Sen ki güzel bir antika dükkânında , köşede , gözüme çarpan tarihi bir eserdin sanki.
Tozlarını sildim . Bu ilkdokunuştu.
Tozlarınla daha mı güzeldin ne? Keşke hiç dokunmasaydım. O tozların acısı geçti elime, kurtulamadım ellerimin kirinden. Parmak uçlarımda asılı kaldın işte böylece. Tek bana ait olan parmak izimde yer edindin.
Parmak izim takip edilemeyecekti artık ... Hiçbir dedektif beni tanıyamıycaktı ,sen olmadan. Ben 'ben' değildim çünkü. Önceleri garipsedim bu kirli elleri. Çıkarmaya çalıştım, derim soyulana kadar uğraştım. Nafile. Ben çıkarmaya çalıştıkça, parmak uçlarımdaki yarıklara daha çok giriyordun.
Ağzıma götürdüm ellerimi, tadına baktım. Küf kokusu geldi burnuma. İğrendim. Yaşamak bu muydu? Ağzına gelen küf kokusu. Bu ilköpüştü.
Kemirip durdu boynumu, ellerimin kiri, boğmaya ramak kaldı kendimi. Boğazımda acı bir düğüm kaldı. Boynumda tozlarının tırnak izi. Bu ilkölüştü.
Ne antikalığından eser kaldı şimdi, ne de girdiğim o antikacıdan.
Bir ömür ellerimin peşine düştüm. Gözlerim kömür karası oldu seyre dalmaktan seni.
Ne yazarsa yazsın Arapça yazı içeren kağıtları yerde bırakmaz insanlar. Alırlar yerden, kıvırırlar ve duvar boşluklarına sıkıştırlar onları. Kutsallık yerde kalamaz. Yerde sürünemez. Kutsal bir yazıdır o. Son indirilen kitabın konuşan harfleridir onlar. “Elif,Lem, Mim..”
“mim” olarak konuşuyorsun benimle. mırıldanmanın arapça hali.Yerimdeki şeklin bu ve ben seni alıp duvarıma asıyorum. Asar asmaz yapışıyorsun oraya. Oranın bir parçası oluyorsun. Taş oluyorsun.
Duvarda bir harf.
Harften bir duvar.
Duvarda secde eden bir harf.
Secde eden bir duvar.
Duvara secde eden bir harf.
Duvarlaşan bir harf.
Secdeleşen bir duvar.
Bu duvar, benim terci-i ve terkib-i bentlerim. Hece vezniyle yaratılmış Orhan Veli oluşum. “Böyle havalarda…” şiirinde . Orhan Veli’nin mırıldanmaları bu duvar. Cemal Süreya’nın Üvercinka’sı. Baştan ayağa mırıldanma. Güzelim bir “mim ”harfi.
İnsanlar yerde bulurlar “Elif, Lem, Mim…”harflerini öper ve ulaşılamayacak bir duvarın sertliğine saklarlar onları. Saklanması gereken kutsallıklardır onlar ve “Mim” sukut kadar kendi içine yamulur. Duvar zaten dilsizdir. Biraz daha duvar olur, biraz daha yamulur kendi suskunluğuna ve bir “Mim” harfini misafir eder içinde. Gizli bir kutsallık taşır içinde o duvar. Ne zaman oradan geçsen, senle duvarın sırrı yolunu gizlice keser ve kulağına “Burda saklı bir “mim” var. Biliyorsun değil mi?” der sana. Sokağın o anlık koşuşturmasına aldırmadan sen kendi içine bükülür “Eyvallah…!” çekerken bir Japon inceliği taşır, bir Sufi sarığıyla sarmalamışsın kalbini. “Mim” bu kadar şey mı katar duvarın bilgeliğine? Önünden geçtiğin ve “mim” harfini içine sakladığın o duvar benim. İçimde bir secde saklı. Mırıldayan bir hayat. Çekecek olursan bu “mırıldanmayı” içinden bu duvar yıkılır.
Kendi üstüne kapanan bir kapıdır “mim ” harfi. Kendini zorlayan, kendi menteşelerinden kurtulmak isteyen, hiç kimsenin parmak izlerini taşımayan, diğer harflerin arasında büklümlüğüyle duran, kalabalık yapmayan, arayan , istek yaratan, kağıdı süsleyen gizli bir trafik işareti gibi durur.
Türkçeye yansıma şekli bir sahiplenmedir. İçe doğru derinleşen bir sahiplenme: Benim...
Zamiri soytarı bir işgalci durumundan kurtaran harf “mim”. Beni kalabalıklaştıran, kendi içselliğiyle başka benlerle bitiştiren, özel alanı çitleyen, derebeyi duvarları ören, ilkel çağ ortaçağın sınırlarını zaman aşımına uğratan, ululayan, yükselten ve saklayan bir mırıldanma işte.
Hayal ve hayalet kelimelerinde yaşıyoruz. Hayal oluşumuzun getirdiği ayrıcalıklar/avantajlar var. Buna Stendhal “billurlaştırma” diyor. Subcomandante Markos “Gerçek devrim” diyor. Bir roman yazarı, buna yarattığı dünyanın zemini gözüyle bakar. Bir hikaye kahramanı, varlığının sebebi yapar bunu. Bir şair ,“Her şey budur.”der. Bir rahip bunu “cennet” olarak tasvir eder. Bir aşık, “sevgilinin gözleridir.”derken; bir katil, “ölüm kokusudur” der.
Cesaret, korku, telaş, risk , umut her şeyi içinde barındıracak bu denli bir dehlizdir hayal kelimesi. Bizim işimize yarayacak olan şeyi de bu kelimeden türeterek “hayalet” oluşumuzu kutsuyoruz.
Kafatasımızı parlatma çabasıdır bu. Kafatasımızdaki kanepenin biraz daha kulak tarafına çekilmesidir. Orta kısım boşalırsa kafatası biraz daha geniş gözükür insana. Rengi de değişmeli bu kanepenin. Baydı… Kaç zamandır aynı rengi görmekten bir hal olduk. Öyle ya, kanepe sil baştan yaratılmalı. Beyin şeklinde tasarlanmış yumuşak kaygan ilginç bir kanepe. Bir et parçası. Tasarım ilahi. Oturtulur mu, oturtulmaz mı üstüne ölüme kadar tüm hayat,bu düşünülür. Değişmeli uzun süredir kafamızın orta yerinde tuttuğumuz iki parçadan oluşan bu kanepe. İçine tıkıştırdığımız her şeyi de gözden çıkarmalı. Herkes bu noktada çeyizini hazırlayan bir genç kız gibidir. Allayıp pulladığımız ne varsa, ertelenen bir hayat için bu kanepenin içine tıkıştırmışızdır. Bornozlar var mesela bu kanepenin içinde, hiç kullanılmamış. Sarkan yenilikleriyle dururlar orda. Onlar da dahildir bu değişime. Ertelenen umutlarımız, bu hiç giyilmemiş bornozların ceplerinde kalsın. Tamamen yeni bir şey olsun. Eski kanepeden eser kalmamalı.
Kaç kırlenti ve daha başka neyi vardı bu kanepenin?
İki küçük kırlent, bir sarılma, uzun uzun öpüşme anları, tadına/demine doyulmamış yan yana uyumalar/uyuşmalar ve hayatın bir çiçek gibi koktuğu anları… Evet, bunlar da hayal ürünü kanepenin marka promosyonudur. Yaylı düşünceler, çok tatlı, sıcak renkli duygular, konforu yaşatan hisler, paslanmaz kadın iskeletleri, çürümeyecek erkek elleri, ve ideal ölçülere sahip kanepenin duruşu…. Her şey, yerli yerindedir.
Kafatasında başka neler yapılabilir? Bir şilte atılabilir mesela orta yere. Uzat ayaklarını. Bağdaş kur. Hayal kur. Kur, yap. Yerde minder de olmalı. Sırtını yaslayacak portatif bir duvar. Duvara yaslanacak bir yastık. Ve elbette bir hayalet. Cinsiyeti, kafatası sahibinin karşı cinsi olsun mümkünse. Ne yapılır hem cinsle bir kafatasının içinde be? Ha …! Şu var: “Okey oynanır canım!” denebilir. Okey dışarı atıp hemcinsimin yaşama alanını genişletiyorum. Kafatasım bir kadına geniş, iki erkeğe çok dar gelir.
Bir hayalet çağırmalısınız beyninizin içine. Orta yerde bir şilte. Minderler var duvarının her bir tarafında. Az önce bir kanepeden söz ediyorduk kulağa yakın bir yerdeydi. Biraz daha itekleyin onu. Dışarı dışarı…Sadece minderler kalsın. Şöyle şark usulü bir kafatası olsun. Nargile tüttürmek isteyen var mı? Buna da yok demeyiz. Elinde “nar”(ateş) ile bir hayalet girmeli bu kafatasından içeri. Nargileye birinizin beynini koyun ve bu narla yakın. Birinizin beynini dumanlayın. İçinde olup bitenleri sevabıyla-günahıyla içinize çekin. O güne kadar biriktirdiğiniz ne varsa. Hangi günahın ve hangi hatanın koynunda ne kadar kıvrandıysanız yakın o beyni ve bir kere daha ortak izleyin/ortak yaşayın bunu. Bir beyin izleği bu. Günahlarınız karşı cins hayaletin getirdiği narla yanarken siz, bu dumanı içinize çekin. Duman dolaşırken içinizde bir günah daha işleme isteğiyle yanıp tutuşun. Duman dolanırken içinizde siz, günahın cazibesinde dolaşın.
“Müzik yapıyorsunuz bayım; ama müzisyen değilsiniz. Sizi acılarınızdan dolayı kabul ediyorum. Sanatınızdan dolayı değil.” -filmden-
Nefes alıyorsunuz bayım; hissetmiyorsunuz. Oksijen tüketiyorsunuz sadece bayım, fotosentez yapmıyorsunuz. Ciğerleriniz size kafa tutuyor bayım, soluk alıp vermekle uğraşıyorsunuz. Zorluyorsunuz bayım zorluyorsunuz…Zorlayarak hayattan zevk almaya çalışıyorsunuz. Soluk alışverişiniz çok hızlı bayım. Soluk alışverişinizden dolayı sizi yaşıyor olarak kabul edemem.
Sömürerek /semirerek her şeyi, sürünmekten kurtulmak istiyorsunuz bayım. Kilo almak istiyorsunuz başkalarının ruhunu ezerek ve yiyerek. Dışınızdaki insanların ruhlarıyla besleniyorsunuz. Ve buna dengeli beslenme diyorsunuz bayım. Dengeyi koruma adına yapıyorsunuz bunu. Korkularınızdan arınmak, kendinizi sağlama almak için yapıyorsunuz bunu bayım. Beslenme alışkanlığınızdan dolayı sizi kabul edemem.
Korkuyorsunuz bayım, korkuyorsunuz. Korkunun yarattığı etkiden de korkuyorsunuz bayım. Korkuyu içinizden atmak için herkesi korkutuyorsunuz ve bunu yaparken daha fazla korkuyorsunuz. Korkuyu korkuyla yıkamaya çalışıyorsunuz. Başkasının korkusu sizin korkularınıza davetiye çıkarıyor. Ve siz bayım, kendinizi sağlama almaya çalışırken korkularınızın içinde çürüyorsunuz. Korkularınızın hiçbir estetik değeri, hiçbir insani tarafı ve hiçbir ulvi yönü yok bayım. Bayağı korkular bunlar. Sizi korkularınızdan dolayı da kabul edemem.
Sevmiyorsunuz/sevişmiyorsunuz bayım. Seviyor gibi gözüküyorsunuz sadece. Sevmeyi bir tüketim endüstrisine dönüştürmüşsünüz bayım. Sevgi günleri ilan etmişsiniz. Anneleri sevme günü, babaları sevme günü, sevgililer günü…ve günleri sevme günü.
“Günlerden en güzeli pazartesidir.”diyorsunuz bayım, bundan eminim. Hayata hızlı bir startla başlayıp bonusları kapma/toplama/istifleme günüdür çünkü pazartesi. Para kokusunun en fazla sindiği gündür pazartesi. Yeteneğin, becerinin, hırsın, ilmin-bilimin, şehvetin ön plana çıktığı/sergilendiği gündür. Ve Her şeye yeniden yeniden dendiği, “daha fazla” pekiştirmesinin eklendiği ve “bu sefer olacak” ibaresinin yayıldığı gündür. Para tanrısının günü. İnsanların kendi ruh ve bedenlerini patronların, kalantorların, ensesi kalınların, para babalarının önünde çırılçıplak soyarak (soyma kelimesi özellikle kullanılmıştır.soygun…soygun.) lüks mekanlarda paranın kutsal suyuyla ruhlarını ve bedenlerini vaftiz ettikleri gündür. Kutsal gün olup sermaye ve kapitalin insanı /insani olan her şeyi yok saydığı dümdüz bir alana yaydığı/topladığı (bir mahşer alanına dönüştürdüğü) insanları bir birine benzettiği/tek tipleştirdiği/robotlaştırdığı gündür pazartesi. Pazartesileri sevmiyorum, bayım.
Zenginliğin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Paranın çokluğuyla ve birikimiyle zengin olunacağını düşünüyorsunuz. Çok paranız var;ama zengin değilsiniz bayım.
Sizi paranızdan dolayı da kabul edemem.
Bir ruh taşıdığınızı düşünüyorsunuz bayım.(bir ruh gibi taşınıyorsunuz halbuki…) İstifleyen, kemiren, durmadan stoklayan bir fare ruhu bayım sizinki. Acı çekiyorsunuz ama “acının” ne olduğunu da bilmiyorsunuz bayım. Sizi, acılarınızdan dolayı değil; yaşadığınızın/yaşamınızın bir saçmalık olduğunu samimice itiraf etmenizden dolayı kabul ediyorum.
Her şey yerli yerinde olmalı. Tuzu, biberi, kekiği, kokusu, kıvamı ve parmakların ve ellerin ve gözlerin ve boynun ve okuduğun şiirlerin beni anımsatan dizeleri ve tüm bunları katıp/karıştırıp oluşturduğun çorbanın adı…
Nefesimi tutuyorum çorba pişinceye kadar. Bir gelir bir gider pişme anı. Ben tencereyle, tencere markasıyla ilgilenmedim. İçinde dolaşan çorbanın malzemesine takılı kalır düşüm, usum zamanım.
Nefesimi tutuyorum çorba pişinceye kadar. Kaşıklayacağım/kaşıkladığım senin kelimelerin. Dizi dizi sıralanacak çorbanın tuzu, biberi, ve diğer baharatı. Hazır çorba değil ki bu! Bekleyeceğim şey senin avuç için. Sımsıcak. Çizgili. Hislerin içinden aktığı kıssa tortusu.
Ve bu kıssanın gömleği ile gömleği yırtan el çorbanın içinde.
Bir sürü malzemeyi bir torbanın içine sıkıştırmaya çalışıyorum. Hangi yöne baksan kıpırdayan bir zaman dilimi var. Düşsel monologlar, üretim tarihi geçen bir sürü ilkel istek, malzemenin dışına yapıştırılan hükmünü kaybeden fiyat etiketleri, janjanlı-fosforlu olmayan ucu bucağı kestirilmeyen gece serinliği/konuşkanlığı, gecenin her şeyi örten yemini, gülümsemen, ikiye bölünmelerin ve en büyük parçada beni buluşun, seni ikiye bölen zaman denen testere hepsi… çorbanın içinde. Ben bu çorbanın kaynamasını bekliyorum.
Önce dudaklarını kovalamalısın kaşıkla. Uzatmalısın kaşığın içinde dudaklarını bana. Isırmadan uzun süre dudaklarını kafatasımda tutmalıyım. Sonra bakışlarını kaşığa koymalısın. Neyi gördüysen ve neye meydan okuduysan bu bakışlarda şimdiye kadar, onlarla beraber bakışlarıma eklemlemeliyim. Kaşık bakış dolusu olmalı. Rest çekmeli. Bir hiciv tadı vermeli. Buharı/nemi, “failatun failatun failun” vezninde olmalı. Bir açık, bir kapalı değil hepsi açık olmalı. Göreceğim şeylerden korkmayacağım. Hatta meydan okuyacağım senin bakışında yer edinen her şeye.
GÖNÜL SAHİBİ tian VE HİSS SAHİBİ eylem’in KALBİ’NE
Karakutu
Güzelsiniz…
Arz ederim.
14/09/2008
kumsaati
Ekler: 1- İki adet sıcak el
2- İki adet “görmek” için bakan göz
3- Bir adet çarpan yürek
4- Bir adet “ Ve Asla Sadece Bir Bağlaç Değildir” yazı dizisi
5- Bir adet “soap opera: hep ne için (b)aşk-a” opereti
6- Yüz bin adet sahici nefes alıp-vermek
“Bana yaşattığın aşk üzerimdeki gömlekten daha büyük değildi.” -filmden-
Kolları uzun ve sarkıyor kolları bu aşkın.
Bol gelen bir ceket gibi durduğunu mu düşünüyorsun üzerimde bu aşkın? Yürürken bu aşkın içinde, penguen yürüyüşü/palyaço yürüyüşü yaptığımı mı düşünüyorsun? Çok çuval durduğunu mu söyleyeceksin bana bu aşkın?
Düğmelerini yeni iliklediğim bir gömlek bu. Rengi beyaz. Mintan niyetine kullanıyorum bunu. Rahat. Bundan başka üzerimde bir şey giymeden/taşımadan duruyorum. Çıplaklık gibi duruyor bende bu aşk. Doğal şekline dayanıyor ve tenimden ayırt edilmeyecek kadar tenime yakın. Her yüzümü yıkadığımda aynaya astığım bir ıslaklık bu aşk.
Ütülendikçe kırışan/hiçbir şekilde ütü tutmayan/ arsız / dik kafalı / kaba bir kumaştan yapılma /kirlendikçe kirlenen ve kirlendikçe kirlerini seven/ ceplerine kalem asılmayan / kolları çoğu zaman seni günahlarınla, hatalarınla, üşümüşlüğünle sarmalayacak kadar uzadıkça uzayan / bazen kış ortasında birden kolları kısalan/ defolu reyonlarda yerini alan arızalı bir gömlek bu aşk.
Kravat bağlar oturur devlet masasına bu aşk. Disiplin suçu işler. Cezalandırılır. Cezasının içinde ayak ayak üstüne atar, kudurtur. Devlet düşmanı gibi durur ukalalığıyla. .
Okullarda en aylak öğrencidir bu aşk. Soytarı, saç-baş dağınık , özellikle bir gömleğini çok seven ve o gömleğin bir tarafını pantolonunun içine hiç sokmayan bir soytarı. Teneffüsleri dersliklere tercih eden, aşk mektupları yazmaya kalkışan ama yazamayan; bunları bin bir minnetle işin erbabına yazdıran o uzun saçlı çocuktur. Okulun idaresine sık sık uğramak zorunda kalan, disiplin kurullarında daima ismi tartışılan, davranış notu davranış bozukluğuna dönüştürülen liseli bir soytarıdır bana yaşattığın bu aşk.
Eteğini belinden kıvırıp kısaltarak dizlerini dışarıda tutan o liseli kızın bacaklarını sergileme tutkusudur, kıvırta kıvırta yürüyüşüdür, saçlarını ikide bir savuruşudur, okulun bahçesinde erkek arkadaşından ilan-ı aşk bekleyişidir ve durmadan bir ileri bir geri gidip gelişidir.
Ergenlik çağı çıkıntıları, cinselliğin ilk adımı, ilk öpüşme , ilk sarılma , acemice yasak bölgelerde gezinme, bir sivilce patlaması, bir göz kırpmadır bana yaşattığın bu aşk.
Bana yaşattığın bu aşk, üniversite sıralarında bekaretini sırtından atan yada kaybeden üniversiteli bir genç kızın karmaşıklığıdır. Erkek arkadaşına alışan tenidir. Rujlu dudaklarını ısırışıdır her gece yarıları. Bir anne diliyle, kötü çevresine oyuncak oluşudur. Esrara alışmasıdır mesela. Alkole vurmasıdır kendini. Pahalı çizmeler giymek için bedeni ile ruhunu ayırmasıdır. Bedeninden intikam almak ister gibi hınçla, önüne gelen kıllı/ yağlı/ terli her erkeğin altına yatmasıdır. Pişman olmadan bir daha ve bir daha ve bir daha, açık açık yaparak kendi adını orospuya çıkarmasıdır bu aşk.
Bana yaşattığın bu aşk damgalıdır. En temiz ve en kirli yanıyla çetrefillidir. Aşk böyle bir şeydir işte. Bol günahlıdır. Bol bol günahtır.
Bu aşk,
Aynı üniversiteli kızın final notlarının arasında dolaşan cümleler (notla değerlendirilmeyecek defter kenarı karalamaları sayfa dışı harfler / işaretler/ resimler / kelimeler cümleler) kadar dışardandır/ dışarıdadır.
Başını açmak zorunda kalan utangaç/ muhafazakar bir kızın alinasyonu , aile baskısı ve gelenek dürtüleriyle başını örtmeye zorlanan bir kızın da ezikliğidir.
Bana yaşattığın bu aşk, beraberimde taşıdığım tutku ve ilkellikten daha büyük değil.
Zaman kilenir mi, yoksa kirletirmi? Zaman içimizden geçtikçe nasıl bir etki, nasıl bir iz bırakır. Bunu düşünüyorum bu aralar, düşünceleimi hatta duygularımı paylaşacağım az daha olgunlaşsınlar diye bekliyorum...
Yağmur, rüzgar , çöl , ayak izi , kum ve kumsaati’nin içindeki kumsal zaman, gecenin üç beş tane kaçkın çocuğuydu dün gece. Oturduğum yerde uykuyu ayakta hemen yanı başımda tuttuğum bir gece. Uyku ısrar ediyor beni alıp yatağa götürmeye ben uykuya uşak muamelesi yapıyor, nazlanıyor- mızmızlanıyor, bazen de sert emirler vererek, “Eeeeeh…tamam be! Bekle şurada ve sesini çıkarma! “dediğim anlar da oldu.
Yağmur bekleyen cümleler duydum dün gece. Cümle, havanın ve içindeki anlamın ısınmasından genleşiyor yavaş yavaş yükseliyor, kafatasımın en soğuk katmanına uğruyor, siklon ve antisiklon karmaşasından geçiyor ve sil baştan dökülmesi gereken yere çiseleyerek geri dönüyordu.
Her yağmur tanıdıktır. Anın dışında her şeyi ıslatır. Islanan aynı yanaklar, aynı dudaklar, aynı hisler ve aynı yalnızlıklar. “Hakketmek” diyordu bir şimşek gürültüsü dün gece. Hak hukuk, sanık ve tanık var mi ki aşka /aşkta?
Yağmur,
Gecenin kaşifi. Bilinmezden yaşanan alana doğru inen bir kaşif. Camlara vurur kendini, aşağı süzülür camlardan. Tenimde ıslak çizgiler oluşur hafif utangaç.
Damlarda birikir, borulardan aşağı sarkar sicim sicim. Bir intihar süsü verir yaşamaya. Ben “Arap kızı gibi camdan bakarım, bal satarım.” Susarım. Seni ararım, seni oynarım tüm çocuk oyunlarında.
Kurbağalara oyun alanı olur. Dere kenarlarında yeşeren vıraklamalar olursun. Yeşil yeşil…Suda dağılan halkalar olursun. Acemi bir solucan olursun içimde. Gezer durursun. Gıdıklanırım.
Çiçeklerin damarlarında gezinir. Diplerinde arkeolojik kazılar yapar. Bütün hüsn-ü zannıyla insanları romantizme çeker, hapşırtır. Bunu geçmişin günah kitabelerini ortaya çıkararak yapar. Atalarımızın cürümünde buluruz kendimizi ve bir kere daha toprağa yan yana gömülürüz. Kavimler göçü başlar toprak altında. Sen bana iltica edersin. Hun imparatorluğu olurum.
Kazılarımda bulunan tüm parmak izleri senin. “Kimi sevsem/ kime dokunsam sensin.” Parmak izlerimin biriktiği kutusun. Şairce bir kazıntıdır bu. Şair ne biçim kazar geçmişi? Şairdir bu, o da sadece seni arar.
Şairden yana tavır koyar yağmur Cinayet değil tetkik edilen. İstila edilmiş bir düşünce alanı sadece. Günlerce oturulmuş bir hafızanın ortası, feci özlem belirtileri, istek-tutku mekanizmasının işlerliği, heyecan üreten kalbin gereğinden fazla mesai yapması, her yerde aynı fotoğrafı/ aynı yüzü gören gözlerin yorgunluğu, duygusal zeminin boşluğu…tüm bunlar yağmura dayalı şairin nasibi. Malzeme olarak verir bunları yağmur şaire. Şair de kendi içini deşer, yıkar, süpürür pırıl pırıl bir sen çıkarır ortaya.
Sen dışarı çıkınca yağmur başlar. Meteoroloji uzmanları “şundan ve şundan dolayı felan ve filan bölgelerde yağmur beklenmektedir.”der, hikaye…Bilmezler ki şair kendini yırtmıştır. Ve iki “e”li bir “Seen” çıkarmıştır ortaya.
“Müziğin içinde neyi arıyorsunuz bayım?” “Üzüntüyü ve göz yaşlarını”
Arıyor gibi yaşıyorsunuz bayım. Bulmak için aradığımız yok aslında. Aramanın içinde kaybolmuş bir arayansınız sadece bayım. Bakarsanız etrafınıza herkesin bir şeyini kaybetmiş gibi arandığını da göreceksiniz. Sorsanız, doğru düzgün bir yanıt alamayacaksınız. Ama arıyor herkes bir şeyini tıpkı sizin gibi bayım.
Müziğin içinde ne kaybettiğinizi düşünüyorsunuz bayım? Borsanın düşüşünü, döviz cephesinin çökmesi, futbol maçlarının düdük ve küfürlerini mi? Bahis koponları mı, yıllık faiz oranları mı, kalabalığın erdemleri mi yoksa?
Neyi kaybettiğinizi düşünüyorsunuz müziğin içinde?
Size ait olmayan notaları mı biriktiriyorsunuz müziğin kumbarasında? Başkasının notalarıyla mı duygulanıyorsunuz? Ezber duygularınız da mı var sizin? Herkes ağladığı için mi ağlıyorsunuz? Ağlamalarınızın notalarını verin bana.
Ağıt yaktınız mı hiç? Müzikte bir feryat-ı figan bulur musunuz? Bir anne çığlığı var mı sizin notalarınızda? Bir erkek kırılganlığı, bir kadın utanması, bir bakire dindarlığı, bir günah cazibesi/ cezbesi...var mı?
Müziğinizde neyi dinliyorsunuz bayım siz?
Müzik nedir sizin için bayım?
Hayatın bir senfoni olduğunu düşünür müsünüz mesela? Bir uyum var insanın elleri ile dudakları arasında. Kalbiyle ruhu arasında çok tatlı bir fısıltı var. Beyniyle, duyguları arasında esrik bir tezat var. Bunları algılıyor musunuz? Bunca tezada ve gürültüye rağmen müthiş bir uyum var insanın bedeni ile ruhu arasında. Şiirimsi sözlerle var ediyor her şey kendini insanda. Bedeninizin içine dağılan bu ruhsal senfoniyi duyuyor musunuz? Şefini dinliyor musunuz duygularınızın?
Hislerinize inanıyor musunuz bayım?
Bestelemeyi düşündüğünüz şeyler yaşanabilecek şeyler mi acaba? Uçuk kaçık besteleriniz var mı? Ne kadar sahip çıkmayı düşünürsünüz bunlara? Çalma cesaretiniz var mı bu besteleri? Saklı güfteler olarak mı kalacaklar her zaman için içinizde? İçiniz çıldırırken kalabalık bir orkestranın müziğiyle, dışınızda susacaksınız. Çatlaklar oluşacak dışınızda, sızmaya başlayacak yaralardan bu müzik. Ve ben biliyorum ki içinizi hiçbir zaman dinlemediğiniz gibi şimdi de dinlemeyeceksiniz. Susarken dışınızdan, içinizi susturamayacaksınız. Dinlemeyecek içiniz sizi. Ve siz “iç-dış” olarak bölüneceksiniz. İki farklı/ayrı dünyada yaşıyor gibi olacaksınız. Dışınız sizden ve içinizden nefret etmeye başlayacak. Susacaksınız. Suskunluğunuz nefretinizi arttırtacak kendinize karşı.
İçinizde bir cariye gezinirken çıplak ayaklarla; kraliçe gibi davranacaksınız siz her zaman için. Efendisini arayan bu cariye olmak isterken içiniz, dışınız sarsılmaz kale burçları gibi duracak. Ve siz darmadağın bir kumdan kale olacaksınız.
Sahi besteleyip çalsanız bunları ne olacak?
Hayatınızda nasıl bir deprem oluşur, hiç düşündünüz mü?
Hayatınızı bu müziğin yaratacağı depremi beklemekle geçirdiniz. Bestelenmeyi bekleyen güfteleriniz var sizin, susacak mısınız?
Kaybolmuş gibi bakıyorsunuz etrafa bayan, sahi benim müziğimde ne arıyorsunuz?
Yine yolunu mu kaybettin?
Döndüm.
Her yerim dondu.
Bütün gün telefon direklerine kuş gibi
tünedim durdum.
Ama döndüm.
Rüzgarın şiddeti yüzünden
sınırdaki bütün hatlar koptu...
Bizim evimiz sizin evinizdir.
Evimiz...
Sınırı geçtik ama hala buradayız.
Kaç sınır geçmesi gerek insanın
evine ulaşması için? (Ulysses' Gaze)
ellerim üşüyor, parmak uçlarımdan sızan kanlar ısıtmıyor ellerimi. avucumda biriktirsem de, buharlaşıp uçan taze kan kokusu genzimi yakıyor...
Güzel güzeli çeker; bunu bil.
'Temizler temizlerindir' ayetini ona oku.
Dünyada herşey bir şeyi çeker.
Sıcak sıcağı, soğuk soğuğu çeker.
Aslı olmayanlar, aslı olmayanları çekerdurur. Ölümsüzler de ölümsüzlerden sarhoştur.
Cehennemlikler cehennemlikleri çeker; ışıklılar ışıklıları ister.
Nur ehli, nur ehli olanları ister.
Gözünü yumdun mu bu, can çekişmektir sana; gözün pencereden giren ışığa sabrı yoktur.
Senin tasalanman, tezce gündüzün ışığına kavuşmak isteyen göz ışığının sabırsızlığından ileri geliyor.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız