O silik aynalarda şaşırdığım pis yüzüm
daha çok insanlara benzeyen ve onlara
hırçın çalgılar yansıtan
yüzüm.
Uykularım upuzun bir geçmişi yaktıkça
ve o külle yıkandıkça ben durmadan
utançla oğuşturduğum
yüzüm.
Zengin dul dişi bir kedi seviyor ya kucağında
belki bu insanlara güvenimi doğuruyor durmadan
ellerim bağlı da ondan bu belki
yaşlı adamlar artıyor haykırışımdan
kanatlarını bembeyaz çırpıyor kuşlar
bir kadın vuruyor kuşlara kendini
vuruyor vuruyor kanatıyor belki
sonra da güneşin gövdesine yorgunluktan.
O silik, eski, yalnız aynalarda
kısaca insanlarda yani
kuşları eskiten kan
kurusun.
Gürültülü bir intihar başlasın akşamla
dinsin sen soyundukça geceye karışan hüzün
dinsin dinsin benim çağdaş olmayan iğrenç yüzüm.
Ayın parçalanışını bir dişi kedi gördü
Waterloo’yu gördü bir asker, bir kahraman
ama bizim için ne Waterloo, ne yağmur öncesi hüznü
bir aptalca büyü uğraştırıyor bizi durmadan
çünkü umulmadık bir şey oluyor artık insan
bir şey, bir kahkaha sabahın karşısında
ve yüzüm, o deşilmiş, o iğrenç yara
artık kendine yürüyor kalkıp onlardan.
İ.Özel
Ellerimin söylediği her şeye inanıyorum. Üzerinde gezindikleri sert, yumuşak, keskin, kör, dilli, gözlü, dudaklı ne varsa onlardan bir şeyler aşırarak sessiz sessiz uzayıp gider parmaklarım.
İşaret ettiği şu dışımda tuttuğum dünyanın siyahla karışık maviliğini hiç içine almadı işaret parmağım. Bunu yaparken tırnağının altında sakladığı siyahlığı bu kürenin siyahlığından aşırdığını da söyler. İşaret şekli, yüzünü tırnaklayarak biraz daha yaşlı kıldığı bir kabile şefi suratı gibi çizgili, yanmış bir esmerlikle durur. İşaret şeklinden çok yönelmenin güç gösterisidir.
Ellerim avuçlarına aldıkları şeylerin hatıralarıyla varlar. Hele aşka dair biriktirilmiş gül kokuları. Heyecandan anlam kazanan soluklanmaların şaşıran figüranları oluverirler. Nereye sığacaklarını/sığınacaklarını bilmezler. Cepler dehliz olur çıkar. Uzayıp giden sağlı-sollu mağaralara dönüşürler. Eller bu dehlizlerin ağzına kadar gelir şaşkın ve mahcup bir ifadeyle geri döner ensede karar kılarlar. Heyecan işte! Ense kaşınmadan yoklanır, saçlar şöyle bir parmaklarla taranır yada düzeltilir gibi yapılır. Şaşkınlık ifadeleri işte. Ama hayırlı, ama süssüz afallamalar. İnsan oluşun işaret parmağındaki yaşam şeklidir bu.
Üşüyen küçük parmağıma bakarım. Diğerleri tarafından korunaklı bir hali var. Avuç içi sıcaklığı ona verilmek istenir gibi bir hal var diğerlerinde. Dokunduğum tuşların en incesi olan “i” harfi bile ona emanet. Kendince şekillendirdiği bir hüznü var bu “i” harfinde. Diğer parmakların yalnızlığını biraz bu küçük parmak susturur.
Taze kelimelerin üzerinde gezindiği yaprakları tutan bu parmaklar. Okuyan bu parmaklar. Okudukları şeyleri sil baştan yazan bu parmaklar. Bıraksam, eldivenlerden dışarı taşar, birer avare olup çıkarlar bu parmaklar. Yaşama koşulları düşünceden daha sert. Onlar bir eldivenin içindeler. Damarlar ve kan dolaşımı. Eldiven çok akışkan. Ne sıcak ne de soğuk. Bir tütsü kadar yayılma özelliği olan,buruna ve ruha yapışan, yaşama ağrısına tutuna tutuna sızıyı çoğaltan doktorlardır parmaklar.
Herkesin aşuresinde buğday.
Herkesin hikayesinde çocuk.
Herkesin dünyasında birer cinayet tanığı.
Tuttukları paralara dokunan istekleri okurlar bazen. Ne istek ama! Kabarık bir iştah kadar cepten cebe dolaşan paraların taşıdığı parmak izleri, kendi parmaklarımın iştahını da kabartır. Kirlenmiş en değerli şeyler gözüyle bakılır bu kağıtlara. Para, şehvetin yaratıcısıdır. Ve kir bundan güzeldir. “Elinin kiridir para” lafı buradan okunur, buradan sızdırılır hayata.
Parmaklarda en keskin dolaşan kamçı paradır. Ve çok yumuşak bir sertlikle durur bu kamçı parmak saltanatında. Ağzı açılır parmakların ve dokundukları eti ısırırlar. Lime lime ederler bu dişlerle dokundukları yeri. İşaret kalkar. Saldırı pozisyonu buradan çıkar. Dalga dalga yayılır bu hal bedene. Ve bedeni dizginlerinden kurtaran parmaklardır. Kudurtan, sinirlendiren,geren, rahatlatan, tırnak altında gizleyen, kirleten…
Sonra dünya güzelleşti… Bataklığımı daha çok sevmeye başladım. Batasıca bir gemiye binip, el salladım. Yüzümde ayrı bir güzellik. El salladım güverteden kendime ve seyre daldım denizi. Üzerimde eski kırmızı bir palto. Tek seçilen renk buydu. Üzerime yapışmış boya kalıntısı. Sıçrayan böcekler ve hışırdayan yapraklar üzmüyordu artık beni. Ben üzülmüyordum. Avundum birkaç tane kelimeyle. Renkler çoğaldı. En aza indirdim sana dair her şeyi. Acılarıma ellerin değdiğinde ise daha önce görmediğim renkler belirdi. Çiçek açtı acılarım çoğaldılar. Heryeri kapladılar büyüyüp. Bu kadar kısa sürede büyümeleri bir doğa harikası kıvamına bürünmelerine neden oldu. Beynimde tam şurda duruyordu tohumları. Kök salmaya çoktan başlamışlardı. ciğerlerime dolan kıymık parçaları daha çok genişletti nefesimi. Kocaman bir kalbim oldu. Yetmezliğin en güzel anı buydu.
Yetmiyordu zaman. Zaman ilerlemiyordu. Zaman gerilemiyordu. Zaman beklemiyordu. Çünkü zaman artık yoktu. Çünkü öldürmüştün zamanı. İşlediğin cinayetin kan kokusunu içime çektim. İşte buydu yaşam. İşte buydu gerçek . Tüm kokular hükümsüz kaldı ve silindi beynimden kazınmış eski kokular.
Kırmızı paltomun rengini nerden aldığını şimdi daha iyi kestirdim. Cinayet artığı. Yapboz gibi parçalar oturuyordu tek tek . Ellerim gri renkli, damarlarım çatlamış. Ama ben daha güzeldim nedense.
Ah birde anlatabilseydim ve anlayabilseydin. Denizin enginliğini güverteden nasıl görecektimm. Sen bana seyretmemi emrettin. Sadece seyretmek. O tuzlu tadı damağımda hissetmeden. Yakmadan dilimi. Ve beni susatmadan nasıl anlayabilirdim serinliği.
Mengeneye her girişimde, düzenli olan bir ayin gibi, benimsedim bunu, fısıldadım kelimelerini içimden. Düzenli olarak. Tekrar ettim. Ezberledim. Unutmadım asla. Ve istediğim ayinin bitmemesiydi hep. Kırmızı paltom görev başındaydı yine. Çok eski bir gülümseme kondurdu yüzüme. Elimi havaya kaldırttı. Ben denize bakıyordum ayin biterken.
Bu oyun insafsızcaydı belki ama insafsızlık yapılan şikayetçi olmadı. Yok böyle bir şey kayıtlarda.
Beni kendi yoluna götürmek
için geldin, yağmurda demlenmiş
leylakların arasından,
Kendi hükümdarlığına,
Cam dünyana bakıyorsun.(Ayna)
Sana sunak/adak olarak uzattığım kelimeler, silip silip yerine bir başkasını koyduğum “senler”, kulağıma dökülen araba müzikleri, modern hayatın yağlı cıvata iştahı, betonun para edişi, eskimiş insanların yaşadığı kulübeler, Neriman’ın halleri… dolu.
Gözlerinden aşırdığım tutku, sokakta yürüyen insanların iş soğukluğu, çeklerin üzerine atılan imza şekline dönüşen yeminler, karatahtaya kalkan bir çocuğun bilgeliği, televizyondaki reklamlar (Çokoprens mesela)…dolu.
Müzeyyen’in sonbahar halleri, komşunun kedi merakı, balkonlardan sallanan çamaşırlar, her bir markete uğrayan zengin açlıklar, terminalin gürültüsü, gelenler ve gidenlerin çantalarına doldurdukları hasret, uçmaya hazırlanan bir uçağın tedirginliği, bacaklarına ve yüzünün yazılarına güvenen hostes kızları, yağmurun bulut oluşu, gazete haberleri, senin daima bende manşet olarak duruşun…dolu.
Finallerden umudu olmayan bir üniversitelinin bozukluğu, kız arkadaşına vereceği doğum günü hediyesini düşünen bir aşığın ritmiği, tutkularını unutan bir kadının acısı, cennet kavramını mabetlerin dışına taşıyanların hüsnü, tanrının tanrı oluşu, benim yalnızlıkla aşkı tanrısallaştırmam, senin soluk alış verişin, isteğin…dolu.
Az önce bir romandan çıkarıp da yediğim bir bisküvinin kokusu, yazarın mürekkebe verdiği anlam rengi, kahramanların birer-birer kitapların içine kaçışı, noktalama işaretlerinin saçlarında gezinmesi, dudaklarının hafızama yapışması, geceyle ciltlenen sevişmeler…dolu.
Bir keman sesi, ah! Evet…evet, bir keman sesi, sabah anı, serin-sessiz-ıslak senin hallerin, uçan bir kuşun hafifliği, kocaman bir bardağa doldurduğum akşamın uykusuzluğu, seninle uyuma isteğim, kaçıncı rüyadır bilmem ıskaladığım…dolu.
Durmadı bu keman sesi. Bir piyano karıştı çalanın parmakları arasına. Dans eden senin sıcaklığın bu ritimde. Beyaz elbise ipekten, titriyor. Balerinin ağrıyan parmak uçları, çorabı kaçan bir solon Salome’si, sırtı tamamen açık mavi renk elbiseli bir resepsiyon davetlisi, hissedilmeyen gülümsemelerden kopmak üzere olan dudaklar ve senin ellerin…dolu.
Polise kan kusturan otoban orospuları, paranın en mahrem yerlere olan hükmü, gücün insanı şımartan kısmı, bir rahibenin çirkinliğinden yarattığı yalancı kutsallık, kutsal kitaplarda anlatılan sonsuzluk kavramı, durgun bir suda yüzen kısrak, kişneyen insan ruhu, bedenden ayrılan ruhun azgınlığı ve senin tüm bunları içine alan varlığın…dolu.
Sen hallerim, sendeliğim, sendenliğim, sessizliğim ve sensizliğim…dolu.
İnsanın karşılaştığı kendisi seslendirdiğinde ne kadar da korkunç geliyor kulağa, belki de katlanmak zorunda olduğu demeli. Kir bir çocuğun sabunla temizlenmesi (isterse) gibi kolay bir sorun. Ya çocuk olmayanlar için?
Temizlik anlayışı, "hijyen" diye tutturanlar içindir. Çocukların sabunu var. Reklamdan fırlayan bir "Dalin" köpüğü. Kirlenmeden yıkanırlar çocuklar. Bağışıklık kazanması içindir çocukların tüm bu çabalar.
Ah ha! Kir kulağa kaçtığında duymaz, gözlerine kaçtığında görmez, zihnine kaçtığında ise bilmezsin! Kir keşke herkes için su ve sabunla giderilebilen bir şey olsa. Ya da kir birileri için manadan ötürü aslında mecaz bir güzellik ifade ediyor olmalı ki, farkındayım, bunun burada söze dökülmesi mümkün değil. Keşke olsaydı.
“Bitlerinizle birlikte çürüyeceksiniz, taşra dehşeti içinde çürüyeceksiniz, bahçenizdeki eriklerle birlikte çürüyeceksiniz!”“
Sizin sarayınız bir kulübeden daha küçük ve etrafınızda bir insan bile yok.”-filmden-
Üzerimdeki hallerle çürüyeceğim. Eskimiş duygularla çürüyeceğim. Yaralanmış bir hayat anlayışıyla çürüyeceğim. Hayallerimi modern zamanın dallarına hiç asmadan çürüyeceğim. Ortaçağ felsefesine yakın olduğumu bilerek karanlığımla çürüyeceğim. Modern beslenmeden bi-haber, yalnızlığımı kalabalığın kalabalığına tercih ederek çürüyeceğim.
Gürültüler olmayacak etrafımda. Kilisenin mırıltılı dualarıyla var olacağım. Ağır olsa da Paris’in ürettiği parfümlere tercih edeceğim kutsal ayinlerin tütsülerini ve bu tütsü dumanlarıyla hayal kuracağım. Kilisenin ortaçağdan kalma çatlak duvarlarının arasından sızarak dışarıya karışacağım. Şaşkın, ürkek ve bir tavşan tedirginliğiyle gezineceğim modernitenin içinde. Resim niyetine kilisenin duvarına çizilen İsa ve Meryem’in işkencelerine tanık olacağım. Modern insanın hemcinsine yaptığı işkenceyle kıyaslayacağım bunu. Ve ben İsa’nın çarmıhını tercih edeceğim. İlkel işkence aletlerini tercih edeceğim sert- iklimsiz-isimsiz-ağır-ateşlemeli- ve acısız sadece yok etmeye dayalı kitle imha silahlarına, son yüzyılın ölüm makinelerine.
Zenci bir kölenin sesini kuşanarak Kabe’nin damına tırmanacağım. Kumlara yatırılıp göğsüne kayalar konan aynı kölenin ilkelliğiyle “ehed” diyeceğim. Elimi kulağıma götürüp uzatmadan, eğip bükmeden lafzı, ıskalamadan manayı, Osman Zınnureyn’in rüyasında gördüğü cümleleri modern hayatın sesi ekolaştıran cihazları olmadan, ruhumun yettiği kadar şu gök kubbeye üfleyeceğim. Ümmeyye bin Halef’in karşısına dikileceğim sonra bir köle olarak. Hürriyeti siyah tenime yedireceğim. Uhud dağı bana şahit olacak. Ben yüz kere ölürken ölmeyeceğim.
Bir kum tanesi gibi/kadar güneşli-güneşli çürüyeceğim.
Bir kar maskesi takacağım sonra. Şiirler yazacağım. Tehditler savuracağım. Emperyalizmin ve sömürgecilik ruhunun hiç değişmediğini, hep var olduğunu, hep de var edilmek istendiğini yüzümü saklayarak binlerce ,milyonlarca yüz adına pipo tüttürerek, konuşmadan direneceğim.
Astım hastalığımla çürüyerek bir Che olacağım sonra. Ölürken hiç nefes darlığı çekmeyeceğim.
Taşranın dehşeti içinde çürüyeceğim. İçimi taşralaştırarak yabani kılacağım. Bahçemdeki eriklerle birlikte doğal haliyle çürüyeceğim. Önce kırmızılığım akacak yere ve ben toprağa yakın durarak yapıştıracağım ruhumu toprağın “asıl” oluşuna. Geri dönüş başlayacak güneşin altında ve ben zamanın bozulmuş eriği gibi vaadimi dolduracağım. Toprağa karışacağım sonra. Bir erik olarak başka bir şeyin damarlarında dolaşacağım. Ama içinde bulunduğum zamanın terbiyesizliğini taşımayacağım.
Napolyon’u özleyeceğim sonra. Bir boydan bir boya savaş isteyeceğim kendi egomu tatmin etmek için. Napolyon’un cümlelerinde gizleneceğim. “Ben Napolyon Bonaparte ve asalet benim adımla başlar” diyeceğim dans salonlarında. Millet soyu ve sopu ile asilzadeliğinin kuyruğunu uzatırken ben birden kesip atacağım bu kuyruğu. Her şeyi “benimle” başlatacağım ihtiraslarımın altında ezilerek. İhtiraslarımla dans edeceğim. İhtiraslarımı kalabalıkların ve asilzadeliklerin maskelerinin karşısına koyacağım. Kendini yerinde beğenmiş insanlarla dans edeceğim. Kendini beğenmiş bitlerimle çürüyeceğim. Hijyen kavramını ruhumun dışına taşıyarak ruhumu bir kirlilik abidesi yapacağım. Bedenimi temizleyeceğim sadece. Ruhumu alabildiğince kirleterek ,bitlerimi ruhuma taşıyacağım. Ruhumun bitleriyle çürüyeceğim.
Napolyon olduğumu iddia edeceğim sonra. İlkel anlayışların içinde ilkel kabullerle var olacağım. Saraylarda yaşamam gerektiği konusunda etrafımdaki insanlara efsunlu cümleler kuracağım. Direteceğim bu konuda hatta. Sarayın dolu halini sevmeyeceğim. Müzelik ve göstermelik/sergilik saraylarda dolaşırken havalarını sahipleneceğim onların. Gelip geçecekler içinden-dışından kalabalıklar ve ben bu sarayların sahibi olduğumu belirteceğim. Kabullerimin bir hezeyan olduğunu çekinmeden etrafımdakilere anlatacağım. Hezeyanlarımla insan arayacağım. Çürümeyi, yozlaşmış/küflenmiş fotoğraflık mutluluklara tercih edeceğim.
Ben, bitlerimle senin içinde çürümeyi isteyeceğim.
Ben, yüreğinde bahçedeki erikler gibi çürümek isteyeceğim.
Ben, küçük bir kulübede, taşra dehşeti içinde senin çürüğün olarak yaşamak isteyeceğim.
Ben, seninle çürümek isteyeceğim.
Nasıl da başladığın çizgiden uzaklaştıkça, sona yaklaştığını sanıp başa sarıyosun tekrar.
Ellerinle tuttuğun şey , hatta yokladığın tüm etli kısmı birden düşe dönüşüp düşüveriyor.
Tutmak tutsaklığa bırakıyor yerini.
Kapana kıstırdığın iki kelimeyi kıymıklarından temizleyip; yüzüne, gözüne,ağzına ve diline bulaştırıyorsun.
Yüzünü birkez gördü diye
aynalara aşık bir kadın olup
Konuştum onlarla , yüzünü okşadım
kızdım , baze kırdım
cam kırıkları doldu içime
acımadım
Suretine harfler sıraladm
Aslına rücu eden yalanları söylemedim kendime hiç
Kanlı cinayetler işleyemedi düşlerim
çelimsiz kaldım
yine de
saçlarına sımsıkı sarılıp
yükseldim göğüne
Vazgeç artık, vazgeç ki başın dönmesin. Vazgeç ve başa dönmeyesin...
'fırtına çocukluğu uçurur,kemikler kalır geride, sularda olmak aşkla birdir, bunu anlamıştın sen, şimdi bakıyorum; "zayıflamışsın, kendine bakmalısın"derkenki yakınlığın, hatırladığım ne? anne oldum kızıma, O'nun çocukluğunu emzireceğim, O'na içimi göstereceğim,aklımı neden kaybetmediğimin hesabını vereceğim, aklımı neden tuttuğumun hesabını bedenimde! İnsan yüzünü kendisi yapar, bu yüzden rüzgar!
Bir yer ağlayarak girer uykumuza
ve çıkmaz...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız