Güvensizlik güçlü bir yalıtkandır, insanları ayırır. Ayrı duranlar, güvensizliği ve korkularını da yanında taşırlar. Böylece yalnızlık bir çare olmaz, büyütür yanında götürdüklerini. Kaçmak çözüm değildir, zaten kaçacağımız bir yer de yoktur aslında.
Yitirmekten korktuğumuz için kaçarız. Oysa zaten, insanlara güvenimizi yitirmiş değil miyiz? Daha ne yitirebiliriz ki? Yitireceği bir şeyi olmayanın kazanma şansı vardır aslında. Sorun, insanlara nasıl gittiğimizdedir. Büyük beklentilerle onlara gitmediğimiz, beklentilerimizin gerçekleşmeyeceğini bilerek ve buna hazırlıklı olarak –çünkü beklentilerimizin gerçekleşmesi bizim elimizde değildir- insanlara gittiğimizde en kötü olasılıkla başladığımız yere döneriz. Bu, bir yenilgi midir?
— böyle kırık/dökük bir görüntü sunman seni rahatsız etmiyor mu?
— hayır, başka türlü olamaz zaten, bir bütünlüğüm varsa, o da parçalarımın bütünlüğü
— yine de insanlar karşılarında net bir görüntü bulmak istemezler mi?
— belki. Ama sonuçta herkes kırık bir camın ardından bakmıyor mu dünyaya?
—evet, kimseyi bütünlüğü içinde bilme, tanıma şansımız yok. En fazla, anlaşılır bir kompozisyon sunabiliriz dışımıza.
— o da bir süreliğine çünkü öyle bir yap-boz ki bu, parçaların yeri sürekli değişiyor, kimi parçaları yitiriyoruz/atıyoruz ve yeni parçalar ekleniyor yaşamımıza.
— istesek de, istediğimiz resmi oluşturmak olanaksız. Örneğin ruhumuza saplanmış öyle parçalar var ki dokunamıyoruz bile. Kimi parçalar belli boşlukları, yarıkları örtüyor, kaldıramıyoruz. Kimi parçaları yerinden oynatmak yıkılma tehlikesi yüzünden sakıncalı.
— haklısın, dokunamadığımız, değiştiremediğimiz parçalarımız var. Ama diğerleriyle oynayabiliriz, tam da istediğimiz gibi olmasa da daha iyi bir bileşim sağlamak için olanaklarımız var, bu sınırlar içinde yetkinleşmek mümkün.
—özetle, hep kırık/dökük bir resmimiz olacak aynada ve başkalarının gözünde, değil mi?
— ne yazık ki ya da ne iyi ki, öyle. Ne yazık, çünkü hep kusurlu, eksik, idealimizin altında olacağız. Ne iyi ki, bu parçalı halimiz bizi değişmeye, ileriye/yukarıya güdümlüyor.
— kaldı ki, gerçekçi olmalıyız, benliğimiz, yaşamımız, dünyamız böyle ve hep böyle kalacak. Bundan yakınmanın bir şeyi değiştirmeyeceği de açık.
— dostum, seni böyle seviyorum, paramparça…
— Bölük/pörçük bir sevgi değildir umarım?
—olsa çok fark eder mi?
--sanmam… Dostluğumuza…
Dünde kaldı kaç parçam. Her güne eksik başlıyorum. Zaman akıyor, ben kenarında durgun öylece bakıyor,eskiyorum. Kaç bin plan eskittim sahi, bilmiyorum. Her güne yeni sözlerle, yeni sandığım vaatlerle başlıyorum. Neden bu evrensel düzene ayak uyduramıyorum anlamıyorum. Çok idealist değilim artık evet biliyorum. Gündüzleri uyanmaya geceleri uyumaya çalışıyorum. Hayat devam ediyor işte, kırık dökük yaşıyorum. Bir insanım ben, normal , yoruldum, kabul ediyorum. Sonsuzluğu içime sığdırıp sonluyu dışımda yaşıyorum.
Stalingrad Kuşatması’yla ilgili bir anekdot vardır. Kuşatma tüm şiddetiyle sürerken Rus Cephesi’nde askerlere moral vermek için senfoni orkestrası gelir ve konser verir. Konser Alman cephesinden de duyulmaktadır. Almanlar ateşi keser ve savaşa ara verirler. Orkestra sustuğunda Almanlar megafonla Rus cephesine seslenirler: “Biraz da Bach çalar mısınız? Söz, ateş etmeyeceğiz”. Orkestra çalmaya devam eder.
Ama her konserin bir sonu vardır. Sonra? Savaş devam eder…
Şostakoviç ünlü 7. senfonisini Leningrad’da, kuşatma koşulları altında besteler. Senfoni kuşatma altındaki Leningrad’da ve tüm Rusya’da askerlerin ve halkın direncini ve cesaretini artırır. Kuşatmaya katılmış bir Alman askeri savaş bittikten sonra, “Rus radyosundan senfoniyi dinlediğimde anladım ki, asla Leningrad’ı alamayacağız” demişti.
2. Dünya Savaşı yıllarında Afrika göçmeni sıska ve çirkin bir şarkıcı her iki cephede de popülerdi. Edith Piaf Nazilerin de hayranlığını kazanmıştı. Piaf, sık sık Nazilerin davetlerini kabul ediyor ve onlar için konserler veriyordu. Savaş bittikten sonra Piaf’ın Nazilerin bu hayranlığını, müttefikler için casusluk yapmada kullandığı anlaşılacaktı, Piaf halk kahramanı oldu, Fransızların en büyük nişanlarıyla ödüllendirildi.
Apocalypse Now filminin ünlü sahil bombardımanı kesitinde Amerikan helikopterleri (Nazilere nazire yaparcasına) megafonlarını sonuna dek açarak Wagner’in kıyameti çağrıştıran müziği eşliğinde napalm bombalarıyla Vietnam topraklarını yakıp yıkarlar. Wagner’in tek talihsizliği bu değildir, onun müziğini ırkçı söylemleri için uygun bir araç olarak gören Naziler Strauss gibi Wagner’i de propagandalarında bir araç olarak kullanmışlardı.
Müziğin insan ruhu üzerindeki büyük etkisi ilkçağlardan beri biliniyor, şamanlar davulların ve ritimli sözlerin gücüyle kendilerini veya kabilelerini, transa sokarlar ve kerametlerini gösterirlerdi. Savaşta düşmana karşı psikolojik bir üstünlük sağlamak ve korkutmak için müzik sonuna dek kullanıldı. Osmanlı’nın mehter marşlarını, İskoçların gaydalarını dinleyen düşmanların nasıl bir psikolojik baskı altına gireceğini düşünün.
Savaşa asker yani savaşan insan yetiştiren ordular askerleri bedenen olduğu kadar ruhen de savaşın sertliğine, acımasızlığına hazırlamalıydı. Böylece askeri müzik, marşlar doğdu. Bir makine gibi düzenli işleyen, bir makine gibi isteneni yapan otomat askerler yetiştirmek için makine ritmindeki marşlar gerekliydi. Öte yandan bu marşlar doğal olarak eril özellikler taşır (bkz Full Metal Jacket). Bireyin egosunu övdüğü kadar (erkek özelliklerine naat), özlem, sevgi gibi duyguları da boşaltan (yaylalar) içerikleriyle marşlar orduların vazgeçilmez mühimmatıdır.
Savaş hep uluslar arasında olmaz, bazen ordular kendi halkına savaş açar. Tıpkı Şili’!de olduğu gibi. Sadece müziğiyle cuntanın haklı korkusunu ve nefretini kazanan Victor Jara tutuklandığında, tıpkı kendi gibi muhaliflerin (hapishaneler dolduğu için) toplandığı Santiago Stadyumu’na getirilir. Bir albay, Jara’nın ellerinin kırılması emrini verir, askerler çekiçle parmaklarını kırarlar. Albay getirttiği gitarı Victor Jara’nın önüne fırlatır ve “çal şimdi de!” der. Jara “Venceremos’u söylemeye başlar ve stadyumdaki tutuklular da eşlik eder. Albay Jara’nun parmaklarını kırabileceğini ama direncini, inancını kıramayacağını anlamıştır. Victor Jara ve pek çok tutuklu albayın emri ile öldürülür. Kısa bir süre sonra Dünya Kupası eleme grubunda SSCB-Şili maçı vardır. SSCB futbol takım “kanlı stadyum"da maç oynamayı reddeder ve Şili 3–0 hükmen galip sayılır.
Victor Jara örneğindeki gibi müzik savaşan, savaş isteyenlerin karşıtlarının da en büyük silahlarındandır. Vietnam savaşı süresince savaş aleyhtarı kitlelerin en büyük protesto araçlarından biri de müzik olmuştur. Bob Dylan, Joan Baez, Paul Mc Cartney gibi müzik insanları müzikleriyle barışın yanında yer almışlar ve güçlü bir ses oluşturmuşlardı. Öyle ki, Paul Mc Cartney CİA tarafından izlenmişti (kuşkusuz onun kadar ünlü olmayanların üzerindeki baskı çok daha fazlaydı).
Soğuğu severim, karlı sözcüklerle konuşmayı, üşürüm yalancı baharlarda
düz yolda düşerim de/ koşarım uçurumlarda
istenmedik sulardan içtim,
yasaklanmış dağlardan geçtim, hep telli çitleri aştım, sınırlarda dolaştım
korkuyu ve korkusuzluğu gecelerde öğrendim.
Ben de utanıyorum bazen. öyle, gibi de değil, bir çocuk bile anlar.
Ben de acılar gördüm, ölümler giydim üstüme, karalar giymedim. Güz akşamları renginde bir yas, tuttuğum
Ben de halümce Bedreddinem demiş ozan/
ben de halümce ben'im, kime ne?
Bitirdiklerimiz, tükettiklerimiz, harcadıklarımız, azalttıklarımız, kaybettiklerimiz nedeniyle çoğaltamadığımız, çoğalamadığımız, artamadğımız, arttıramadığımız zaman kırık dökük harfler kusuyor kelimelerimiz. Kocaman bir ısırık alsak da hayattan; etraftan eksik değil kırıklar, kör bıçakla ekmek kesmişcesine.
Hüzün akar kırıklardan billûr... Ve sayarız: bir kırık, iki kırık, üç dökük... Sonra uykuya dalarız bir daha kırmanın, kırılmanın mümkün olmadığı bir adam boyu çukurlarda...
Böyle deyince tüm kırılganlığı geçiyor insanın, affediyor.
Belki kaybetmekten korkuyoruz,
belki artık gocunmuyoruz ölümden...
Dedim ki: İster bir yazgı, yanılgı ya da bir hata olsun, ayrılık bir gerçek. Aşkın sonu değil bu, birbirimizi hiç görmeyeceksek bile hep seni seveceğim. Aşkımı yaşayamayacak olsan da, aşkımın yaşadığını bil. Gündüzleri görmesen de yıldızlar hep vardır.
Dedin ki: Her ne olursa olsun yüreklerimiz bir yerlerde hep birbirine değecek. Ansızın bir ses, bir koku, bir gülümseme olup varacağım sana. Su gibi usulca, gizliden yürüyeceğim yüreğine. Bunu unutma…
Dedi ki: sevgi su gibidir, yaşamsal ve tertemiz. Sevgi asla zarar vermez, yaralamaz insanı. Sevmekten acı çekmez insan, su da sevgi de ancak kirlendiğinde hasta eder insanı. Sevenler, yüreklerini temiz tutmalıdır.
Dedik ki: Doğrudur, sevgi insanındır ve insanın gücü kadar güçsüzlüğüne de yazgılıdır. Kanıyorsak, sevgimizin ölümcül yarasındandır,bundandır susuzluğumuz. Sevgiyi içimize gömmemizdendir suskunluğumuz. Ama susku da bir sözdür.
Dediniz ki: Susmak da bir şeyler anlatmaksa, susmak niye? Tohum yeraltına büyümez ki… Güneşin güneşliği, aydınlatması, ısıtması değil midir? Ama güneş te tutulur.
Dediler ki: Sevenler, sevgilerini yaşatamazsa, bu ölüm ince bir sızı bırakır. Sevgilinin sevgisi artık öldüyse, bu, seven için büyük bir acıdır. Sevenler yenilmiş ve kopmuşsa, bu, ikisi için de korkunç bir acıdır.
Denir ki: “derin acılar dilsiz olur”. Bir ölüm sessizliğidir ayrılığın ağıtı. Boşluğa çarpıp geri dönen, sahibini ezen bir sessizlik. Yine de, sessizliği parçalar sevgiyle çarpan bir yürek.
De ki: ölmeyen, öldürülemez olandır. Kimi, yüreğinden vazgeçerek yaşayacağını düşünür, kimiyse yüreğinden vazgeçerse ölür. Yaşamak için onu da öldürebilirsin, onu yaşatmak için kendini de. Bir ırmak gibi, bereket de sunar aşk, felaket de. Aşkın bir de acı ve kötücül yüzü vardır.
Deme: “mutlu aşk yoktur” diye. Aşkı mutsuz kılan insandır. İnsanı ancak insan vurur.
En son kukulkan tarafından Sal Hzr 10, 2008 8:03 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
İyilik ve kötülük, birbirlerinin varlığı ve anlamı için mutlak bir zorunluluk ise:
İnsandan iyiliğin istenmesi ve onun varlığı için zorunlu/kaçınılmaz olan kötülükten ise sorumlu tutulmasını nasıl açıklamalı?
Kötülüğün varlığı bir yazgıdan, seçimden öte bir zorunluluksa, kötülük insan eliyle/iradesiyle/isteğiyle yaratılmamışsa, kötülüğün sorumluluğunu insan ne kadar yüklenmeli?
Hani bildik bir söz vardır ya; “çaresizseniz çare sizsiniz”. İlk bakışta kulağa hoş gelir, genel-geçer bir doğru gibi. Egoyu okşayan bir yanı da vardır: çaresiz bir durum yoktur, her şey sizin elinizdedir. Gerçekten de çaresiz sandığımız kimi durumlarda aslında bir çözüm yolu vardır; ya görememişizdir ya da göze alamamışızdır. Ama hep böyle midir? Bazen gerçekten de çaresiz durumlar vardır, tüm seçenekleri görseniz de çözüm sizin elinizde değildir, egemen olamayacağınız, iradenizin etki etmediği biri(ler)i ya da bir şeylere bağlıdır her şey. Çaresizce, kötünün iyisi bir seçim yaparız ya da irademizin dışında gerçekleşen seçimin sonucuna katlanırız. Yani çaresizseniz çare siz olmayabilirsiniz
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız