Gözler kara bulut evi. Bu hayatın canımıza kastı var... Silahlar oyunun başından beri çekili.
Benimki gönüllü bir tutsaklık -ve belki, ancak tutsak olursa savaşır insan. Belki de, savaşmayan insan tutsaktır. Aslolan kavgadır; kazanmak ya da yitirmek değil.Kavgasını yitiren, her şeyini yitirir.
Alışmak teslim olmaktır, bu yüzden
KIR>>DÖK!
Her iki kelimenin emir kipi dışa dönük olsa da...
Bir başkasına ait olanı kırsak döksek de, tortusu bizde kalır hep.
Bu yüzden kırık/dökük olan herşey içe dönüktür.
Yaşamı parçalayarak/parçalanarak yaşıyoruz.
Rilke: "Paramparça olmuş hayatın hikayesi ancak ufak tefek parçalar halinde anlatılabilir"
Yüzüme kapanan kapı
Kapı, insan ile dışarısı arasında geçirgen bir sınır çizgisidir. Kapının “açılabilirliği –kapandığı zaman iç ve dışı ayırsa da- iç ve dış arasındaki ayrılığı ortadan kaldırır.
Kapalı bir kapı, ya da bir kapının kapanması, işte bu yüzden, “açılabilirliği” yüzünden, daha güçlü bir yadsı(n)ma duygusu verir.
O bana kapılarını kapattığında durumumun ne kadar trajik olduğunu bilirim çünkü bana kapanan kapı “açılabilirliği” olan ama açılmayan bir kapıdır. Tam da bu yüzden korkunçtur kapıların yüzüme kapanması.
Kırılarak
Dökülerek
Parçalanarak
Ayrılarak
Ama
Bükülmeden
Kıvırmadan
Eğilmeden
Eğrilmeden
Ve
Düşerek
Kalkarak
Sadece
Neşeyle
Keyifle
Hep
Üstü kalsın
Diyerek
Kapamadan
Kapanmadan
Aşk
İle
Yüreklice
Seve seve
Güle oynaya
Kıpır kıpır
Canlı manlı
İlle de
Coşkuyla
Selam ile
Saygıyla
Varolarak
Var kılarak
Olmak
Kırık
Dökük
İlla ki
Dört dörtlük...
Hep yazmaya niyetlendim, meğer şimdiye ve üste yazılanlara beklemeymiş benimkisi!
Dost demediklerimize hiç kırılmadık, kıramadılar bizi. Öyle sert bir kabuk inşa etmişiz ki dokunamadılar canımıza. Canım deyip kapıları açtıklarımız acıttı hep canımızı. Hep onlara açtık içimizi. Kıyamadık gene de ama kırıldık bir kere. Dökülen kırıklarımızdan duvarlar yaptık yeni. Aşılması daha zor, daha sert, daha yeni... Sertleştikçe arttı kırılganlığımız, sertleştikçe acıdı canımız. Yaralanan hücreler hiç iyileşmez aslında, yeni hücreler oluşturulur onların yerine. Ölenler gömülür. Toprak her türünü kabul eder ölünün. Her kırığın döküldüğü, her döküntünün dönüştüğü, her dönüşümün aynı kapıya kulluğa vardığı yerde kırık dökük kalan gömülerimizi mezarlara doldurduk. Mezar taşına isimler yazdık, soyadları ve doğum tarihleri...Doğum günlerini unutmadık. Her bayram ziyaret ettik bölüştüklerimizi, kırıntılarımızı, anılarımızı... Her ziyaretimiz bayram mı oldu yoksa bize? Kırıldık, kırdık, döktük, döküldük ama hiç unutmadık; yaralar hiç iyileşmez çünkü. Çünkü hiçbir şey eskisi gibi aynı olamaz. Yenilendik, değiştik, değiştirdik belki ama hiç yok saymadık yaralarımızı. "Canım" demekten vazgeçmedik.
Canım, cancağızım...
Canım, cancağızım...
Canım...
Ey can, senden başkasına can vermedik...
Ey can, senden başkasında can vermedik...
Kirli bir yaşam benimki. Kimin değil ki? Kimin “temiz” bir yaşamı olabilir ki?
Gerçeği ve kaçınılmazlığını bir lanet ya da bir erdem olarak görmem, gerçekliğin kaçınılmazlığını ve kaçınılmaz gerçeği değiştirir mi?
İnsan çamura üflenmiş tanrısal nefestir. Ne nefesi, ne çamuru sıyırabiliriz içimizden. Salt nefes ve salt çamurdan oluşan, insan değildir. Ne nefesle, ne çamurla kendimizi yüceltemeyiz, ikisi de bizim değildir. Ama bu hamur, her yöne açık iradenin çekirdeği özümüzdür, özgürlüğümüzün ve sorumluluğumuzun da tek kaynağıdır.
Ne kirlerimle gurur duyuyorum ne de onlardan dolayı utanıyorum. Tüm kirlerimden arınıp tanrısallığa erişme düşüm yok, insan oluşumu da yalnızca “kir”e dayandırmıyorum.
Kirlerim simbiyoz bir yaşamı paylaştığım ruhumdaki mikroplarım benim. Onların yokluğu da çokluğu da –beden için nasılsa öyle- ruh için tehlikelidir. Simbiyotik ilişki kırılırsa hastalık başlar.
Yaşamsal ve öncesiz bir ilişki bu. İlk insanla birlikte başladı bu simbiyotik ilişki. Tanrı’nın kendini yinelemesi tanrısal yaratıya yakışmazdı. Bir Tanrı ancak kendinden zayıf ve kirli bir varlık yaratırsa Tanrı’dır.
İnsan için “olan”ı yorumlamak ancak bir teselli ya da ilenidir, o kadar. Çünkü insan “oluş”ta etken değildir. Bir nesnenin kendi (yaratmadığı) doğasını övmesi veya yermesi neye yarar?
"büyüdüğümde düşlediğim ülke bu değildi. " (tian)
Kırıldı, çoğaldı, bölündü, mitoz değil arka arkaya mayozlar geçirdi içinde.
şimdi yarım yamalak çekirdekleriyle, anlamsız davranışlar sergilemekte... Hücrenin dengesizliği kanser.
O bölündü ben bölündüm.
hiç çoğalamadım...
Kayıt: Mar 23, 2008 Mesajlar: 68 Nereden: Bilinmezden...
Tarih: Prş May 01, 2008 4:16 pm Mesaj konusu:
Göksel Baktagir var fonda...
Kırıyor, döküyor umursamadan beni...Kabuk bağlayan yaralarımı -bir karınca misali-yiyiyor da yiyiyor.
Ağı karası birbirine karışmış bir çatı altında, aynı yastığa baş koyulmadığı şu günlerde ve de annemin de dediği gibi küstüm yastıklarında; ben kendi yastığıma sarılmış yanımdaki boşluk sanki içi çıkartılıp geri yapıştırılmış bir ceviz misali; kandırıkçı, yalancı, sahtekar... bir boşalıp bir dolan umut teknesi, ipleri elimden kayıp gitmiş bir çıkrığın inen fakat çıkamayan ibriği...
Göksel Baktagir var fonda."Cananım" çalmakta.Tam da 2.32.saniyesinde.Öyle bir yay çekiş; kemandan değil ciğerimden mübarek...
Kırıyor, döküyor, acıtıyor...
O değil kıran döken; kırılıp döküldüğümde o açılıyor belki müzik arşivlerinden...
Can yok,canan da yerinde yok gayrı...Şimdi ben nere gidem?
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız