz sürüyor mu?
BACHMANN: İlgim eskisinden çok. Ve bu ilginin yazdıklarımın, söylediklerimin, davranışlarımın çoğunda belirgin olduğunu düşünüyorum. Evimde dağlar gibi yığılı dergileri gördünüz. Ayrıca italyan basını, Alman basınından daha iyi haber veriyor; genellikle Alman basını kadar at gözlükleri de takmış değil. Politikaya ilgi duyma meselesine gelince -bu kulağa biraz “arkeolojiye ilgi duymak” veya “astrolojiye ilgi duymak” gibi geliyor, oysa bundan çok başka bir şey olmak durumunda; düşünce alanında ayrıcalıklara inanmayan, sanatın sanat, politikanın politika, ekonominin de ekonomi olduğuna inanmayan biri için ise politikaya ilgi duymak, zaten böyle. İlerde bu konuda daha ayrıntıya girmek, bu bütün üzerine daha çok konuşmak isterim - bu, analitik bir çalışma olabilir, ya da mutlaka “politik” bir kitap olması gerekmeyen bir kitaba girebilir
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız