Matrix'te bilindik bir sahne vardır. Morpheus, Neo'yu kırmızı koltuğa oturtur ve az sonra garip, ıssız, kayalıklı, kaba bir doğa içinde belirirler. Morpheus, kollarını yana açar ve şu meşhur repliği söyler: "Gerçeğin çöllerine hoşgeldin."
***
Ergenekon davasıyla ortaya dökülenler bana bu gerçeğin çölünü hatırlatır. Aslında nasıl bir gerçeklik içinde yaşadığımızı.. Üstelik onca uyanıklık çabalarımıza karşın.
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 246 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Pts Tem 28, 2008 10:21 pm Mesaj konusu:
Haberleri izlerken bugün buna benzer bir konuşma geçti aramızda. Matrix... AKP ve diğerleri... Ha bi de milletin ağzına da adlarını nasıl doladılar AK Parti
Bu memleketi hakikaten sevenler; kıçıkırık pozisyonlarını/ Bulgaristan sınırından öte hükmü olmayan yeteneksizliklerini değil de, bu Naçar Toprakları harbiden sevenler; burayı Norveç’lemek arzusuyla yaşayanlar esasında.
“Memleketimiz Norveç olsun ağbi,” diyenler. Öyle olsun ki sabah kalktığımızda sütü bırakmamış diye Sütçü Çocuğa bozulabilelim bir. Gasteci Çocuk/ Sütçü Çocuk: hangisi kalmışsa Norveç’te yani. Onunla arızanalım kabımıza sığamıyorsak.
En büyük elemimiz (ki, az elemlenecek bi mevzu değil) Küresel Isınma olsun filan felan.
Ergenekon Davası’ndan az biraz sevineyazdın mı oldun ey gafil-al sana bomba!
“Askeriye askeriyeliğini bilsin artık” mı buyurdun?” Ordu göreve! İşinin başına! İdareden, eğitimden, siyasetten uzaklara!” mı savurdun havaya?
Ümitle. Güzellikle. En içten dileklerimizle.
Al sana bomba!
İşte şimdi yine Ordu’yu ennnn güvenilir kurum gösteren anketlerin zamanıdır.
“Vatanın birrr karış toprağı” edebiyatının.
Hürriyet Gastesi devletin, “Katil PKK” manşetini çakmış bile.
“Gün birlik günüdür”, edebiyatlamasıyla sindirilmemizin. Zira Ergenekon
İddianamesi’yle birlikte fazla kirli çamaşır/ fazla girift ilişki/ fazla alış veriş/ fazla tehlikeli alâkalar- çok fazla, fazladan “şey” döküldü saçıldı ortalığa.
Önce bir ses bombası fırlatıp dikkâtleri Ergenekon’dan başka yerlere çekmenin zamanıdır. İkinci bomba da yeterince “kanlı” olmalı ki, biz yine bir İç Savaş Serinliği’ne ve Memleketin Özel Koşulları derin dondurucusuna kilitlenelim.
Bu “memleketin özel koşullarında” Ordumuz’un ehemmiyeti hiç eksilmez. Eksilmemeli. Öyle değil mi?
Hemen ıssızlığımızda/ yalnızlığımızda/ bahtsızlığımızda/ çözümsüzlüğümüzde kenetlenelim.
Kan akarsa hem, kan akıyorsa Statünün Bekçileri’nin yerlerini sorgulamamız imkânsızlaşır Çok ayıp etmiş oluruz.
Onlar bizi bombalara karşı koruyorlar, gidip onu bunu bombalıyorlar, biz kalkıp “Hesap verebilirlik!” diyemeyiz. Dememeliyiz. Kaç paraysa kaç para. ÇOK AYIP OLUR Edebiyatı. Nasyonel Sosyalizm’in kadir kıymet bilir çocukları.
Kimse nankörkedi olmak istemez bu topraklarda. Gerekirse “Bu gitti, bunu da alın askere!”
Lütfen bürokratik elitimizin, lütfen Yüce Türk Adaletimiz’in, lütfen uluğlar uluğsu Askeriyemiz’in, kadrini kıymetini bilelim.
Yoksa bu denli Usta İşi bombalardan bizi kim korur?
Terör şehirlere mi yayılıyor şimdi?
Terör büyük şehirlerde mi vuracak bu milleti? Bu büyüklerinin büyüklüğünü sorgulama gafletine herrr düştüğünde Tanrıların Arabaları tarafından cezalandıran milleti?
ALÇAKLAR Edebiyatı.
Kim bu Alçaklar?
Alçaklar’ın kimliğine dair öylesine ciddi kuşkulanmamızı icap ettiren, tam 2500 sayfa var.
“Kandil’e Misilleme”- yaaa öyle.
Hedefler vuruluyor. Aylardır Kuzey Irak topraklarını dövüyoruz.
Karda kışta dövdük bomba bomba.
Şimdi yazın sıcağında dövüyoruz.
Rövanş Hissi? Ha?
Dikkâtlerin tekrar olumlu yönde, yani “kapatılsın! Kapatılsın!” yönünde AK Parti’yi Kapatma’ya çevrilmesi lâzım.
Osman Paksüt’le Turan Çömez (hani İngiltere’de İngilizcesini ilerleten Kel Fırtına) konuşurken telefon dinlenmesine takılmışlarmış
Kapatma İddianamesi Perinçek’in Şanlı İşşş Partisi’nde bulunmuştu, hatırlarsınız.
“Ergenekon açtırmış resmen kapatma davasını”ya kadar uzanabilirdi, varabilirdi iş. Handiyse.
Ergenekon’dan “aranan” ve şanıyla/ şerefiyle yurda dönmeyi reddeden Turan Çömez neden görüşüyor ki habire birileriyle? Kim ki o? İşi ne? Anayasa Mahkemesi Yardımcısı’yla onun görüşüyor olmasının akla uygun bir izahı bulunabilir mi?
Ya Eskişehir ve Ümraniye’de ele geçen Ergenekon Bombaları’nın Masum Cumhuriyet Gastesi’yle Danıştay Baskını’nda serilenen bombalar olmasının?
Hakikate hiç bu denli yaklaşmamıştı Türkiye.
“Dağ fare doğurdu” utanmazları hiç bu kadar turnusollanmamıştı. Taraf olanlar hiç bu kadar haklı (delilli/klasörlü) çıkmamıştı.
Tam da Ertuğrul Özkök’ün başbakanla görüştü diye beşi bi yerdeler gibi parladığı günlere girmiştik. “Bu memleketin başbakanı olmak kolay değil. Ama inanın Hürriyet’in yönetmeni olmak da öyle”, paralellikleriyle kendisiyle görüşmeyi (en nihayet) kabul eden başbakana, beş basıyordu. Alicenaplıkta. Hoşgörsen’likte. Anlayış/ uzlaşı pınarlığında. Bütün istediği, bir tangoydu.
Her şey çok iyi gidiyordu. Daha az darbeci olmak mecburiyetinde kalacaklardı. Yani daha az “uzlaşı!” “makullük!” “ortayolculuk” kisvesi altında, düpedüz ortalık bulandırma/ hakiki demokrasiden yana olmama yazısı YAZAMAYACAKLARDI. Arsız marjinallikleri törpülenecekti.
Halklarına saygı duymayı öğreneceklerdi.
Ve haklarına.
Rasyonalite, onları köşeye sıkıştırmıştı. Eziyordu.
Bombalar patladı. İnsanlarımız öldü.
Manşetleri hazırmış; manşetlerinden çıkarttılar. Yeni oyunlara gebeyiz çocuklar.
Bomba patladığında, bu işi de ergenekonayıkar bu utanmazlar demiştim, ellerini oğuşturarak, kullanabilecekleri iğrenç bir koz bulduklarına sevinerek. İşi azıttılar, ergenekonu da geçip orduyu suçluyorlar bu iğrenç katliamda:
Alıntı:
“Askeriye askeriyeliğini bilsin artık” mı buyurdun?” Ordu göreve! İşinin başına! İdareden, eğitimden, siyasetten uzaklara!” mı savurdun havaya?
Ümitle. Güzellikle. En içten dileklerimizle.
Al sana bomba
ABD konsolosluğunun bombalanmasının ardından da Ergenekon kokusu manşeti atmışlardı. Danıştay saldırısının bir numaralı sanığı Alparslan "Osman Yıldırım yalan söylüyor" diye bangır bangır bağırsa da Yıldırım'ın sözleriyle saldırıyı Ergenekona bağlıyor bu taraftakiler. İyi de Danıştay saldırısının bir numaralı sanığı niye ergenekon iddianamesinde sanık değil diye sormuyorlar. Utanmasalar Madımak katliamını, Kubilay olayını (örgüt 600 yıllık ya!) da ergenekona bağlayacaklar. CİA ajanlığı tescillenmiş eski solcu Çongar -her zamanki gibi- meçhul kaynaklarından gelen "belgeler/bilgileri" sızdırıyor. Hatta bazen heyecandan zamanından önce yayınlıyor, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılarla, polislerle görüştüğünü, onların dediklerini de ağzından kaçırarak.
Perihan Mağden ordu eleştirildi, yanıt bomba diyor özlüce.
Tian "darbeci olmaktansa en .oktan partinin yandaşı olurum" mu demişti. AKP yandaşı olmanın tek seçeneği darbeci olmak mı yani?
Ergenekon şarlatanlığını savunmamak insanı darbeci mi yapıyor? Ya da bu şarlatanlığı desteklemek demokrasi yandaşı mı yapıyor insanı? Kapatma davasında ille de laik-dinci, demokrat-darbeci mi oluyor taraflar?
Anlaşılan yön duygusu kaybolmuş, bu alacakaranlıkta taraf değilim, hele ki taraf'ın tarafı hiç değilim. İsteyen bana bir taraf yakıştırsın.
Sevgili Kukulkan alta alıntıladığım mesaj sizin yazdıklarınızdan bağımsız olarak oraya eklenmiştir, aslında sabah farketmiştim ama bazı işlerim çıktı gönderemedim, sizinle sohbetimi ise akşama saklıyorum, saygılarımla;
Ergenekon'un Temel Gerçeği
Bir buçuk yıl kadar önce Ümraniye'de bir depo basıldı. İhbar Trabzon'dan gelmişti. Belki de Hrant Dink cinayeti sonrasında kendisiyle yüzleşen, darbeciliği bir erkek çocuk oyunu sanan çevrelerin içinde sıkışmış olan birinin vicdan aklamasıydı bu...
Ama emniyet kuvvetleri bu ihbarı ciddiye aldılar. O depoda TSK çıkışlı Makine Kimya Endüstrisi imalatı el bombaları yanında kilolarca patlayıcı madde ve bilumum silah bulundu. Ayrıca tanınmış bazı insanların ve bu arada önemli siyasetçilerin evlerini ve günlük güzergâhlarını gösteren, suikast planlamasına imkân tanıyan çizimler de bulundu. Deponun 'sahibi' ise askeriye kaynaklı biriydi ve yakın temasta olduğu kişiler Susurluk'tan Trabzon'a uzanan bildik bir ağa işaret ediyordu. Dosyayı önünde bulan savcı, olayı ciddiye alarak hakim önüne çıkardı. Hakim de olayın ciddi olduğunu düşünüyordu herhalde ki, söz konusu insan ağının kilit noktalarındaki şahıslar hakkında dinleme izni verdi. Eğer bu dinlemeler olmasaydı muhtemelen Ergenekon iddianamesi de olmayacaktı... Çünkü aradan geçen bir buçuk yıl içinde Türkiye'deki neredeyse bütün terör olaylarının perde arkasını aydınlatan konuşmalar tespit edildi. İddianamenin bunca zaman almasının nedeni belki de buydu... Her geçen gün metne girmesi gereken yeni bilgilere ulaşılmaktaydı ve eğer yargı mekanizmasının mantıklı bir süreye dayanma gereği olmasaydı, muhtemelen savcının öğrenme merakı bizi her gün genişleyen ama bir türlü nihayete varamayan bir iddianame ile karşı karşıya bırakacaktı.
AKP üzerinden Batı'yı dövme
Dinleme işleminin en çarpıcı sonucu Danıştay cinayeti ile ilişkiliydi. Katil bu eylemi başörtüsünü yasaklayan yargı mensuplarına karşı yaptığını söylemekle kalmamış, bir gün şeriatın muzaffer olacağını da her fırsatta haykırmıştı. Nitekim yargı da bu yönde karar vermiş, medyanın birçok kuruluşunun içini rahatlatmıştı... Ne var ki artık savcı bu katilin kimlerle işbirliği yaptığını somut olarak bilmekteydi. Dahası söz konusu cinayetle Ümraniye arasında örgütsel bir bağ olduğunu, daha önce Cumhuriyet Gazetesi'ne atılmış olan bombanın ise doğrudan Ümraniye deposundan geldiğini öğrenmiş durumdaydı.
Anlaşılan Ergenekon çetesinin bir 'merkezî' diğeri 'taşra' diye adlandırabileceğimiz iki eylem biçimi vardı. Merkezde terör ağının çekirdeğine yakın insanların güvenlik ihtiyacı fazla, maliyeti yüksek ama vurucu darbe niteliği üst düzeyde olan eylemleri planladıklarını öngörmek mümkündü. Ümraniye deposu bu işler için hazır beklemekteydi. Bir de taşrada sıradan, basit ve meselenin esası açısından cahil kimselerin kullanıldığı, güvenlik gereği alt düzeyde ve maliyeti düşük 'işler' yapılmaktaydı. Bu bağlamda bazı gayrimüslimlerin öldürülmesi ve doğranması öngörülmüş olmalıydı... Çünkü bu tür eylemler Hıristiyan dünyasının tepkisini çekeceği için, içeride de Batı karşıtı bir milliyetçiliğin yükseltilmesine yarayabilirdi. Diğer taraftan Batı bu ülkeye AB üzerinden gelmekte ve hükümette olan AKP de buna fazlasıyla teşne gözükmekteydi. Oysa AKP'nin şeriatçılıkla suçlanmasını sağlayacak bazı adımlar atıldığı takdirde, Batı'ya kalıcı bir darbe indirmek mümkündü.
AKP hükümetinin düştüğü, daha iyisi bu partinin kapatıldığı; AB sürecinin kesintiye uğradığı, daha iyisi bizzat AB tarafından durdurulduğu bir ortamda 'bağımsız' Türkiye'nin gerçekleşeceği hayali etrafında bir ağ oluşturulmuştu. Darbenin fiziksel olarak gerçekleşmesi ikincildi, çünkü zaten darbenin gerçekleştirmek isteyeceği duruma kendiliğinden erişilebilecekti. Ancak bu sonucu elde etmek için toplumun, medyanın ve laik elitin desteğini almak gerekiyordu. Her şeyin 'hukuk' çerçevesi içinde yapıldığı, toplumsal desteği arkasına almış bir diktatörlüğün keyfi neyle mukayese edilebilir? Toplumun apolitikleştiği, siyasi aktörlerin buharlaştığı bir ortamda devletin sahipsiz kalmayacağı ise açıktı... Ergenekon çetesinin üyeleri herhalde hangi pozisyona geleceklerini tam olarak bilemiyorlardı ama nüfuzlarının çok artacağından emindiler.
Belki de giderek genişleyen ve önemli adları içeren bu ağın parçası olmanın verdiği psikolojik güvenle böylesine inanılmayacak bir zeka seviyesi ortaya koydular. Buradaki 'inanılmayacak' sözcüğü bu zeka seviyesinin inanılmaz düşüklüğü ile ilgili. Çünkü Danıştay saldırısını gerçekleştiren ve suçu 'İslamcılara' atmaya niyetlenen birinin Ergenekon içindeki bir amiri ile tam 35 kez telefonla görüşmesi ve bu görüşmelerin dinlenmeye yakalanması başka türlü açıklanamaz. Mesele bu olayda cinayeti işleyen kişinin değil, telefonla konuştuğu şahsın düzeyidir. Amirin bu denli müdanaasız davranabildiği bir terör işleminde, alt kademenin yapabileceği hataların neredeyse mizahi nitelikte olacağını hayal etmek hiç de zor değil...
Bu durumun ima ettiği ilk gerçek, Türkiye'de 'işlerin' hep bu düzeyde yapıldığı ve hemen her zaman yapanın yanında kâr kaldığıdır. Geçmişte Susurluk'tan Şemdinli'ye, Ulucanlar'dan Gazi olaylarına bir dizi büyük pislik süreci ya Jandarma ve Emniyet'in 'ilgili' makamları ya da askerî veya sivil yargının 'sorumlu' mahkemeleri tarafından aklanmış, üstü kapatılmış ve medyanın gizli koruması altında unutulmaya terk edilmişti. Dolayısıyla Ergenekon çetesinin üyelerinde de muhtemelen gerçeküstü bir özgüven bulunmaktaydı. Haklarında herhangi bir adli takibat yapılamayacağından, yapılsa bile akim kalacağından, prestij ve nüfuzlarından hiçbir kayıp yaşamayacaklarından ve nihayette bu devleti kendilerinin yöneteceğinden son derece emin oldukları anlaşılıyor. Gayrimeşru olanın böylesine sıradanlaşarak bazılarının imtiyazına dönüştüğü bir ülkede, müdanaasızlık da doğal davranış haline gelebiliyor. Müdanaasızlıkla vasatiliğin birleştiği noktada ise düpedüz akılsızlığın hükmü icra ediliyor...
Akıl düzeyi düşüklüğüne minnet duymak gerek
Ergenekon iddianamesinin ardındaki temel gerçeklik budur... Düşünün ki savcı Zekeriya Öz ve çalışma arkadaşlarının ardında gerçekte hiçbir destekleyici güç yoktu. Toplum zaten laik cemaatin korkutulması ve bilinçli olarak manipüle edilmesi sonucu bölünmüştü. Akıllılıkla akılsızlık arasındaki fark neredeyse laiklikle dindarlık arasındaki farklılıkla örtüşmekteydi. Kendilerinin 'solcu' olduğunu sanan bazı marjinal kesimlerin AKP'ye yaramasın diye 'nötr' kaldıkları bir ahmaklık sürecinin içindeydik. 'Bir kısım' medya ise bilinçli ve kötü niyetli bir karalamanın parçası olmuştu. Savcıyı ve iddianameyi her fırsatta küçümsemeye, aşağılamaya çalışan; her şeyin 'palavra' olduğunu ima eden ahlaksızca yayınlardan çekinilmedi. Anamuhalefet partisinin lideri ise kendisini Ergenekon'un avukatı ilan etmiş, böylece iddianameyi gayrimeşru kılmaya çalışmıştı. Bütün bu tablo karşısında savcının arkasında hükümetin durduğunu sanıyorsanız daha da aldanırsınız... Bundan 5 yıl önce MİT tarafından hükümete verilmiş olan Ergenekon'la ilgili raporu bile AKP yönetimi savcıdan esirgedi. Zekeriya Öz söz konusu raporun varlığını MİT'ten öğrendikten sonra ve henüz birkaç hafta önce belgeyi Başbakanlık'tan istedi ve aldı...
Böylece Türkiye'deki komplo meraklılarının sormaktan çok hoşlandıkları o soruya geliyoruz: Acaba bu 'kendi halindeki', kimseden destek almayan savcı, söz konusu cesareti ve iradeyi nereden buldu? Türkiye gibi sicili olan bir ülkede, Ergenekon çetesinin üzerine gitmek öyle kolay mı? Gerçekten de değil... Ama bu kez savcı belki de hiç hesapta olmayan bir 'uygunluk hali' ile karşılaştı. Önünde her şeyin apaçık olduğu, delillerin dolup taştığı sayfalarca bilgi vardı. Çünkü Ergenekon çetesi mensuplarının gerçeküstü özgüvenleri ve düşük düzeydeki zihinsel melekeleri savcıya istemediği kadar kanıt üretmişti.
Eğer Ümraniye baskını sonrasında bu çetenin ileri gelenlerinde bir miktar akıl ve öngörü olabilseydi, belki de savcı tereddütte kalacak, daha yuvarlak ifadeler kullanacak ve nihayette yargılama hiçbir yere varmayacaktı. Ama bulgular tatmin edici olduğu ölçüde, savcı ve arkadaşlarının da özgüveni arttı. Gayrimeşru olanın temelsiz özgüveni, meşru olanın elinde bir hukuki imkana dönüştü...
Öte yandan bu iddianamenin oluşma sürecine katkıda bulunan ikinci bir faktöre de değinmeden geçmemek lazım. 'Bir kısım' medyanın ve Baykal'ın azımsama, çarptırma ve kafa karıştırmaya yönelik hamleleri bu olayı toplumsal tartışmanın göbeğine çekti. Belki de ilk kez kamu önünde 'halka açık' bir yargı sürecini olanaklı kıldı. Bugün bazılarının 'artık konuşmayın, yargıya müdahale oluyor' demesi kendilerini gülünç duruma düşürmekle özdeş... Eğer bu kesim de daha akıllı olabilseydi belki savcının etrafındaki psikolojik destek de daha az olacak ve süreç kapalı kapılar ardına itilebilecekti.
Sonuçta Türkiye yüzyıllık bir yozlaşma geleneğinin son kurumsal yapısını çökertmenin eşiğinde ise, bunu her şeyden önce bu yapıyı sürdürmek isteyenlerin akıl düzeyinin düşüklüğüne borçlu olduğumuzu unutmayalım ve yüzleşmemizi daha geniş bir zeminde arayalım. Ne de olsa tarih, toplumların önüne her zaman bu düzeyde darbeciler ve böylesine kıt zekalı destekleyiciler çıkarmaz...
Anayasa Mahkemesi, AK Parti'nin kapatılması istemiyle açılan davanın üçüncü gününde kararını verdi.
Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç, düzenlediği basın toplantısında AK Parti'nin kapatılması talebinin reddedildiğini açıkladı.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, ''Biz dışardan gelen eleştiriler, dışardan gelen baskılar sonucunda hiçbir zaman bir programlama, bir planlama yapmadık, bundan sonra da yapmayacağız'' dedi.
Kılıç, Anayasa Mahkemesi'nde kararla ilgili yaptığı açıklamada, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ''Adalet ve Kalkınma Partisinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespitiyle eylemlerinin ağırlığı da gözetilerek Anayasanın 69. maddesinin 6. fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 1/b maddesi gereğince temelli kapatılmasına karar verilmesi'' istemiyle dava açtığını anımsattı.
Bu davayla birlikte 61 kişinin de siyasi yasaklı olması talebi bulunulduğunu ifade eden Kılıç, ''Bu partiyle ilgili mahkememizin şu anda çıkarmış olduğu kararı açıklamadan önce bazı konuları paylaşmak istiyorum'' diyerek şunları söyledi:
''Türkiye'nin gündeminde çok önemli konuların dava konusu haline getirilerek Anayasa Mahkemesi'nin önüne konmuş olması şüphesiz ki hem Anayasa Mahkemesini hem de Türkiye'de gerek siyasi gerek ekonomik gerekse sosyal açıdan önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçlar nedeniyle de Türkiye'deki 70 milyonluk halkımız gözünü Anayasa Mahkemesi'ne dikerek, bu kararın sonucunu beklemek durumunda kalmıştır. Tabii bu kararlar bundan önceki verdiğimiz, kısaca türban kararı diye adlandırılan ve bugün de iktidarda bulunan AK Parti'nin kapatılmasıyla ilgili dava, bu konuda en önemli iki dava olarak önümüzde bulunmakta idi. Bu arada bu davaların görülme süreciyle ilgili kimi basın organları ve köşe yazarları tarafından her türlü ahlaki ve insani değerler aşılarak çok büyük eleştirilere tabi tutulduk, hakaretlere maruz kaldık.
Ben arkadaşlarımın bu konudaki düşüncelerini ve duygularını bir kez yinelemek istiyorum ve bundan dolayı da üzüntülerimizi bir kez daha belirtiyorum: Tabii, bu davaların görülme süreci bu mahkemenin kendi yaptığı program ve planlama çerçevesinde yürümektedir. Biz dışardan gelen eleştiriler, dışardan gelen baskılar sonucunda hiçbir zaman bir programlama bir planlama yapmadık, bundan sonra da yapmayacağız. O nedenle bizim çalışma düzenimiz neyi gerektiriyorsa o çerçeve içerisinde olaylara bakmak durumunda kaldık. Tabii bu önümüze gelen davaların gerek sosyal, gerek ekonomik gerekse siyasal boyutlardaki önemi nedeniyle biz bu davanın bir an önce sonuçlanması gerekliliğini göz ardı edemezdik. Biz de bu ülkede yaşıyoruz ve biz de bu ülkenin sevinciyle ve üzüntüsüyle birlikte hep beraber bunları duyuyoruz. O nedenle bu davanın ne kadar önemli olduğunu, toplumu ne kadar ilgilendirdiğini biz de görmezlikten gelemezdik.''
30 Temmuz 2008, Çarşamba, Zaman
Oy vermediğimiz bir partinin kapatılmamasına seviniyoruz, iyi mi? Şimdi yargının bağımsızlığı, üstünlüğü vesaire mi denilecek yoksa fetullahçılar anayasa mahkemesine dahi sızdılar diye mi adlandırılacak bu durum? Ben Akp'li değilim, ama karara sevindim doğrusu. Şeffaf, demokrat, askeri zihniyet tahakkümünden arınmış bir ülkede yönetilmek istemek nerenin tarafıysa oradayım... Parti önemli değil, siyasi yelpaze de yer alması yeterli, halkın oy verdiği her partinin gölgesinde gönül rahatlığıyla uyurum. Özgürlük ve demokrasi tanımlarına el atacağım bundan sonra bu sayfada. Kimsenin değil sadece benim tanımlarım yer alacak. Ama şimdi bu yazdıklarımdan sonra ordu düşmanlığı vesaire gibi farklı çıkarımlara varılmasını da istemem. Kimseye taraf biçmek haddimiz değil ne demek? Ben kendi tarafımın argümanlarını, fikir önderlerini ve gelişmelerini aktarmaya çaba gösteriyorum sadece, mümkün mertebe açık ve net kendimi ortaya koymaya çaba gösteriyorum bu yolda.
Atatürkçü değilim, Kemalizme inanmıyorum, Akp ile aynı safda anılmaktan rahatsızım, iki tane dinsizi fikir yoldaşı kabul ettim kendime ama onların her yazdığı fikre de ram etmiyorum, küçük dünyamın pencerelerini sonsuza kadar açmaya meyilliyim, içerde ne varsa yansısın derdindeyim, bunu hiç kimseden emir almadan, kimseye de yaranma çabası olmadan gerçekleştirme niyetim var, anlatabildiğimiz kadarıyla başarırırız, anlatamadığımız yerde tekrar deneriz, ama düşündüğünüz pek çok şeyden farklı olma ihtimalimiz de var, haberiniz olsun...
Her ne olursa olsun gönüller hoş, dostuklar baki olsun...
Tian sohbetimiz akşam devam ederiz deyince yazdıklarının bir kısmını bana yanıtmış gibi algıladım. Belirteyim ki, eleştirilerim Perihan Mağden'edir, aynı görüşleri paylaşıyorsa Tian da muhatabımdır ana en azından şimdiye dek alıntıladığı yazının tümüne katıldığını söylemedi. Bu nedenle de onu hedef almadım. Taraf'ın tarafı olduğunu açıklayanlar var. Ben de tarafı olmadığımı savundum. Yine, ülkenin toz-duman ortamında taraf kavramının yerle-bir olduğunu vurguladım. Öyle bir kutuplaşma ve akıl tutulması var ki, haklı bir şey savunduğunuz ya da eleştirdiğinizde bile alakasız bir tarafla yaftalanıyorsunuz. AKP'nin kapatılmamas, uyarılmakla yetinilmesi beni de sevindirdi. Şimdi ben demokrat mı oldum? AKP'nin tüm kirli sicilini mi sahipleniyorum? Ergenekon iddianamesini acemi bir tezgah olarak görüyorum, bu benim ergenekoncu olduğumu, Veli Küçükleri, Muzaffer Tekinleri kolladığımı gösterir?
Özetle böyle bir ortamda bir taraf olmaktansa tarafsız olmayı yeğlerim, taraf olmayan bertaraf olur dense de.
Sevgili dostum benim akşamım henüz olmadı, bir tür girizgah gibi düşünün sadece. Olayların akışına hızımız yetişmiyor malum... Şu yoğun müşteri saldırısını bir savayım da gerisini kafamız toparlanırsa yetiştiririz inşallah,
Yaftalamaya aynen karşıyım, sizi anlamaya ve hiçbir yere yönlendirmeden sadece yazdıklarınızdan yola çıkarak değerlendirmeye çalışıyorum ve ne düşünürseniz düşünün sizi önemsiyor ve saygı duyuyorum, çıkış noktam aynen bu.
Taraf olmak, tarafsızlık tarafına da saygıyı icap ettirmediği zaman taraf olmamayı yeğlerim diyerek şerh koyalım şimdilik...
Perihan Mağden ve Ahmet Altan alıntılarımız elbette onların her dediklerine katıldığımız anlamına gelmiyor, ki siz de hakkaniyete dayanarak bunu ifade etmişsiniz.
Bu başlığın ismiyle müsemma Taraf gazetesi ile bütünüyle aynı görüşleri taşıyoruz anlamına da gelmiyor, önce insan tarafımızın gereği olarak çok yönlü ve girift düşünce yapımızı ortaya koymakta fayda var;
Özgürlük ve demokrasi çığlığımızın, bayat, sırıtkan ve genel geçer serzenişlerden ibaret olmadığına vurgu ile başlamamız gerek öncelikle. Ülke insanının mutlu olmasından yana ortak tavrımız olduğuna inancım tam. Şu ana kadar var olan sistem içerisinde özgürlük ve demokrasinin pek çok sebepten dolayı veya bu sebeplerin durduk yere varedilmesi nedeniyle yeterince yaşayamadığımız hissi var bende. Bu ülke bu türden güzellikleri hakediyor ama iki bin sekize geldik hala yaşayamıyor. Örnekleri çok ama zaman içerisinde yer vereceğim kendisine, yerim ve vaktim sınırlı fakat bir tanesi öne çıkıyor;
Mardin Kızıltepe'de askerlik yapar iken bir beyaz eşya dükkanında on altı yaşında bir gence rastlıyoruz. Benim yabancı ve asker olduğumu biliyor ve boynun da Che'nin kolyesi var. Biraz sohbetten sonra "Vay Doktor'un kolyesini takmışın devrimci kardeş..." diye takılmama anlam veremiyor önceleri. Gevezeliğimiz tutmuş demek ki, "Ernesto'yu boynun da taşıyorsun bakıyorum..." diye takılıyorum bu sefer. " Bizim Atatürk'ümüz de bu komutan!" diyor bana ters ters. O'nu o kadar seviyorum ki anlatmama imkan yok. Öyle söylediği için değil, öyle var olduğu için. Yalnız asla birbirimize o an da anlatamıyoruz derdimizi. Benim üstümde üniforma, belimde tabanca, arkamda on altı tane ağır silahlı asker mevcut ve onun da boynun da Che kolyesi var. Ankara'da olsa kimse iplemez, güler geçer, gençlik heyacanı der, ıvır zıvır...
Dış ve iç tehditlerden anası ağladı bu memleketin ve her türlü zorba yaptırımı gözümüzü korkuta korkuta benimsettiler bizlere. Ben vakt-i zamanında Sivas'ta o berbat anayasasına evet toplamak için miting düzenleyen Kenan Evren'i alkışlamış adamım. Çocuktum, masumdum ne derlerse inanırdım, inandırdılar. Arkaya baktığımda, sağdan soldan ölen, deliren, hayatları değişen insanları düşündüğüm zaman, o vakit alkışlayan ellerimi kırasım geliyor şimdi. Çocukluğun masumiyetine sığınamıyorum hiç. Bir ülke de işkence varsa, idam varsa, zulüm varsa, o ülkenin vatandaşı olmak sadece utanmayı gerektirir.
Meseleye bakış açım ne sağ ne sol ne Akp ne de başka bir parti yandaşlığı, ülkemde benim oyum ile ya da bir diğerinin oyu ile başa gelmiş bir bir hükümetin önderliğini istiyorum, bu önderliği hiçbir güç tahakküm altına almasın istiyorum. Ve lütfen bu istek beni hükümet yalakası olarak algılatmasın istiyorum. Akp çok mu iyi? Hiç sormayın bu soruyu, işin içindeyim, en .oktan yaptırımları üzerimde deneniyor şu an. Ödediğim vergi ve cezaların haddi hesabı yok mesala. Benim yangınım bir yana, ailesi ve kazanımları ise en büyük dert. Benim en büyük özlemim bu memleket içerisinden .aşaklı bir başbakan çıkaramayacak mı meselesi. Mehmet Akif Ersoy'dan şiirler okuyup O'nun Edirne'den İstanbul'a parasız kaldığı için trene binmeyip kışın ortasında yürüyerek İstanbul'a gelmesinde ki anlamı çözecek bir orta boy yiğit arıyorum ben siyasi sahnede. Yok oğlu yok! En kral komünist olsun, hak yemesin, mert olsun, gözümü kırpmadan oy vermezsem ne olayım...
Aslında ne yazarsak yazalım girizgah olarak kalıyor!
En iyisi edebiyata vurgu yaparak bitirelim bu bölümü;
haydi abbas, vakit tamam;
akşam diyordun işte oldu akşam.
kur bakalım çilingir soframızı;
dinsin artık bu kalp ağrısı.
şu ağacın gölgesinde olsun;
tam kenarında havuzun.
aya haber sal çıksın bu gece;
görünsün şöyle gönlümce.
bas kırbacı sihirli seccadeye,
göster hükmettiğini mesafeye
ve zamana.
katıp tozu dumana,
var git,
böyle ferman etti cahit,
al getir ilk sevgiliyi beşiktaş'ta;
yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
AKP'nin kendi zenginlerini yarattığı iddiasına karşılık somut örnek isteyen Başbakan Erdoğan'a Necati Doğru örnekleri sıraladı...
Bir çırpıda zengin yaratmanın 5 örneği!
Başbakan Tayyip Erdoğan sakin, ölçülü, sinirsiz, huzur dolu konuşmuş. Ertuğrul Özkök de sakin, ölçülü, sinirsiz, huzur dolu sorular sormuş.
Ne güzel!
Gerilimsiz soru!
Gerilimsiz cevap!
Mutlu oldum.
Başbakan diyor ki bizim iktidar partimiz AKP’nin kayırma kollama yaparak ve devlet imkânlarını aktararak kendi zenginini yarattığını iddia edenler somut örnek versin.
Başbakan haklı.
O cümleyi okur okumaz, bir çırpıda aklıma “AKP’nin kişi zengin etmek için devleti alet ettiğini gösteren” 5 çarpıcı örnek geldi.
***
Birinci örnek:
2005 yılının 28 Şubat gününü 1 Mart’a bağlayan gecenin yarısında Maliye Bakanlığı makamında TÜPRAŞ’ın yüzde 14.76 hissesi Ofer’e teklif edildi, sonra da ihale açmadan gizlice satıldı. Satış, serbest rekabet kurallarına uymuyordu. Bu satıştan devletin zararı en az 400 milyon dolardı.
Satış mahkemeye düştü.
Mahkeme, “yapılan satışta devlet zarara uğratılmıştır, bu satışı iptal ediyorum” şeklinde özetleyeceğim karara vardı.
1 yıl geçti.
Geri alınan tek kuruş yok.
***
İkinci örnek:
Devletin sahibi olduğu Seydişehir Eti Alüminyum, Özelleştirme İdaresi’nce özel sektöre satışa çıkartıldı. Burası en az 4 milyar dolar eder diye değer biçiliyordu. Çünkü Seydişehir’in ana fabrikasının değeri 1.6 milyar dolardı. Stoklarında 1 milyar dolardan fazla işlenmiş boksit cevheri vardı. Oymapınar Hidroelektrik Santrali de Seydişehir Eti’nin malıydı, Antalya’da limanı, depoları vardı.
Bilenler söylesin.
Kaça satıldı?
305 milyon dolara.
Satış mahkemeye düştü.
Danıştay 2007 yılının kasım ayında “Yapılan satışla devlet zarara uğratılmıştır, bu satışı iptal ediyorum” diye özetleyeceğim karara vardı.
8 ay geçti.
Ortada bir şey yok.
***
Üçüncü örnek:
SEKA’nın diğer fabrikaları gibi Balıkesir Kağıt Fabrikası da Özelleştirme İdaresi kararıyla satışa çıkartıldı. Meslek odaları bu fabrikanın 100 milyon dolar değerinde olacağını iddia etti. İşçi sendikası “devlet zarara uğratıldı” diye mahkemeye gittiğinde bilirkişi fabrikanın 50 milyon dolar edeceğini bildiren rapor yazdı.
Kaça satıldı?
Unutmuşsunuzudur.
Ben söyleyeyim:
1 milyon 100 bin dolara.
Başbakan’ın yakını olan Albayraklar’a satıldı. Mahkeme “yapılan satışla devlet zarara uğratılmıştır, iptal ediyorum” şeklinde özetleyebileceğim kararını aldı.
2 yıl geçti.
Yapılan bir şey yok.
***
Dördüncü örnek:
Bu en taze, çok heyecanlı, çok düşündürcü bir örnek. İstanbul Barosu avukatlarından Mahmut Talar’ın uyarısıyla CHP’li hukukçu milletvekili Atilla Kart’ın çabalarıyla ortaya çıktı. Devlet (Adalet Bakanlığı) icra takibine, hukuk ve idare mahkemelerine başvuran vatandaşlardan yasa gereği “harç parası” topluyor. Buna “adli emanet paraları” deniyor. Şu anda toplamı 1.5 milyar dolara ve yıllık faiz getirisi de 300 bin dolara yaklaştı. Yasaya göre, bankaya yatırılan bu paraların faiz getirisinin Hazine’ye gelir kayıt edilmesi gerekiyor. 50 yıldan beri yapılan bu uygulamadan nedense 10 Temmuz 2005 tarihinde vazgeçildi. Paralar Akbank’a hiçbir faiz getirmeyen “vadesiz hesaba” yatırıldı. 2008 yılının mayıs ayında da bu paralar yine “tek kuruş faiz almamacasına” Vakıfbank’a yatırıldı. Vakıfbank, Başbakan’ın yakını iş adamı Ahmet Çalık, Sabah ile atv’yi alsın diye kendisine 750 milyon dolar kredi açan iki devlet bankasından biriydi.
Bu durum ne olacak?
Ben bilmiyorum.
CHP’li Milletvekili Atilla Kart, soru önergeleriyle “devletin zarara uğratılmasının altındaki nedeni” sorgulayıp ortaya çıkarmaya çalışıyor.
***
Beşinci Örnek:
Onu biliyorsunuz.
İki gündür yazıyorum.
Başbakan “bizim kendi zenginimizi yarattığımızı söyleyenlerden somut örnek isteriz...” diyor ya bu örnekleri kendisine havale ediyorum.
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 246 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Prş Tem 31, 2008 12:17 am Mesaj konusu:
Ömrün bu vatana hizmet ile geçecek, İki evladından biri olan oğlunu görevin nedeniyle öldürüp eline verecekler ki daha on sekizini görmeyecek bu yavru, hanımın sinir sitresten kanser olacak, verilen emirler doğrultusunda en tehlikeli görevlerde en önde koşacaksın, askerinle omuz omuza çarpışacak karadeniz gibi zorlu bir bölgede o güne kadar eşi benzeri görülmemiş bi temizlik yapacaksın, yaptıklarını gıptayla izleyen bir kitle genç seni selamlayacak ama sen AK PAK olamadığından terör örgütünün kurucusu olacaksın...
Bir gün tarih yazacak...
Atam sen rahat uyuma!
Gençliğe hitaben doğrudur doğru ama bunu anlayacak gençlerin yolu zorludur zorlu...
Çok yıldızlı bayrak altında yaşamak istemiyorum.
İsrailin soyundan, israilin huyundan efendilere köle olmak da istemiyorum.
Bir daha bir daha ezber ediyorum İSTİKLAL MARŞI istikbal marşım olsun istiyorum .
Uyansın istiyorum insanlar yoruldum yıllardır hayinlerin planlarını adım adım izlemekten ve anlatmaktan...
Ergenekon dedikleri elini kolunu bağlamaktır milletimin sağcı, solcu, Atatürkçü. AKP'li olmayan kim varsa silmek AK PAK olmak istemiyorum. Hür yaşamak Hür ölmek istiyorummmmm.......
Sevgili mavilale, Atam'ı rahat uyutmayacak kadar vatansever olan ve kadri bilinmeyen kişinin ismini sizden almam mümkün mü acaba?
Veli Küçük ise eğer üzerine söyleyecek çok sözüm var, daha doğrusu benim değilde bir çok gazete ve gazetecinin var, yalnız Sedat Peker'in internet sayfasında kendisinin bir kızı bir de torunu olduğundan bahsediliyor, bu arada her satırı da övgü dolu belirteyim, diğer paşalarsa kastettiğiniz kişi eğer isim vermeniz yeterli sadece...
Veli Küçük paşa'nın Abdullah Çatlı ölmeden evvel son telefon görüşmeleri listesinde yer aldığını, Hrant Dink'i tehdit ettiği iddialarının bulunduğunu ve kayda geçtiğini, Danıştay saldırısının ve Cumhuriyet gazetesi bombalı saldırısının faili Alparsan Aslan ile aynı karede fotoğraflarının bulunğunu, Sedat Peker ile pek çok kez telefonda konuştuğunu ve bu konuşmaların kayda geçtiğini, Kemal Kerinçsiz adında ki avukat ile pek çok yerde kol kola görüntülendiğini, kamuoyunda Yeşil olarak bilinen karanlık adamın ilk kullandığı cep telefonunun Veli Küçük adına kayıtlı olduğunu biliyor muydunuz?
Bilmiyorsanız öğrendiniz!
Atam rahat uyusun, Türk mahkemeleri "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir!" dediler nihayetinde...
Ve sevgili üçmaymun kardeşim, duydunuz, gördünüz ve söylediniz amenna, bir de biz öğrensek bunları sizin dilinizden fena mı olur hani?
Nuri Bilge Ceylan, hemen hemen herkese ders verdi, en çok da Orhan Pamuk'a ve yüreğimizi fethetti durduk yere ve naçizane sizden geri kalanını yazmanızı talep ediyor bu garip!
Ak olmadan pak olmadan, küçülmeden, şenuygurmadan, tolonmadan, sadece vicdanın ve aklın sesinden selamlar aydınlık Türkiye'nin yarınlarına...
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 246 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Cum Ağu 01, 2008 12:00 am Mesaj konusu:
Atam rahat uyuyamaz uyansa ve şu milletin halini bi görse kurar istiklal mahkemelerini bi güzel temizlerdi memleketi.
Veli Küçük Paşamıza gelince Öyle dışardan bakarak tanınacak adam değil O. Yanlış yaparsınız bu medyayla insan değerlendirerek. Vanlıyım bunu bi çok yerde dile getirdim. Nereden tanıdığımı merak etmişsinizdir belki...
Kafese beş maymun koyarlar.
Ortaya da bir merdiven konur ve onun tepesine de iple bir kangal muz asılır.
Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkılır.
Her bir maymun aynı denemeyi yapar, buz gibi soğuk suyla ıslatılır.
Bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar.
Bir süre sonra muzlara doğru hareketleneni diğer maymunlar engellemeye başlar.
Su kapatılıp maymunlardan biri dışarı alınır, yerine yeni bir maymun koyulur.
İlk yaptığı iş, koşup muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur.
Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu bir de döverler.
Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir.
Ve o da merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer.
Bu maymunu en şiddetli ve istekli döven de biraz önce diğerleri tarafından engellenen ve ilk dayağı yiyen birinci yeni maymundur.
Islak maymunlardan ikincisi de değiştirilir.
Bu da ilk atağında diğerleri tarafından cezalandırılır.
Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiç bir fikirleri yoktur ama en iştahlı dövenler de onlardır.
Sonra en baştaki ıslanan maymunların dördüncü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir.
Ama tepelerinde o bir kangal muz hala asılı olduğu halde artık hiç biri merdivene yaklaşmamaktadır.
Neden mi?
Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmektedir.
AMA
Kıçımızdaki çıplaklık bizim kaybedeceğimiz bir şeyin olmadığını işaret ettiğinden, üç maymunu oynamaktan vazgeçtik, dördüncü maymunu da meymenetsizliğinden hakladık.
Biz hem muzu yedik hem de dayağı arada bazı maymunlar da telef oldu, olacak o kadar.
(Dün de 13 mülteci telef(!) oldu. Hayvan telef olur biliyorum. Ama dünkü kıyım insana yakışmayandı, sıradandı kanıksanmış!)
Maymun gözünü açtı desem yeterlidir sanırım Tiananmenian! Bizi maymuna çevirdiler.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız