Yüzmek istiyorum…
Elbiselerimle suyun içinde yürümek istiyorum. Elbiselerimle uğraşıp zaman kaybetmek istemiyorum. Yüzmek istiyorum kulaç kulaç. Gecenin zifiri karanlığında bile olsa beni şişiren bu yüzme isteğini içimden “deneyerek/yaparak/yaşayarak” çıkarmak istiyorum. Yüzme ihtiyacını kurulu bir saatli bomba gibi taşımak istemiyorum.
Dışarıdaki hayat kuruyor ve kurguluyor bu kadar teferruatı. Üzerimdeki elbiseleri bile teferruat olarak görürken bu istek beni balıklaştırıyor. Köpekbalığı oluyorum.
Kimin bu olta?
Oltayı sarkıtanın cesareti de büyük.
Olta, köpekbalığı ve balıkçı… Deniz bir kenarda dursun şimdilik. Savaş başlayınca deniz, üçümüzün çırılçıplak kalacağı bir yer olacak.
Olta çırılçıplak,
Köpekbalığı çırılçıplak,
Balıkçı çırılçıplak,
Sen aşka bak…!
Kimin karasularında yüzüyorum?
Çocukluğumu tartaklayarak/döverek karanlıkta yerlerinden hareket etmemesi gereken kuşların başına götürüyorum.
Düşünüyorum…
Çocukluğumun anıları arasında hiç yapmadığım bir şeyi anlatacağım sana. Anılarımı karıştırırken böylelikle ,kendime ait olmayan bir anıya rastlamış gibi anlatacağım bunu sana.
Bir el feneri ve bir sapan ve kuşlar… Kuşlar, özellikle çocukluk anılarıma tünerler. Kıpırdamadan yaprak yaprak dururlar dut ağaçlarında. Tünerler çocukluğumun anılarına. Anılarım dut ağacı. Anılarım yaprak yeşili.
Biri, fener ışığını dut ağacının içine daldırır. Fenerle bir kadının içini karıştırır gibi dut ağacının mahremiyetini bozar. Gece karanlığında ağacın en mahrem yeri kuşlardır. Fener onların üstüne tutulur. Kuş kıpırdamaz. Birkaç saniyelik zamanı kalmıştır kuşun. Ve sapanın küçük taşları şeytanın ayetlerine dönüşür. Sapandan çıkan taş, dut ağacının yapraklarında bir hışırtı ile yırtıyorsa geceyi/sessizliği ışığın altında duran sanık, birkaç dakika daha kazanıyor. Bazen kendinde bir cesaret bulup başka bir dala atlıyor. Ve ölüm sırasını bir başkasına veriyor. Ölüm, küçük bir taş oluyor. Kuşa çarpmayan her taş çocukluğumda birikiyor.
Zaman ilerledikçe üryanlığından yerin dibine batan bir kadına döner ağaç. Zaman aktıkça gecenin içine doğru dut ağacı, mahrem yerlerine Havva’nın yaptığı gibi yapraklarını biraz daha sıkı bastırır.
Dut ağacının mahremiyeti düşer teker teker yere. Kanatırlar önce, sonra toplarlar bu kanlı mahremiyeti.
Ben o zamanlar bir dut ağacının mahremiyetinde yüzerdim. Gecenin karasularında yüzen bu kuş avcılarını izlerdim sadece. Bir cinayet saati olup çıkardı içimden hayat. “Gece ihanete müthiş bir gerekçedir.”dizesi, kuşları ürkütürdü. Kuşlar ölür. Ölüler toplanır. Bir çantaya konur. Dut ağacı, mahcubiyetiyle baş başa kalır. Memeleri kesilmiş bir kadına bakar gibi bakardım o zamanlar tut ağaçlarına.
Ben o zamanlar “Gecenin ihanet gerekçesiyle” ilgilenmezdim. Çırılçıplak bakışlarla dut ağaçlarını giydirmeye çalışırdım biraz daha, içimdeki kuşlarla. İstekleri biraz daha artardı sapancıların.
Ben dut ağaçlarının karasularında yüzerdim.
İçimdeki yapraklar yemyeşil ve mahcubiyetimin adı dut ağaçları. Kuşlar tünemeye devam ediyor çocukluk anılarıma. Ve ben cennetten kovulmadığımı düşünüyorum. Adem babamızın giydiği elbiseyi giyemeye devam ediyorum. Çırılçıplak dolaşmamın nedeni bu. Kuş ölüleri yani. Dut ağaçlarının çıplaklığı…
Kimin karasularında yüzüyorum?
Yüzmek istiyorum. Bir köpekbalığı ritmiyle…
Yüzmek istiyorum. Bir okyanus dalgası şiddetiyle…
Yüzmek istiyorum. Öbür dala atlayan sanık kuş telaşıyla…
Ölümü devreden batık bir tacir suratıyla...
ve
Yüzmek istiyorum,
sapana- fenere tövbe eden kuş avcıları tövbesinin
hevesiyle,
heyecanıyla,
kiriyle...
İnsanın kusacağı bir yerlerinin olması ne kadar güzel ve muhteşem.
Bir küvet, bir lavoba, bir klozet, bir çöp poşeti, bir çöp kovası, bir geri dönüşüm kutusu, bir anne kucağı, bir yatak , bir yastık, bir bez parçası, bir mendil,vs.vs...
Hele bir de yanında destekçilerin, boğazına parmak sokanların varsa ayrı bir güzeldir. Değme keyfine... İşte insan dolu dolu kusmak ister o zaman. Her bulantı reflexini inanılmaz bir istekle kusmaya çevirmeyi arzular. Arka arkaya hem de.
Midesinde ki tüm içeriğin tane tane görünmesini ister, görmek ister, göstermek ister. Ya gizli gizli yediği naneler ! ?, şekerler; onlar da arada kaynar zaten değil mi? Bulamaç halinde kimse onu farketmez bile.
Sadece destekçiler söze karışır " Bak domates kabuğu ne kadar güzel renk kattı kusmuğuna " diye...
Miden durmak bilmez kasılır , kasıldıkça kasılır. Artık coştu bir kez kim tutar onu. Gösteri zamanı geldi onun için. Ne varsa hüneri gösterecek büyük bir ustalıkla. Gizliden isyan da eder. " Artık yeter birikimlerimin sindirilmesine dayanamıyorum" diye. Anarşist edasıyla bayraklarını çeker . Domatesler bunun işareti olsa gerek.
O kadar anlayışlı bir yönetimsindir ki , kusmasına yardım edersin ' Çıkar evladım göster bana içindekileri, tamam ben yedim onları ,o haltları ama inan hatırlamıyorum. Hem de merakımı celbediyor ağızdan girmiş haliyle sende yarı sindirime uğramış hali. Hadi göster bana. ' bile dersin.
Kimbilir ne yedin de bu mide dayanamadı. Bak hiç sesi çıkmazken, efendi efendi çalışıp hem hazmedip bütün yenenleri hem de bağırsaklar gibi asi organlara söz geçirirken. Ne yaptın da azdırdın bu mideyi...
Ne mutlu midesindekileri çıkarabilene
Ne mutlu bulantıyla yetinmeyip kusmaya zorlayanlara
Ne mutlu mide içeriğini görmeye büyük istek duyanlara
Koşabilme yeteneğine benziyor, kusabilme yeteneği
Kusma iradem yok, koşma iradem de…
Koşabilme,
Kusabilme,
İradenin en ufak çocukları,
Un ufak edilmiş yaşama arzusu,
Kusuyorum…
Hayat ürküyor çocukların oyunlarından
Her çocuk,
Hayatı çağırıyor bir büyüğün oyununa.
Oyun küçülüyor,
Çocuk büyüyor.
Kusuyorum…
Her çocuk babasını kusuyor,
Annesini…
Kendini kusan bir anneyim ben.
Tanrının ağlamalarıyla dolu bir dua,
Duanın kabul görmüş hali,
Acıma, merhamet…
Kusuyorum işte…
Susuyorum…
Bunları,
Kafiye olsun diye yazıyorum.
Kafiyeyi de kusuyorum anlamdan,
Anamdan,
Babamdan,
Nazımdan…
Susuyorum.
Kusuyorum…
Gayrı ihtiyari eylemlerle -kabule şayan tepkiler gösteren adem oğlu- kendine, bir yönüyle sadece meydan okuyor. Hazımsızlığına, çiğneyemeyişine, indirmesi her şeyi olduğu gibi midesine…
Mide, canlı organizmalarla kımıldamaya başlıyor. Kaç canlıyı çeviriyorum bedenimin işaret konmamış kavşaklarında/dan. İsimlerini sormuyorum, nereye gittiklerini sormuyorum, neden burada bulunduklarını sormuyorum. Bedenimde kayboluşa yakın durdukları için onlara bakarken ılık bir suyun altında durur gibi duruyorum. Ruhumu ıslatmaktan korkuyorum bu eylemle. “Neyle kuruturum ruhumu?” telaşına düşerim. Düşüşlerim, ıslak bir ruh taşıdığımdan değil. Şöyle-böyle duyguların ayazında kalıp öksürmeyi alışkanlık haline getirme korkusundan.
Hapşırsam çok yaşa diyecek birileri olmalı bu karanlıkta. “İçe dönük hapşırmalarımı” ve “çok yaşalarımı” kusmalıyım. Gerektiği kadar bir yaşamın kusmalarını tutuyorum esnemelerimde, rahatsızlık bu. Yatarken ne çok yoruluyorum. Uyku değil böylesi,rüyalarım hayatımı geceye kusma şeklim.
Susmalarım, konuşmalarımın intikamı/kelimeler arsız. Komik. Her kelime kendi gençliğine öykünen bin yıllık cadı. Susmalarımı konuşuyorum seninle.İster dinle, ister dinleme susuşlarımı kusuyorum!
Kayganlaşan bu kavşaklarda karanlığı sürüyorum yere. Zifiri bir renk işte. Karanlık…ve karanlığın rengi. Hiç kimsenin adım atmadığı karanlık caddeler. Şehir olmaya başlıyor içim. Karanlık, dingin, kırmızı ışığı yanmayan trafik işaretli caddelerim. Her seferinde kendi karanlığıma çarpıp baş dönmelerle mide bulantısı yaşıyorum.
Kussam mı?
Kusuyorum…
Kusabileceğim bir gelecek bekleyişlerim var. Gelmemiş ve yaşanmamış hayatların telaşını kusuyorum şimdiden. Nedendir bu gelecek bulantısı? Geleceğe dair kusmak zorunda olduğum keskin beklentiler.
Hiç de değil! Beklemeyi bilmeyen bir gece gibiyim. Hemen gündüze yenik düşen, yıldızların ışıklarıyla tehdit gören. Parlayan her şeye karşı bir güneş sevgisi besleyen karanlık bir renk. Siyah…
Kussam mı?
Geçmiş, bir mide bulantısı yaratmıyor ki kusayım. Geçmişim, ellerimi yıkama tereddütleri bile gösermeden ve hiç zaman kaybetmeden yediğim leziz bir yemek. Geçmiş, kırmızı başlıklı kızın hoplaya zıplaya ormandan geçtiği anları. Geçmiş, Emile Zola’nın natüralizmini büyük bir coşkuyla kibrit- kibrit, çöp-çöp ördüğü el işi beceri ödevini andıran ince-zarif bir fotoğraf çerçevesi. Kussam bu çerçevenin fotoğrafı yapışır geceye.
Kussam mı?
Korkularımı geri geri dışıma taşısam, dudaklarıma sürdüğüm onca kadın ruju, onca kadın dudağı ne olacak?
Dudakları karışır birbirine tüm güzel kadınların. Kadınları öpülmeyecek varlıklar olarak düşünebilir mi durmadan “Nü resimleri” çizen bir ressam. Hangi kadının dudağını kusayım? Bunu yapsam, ressamların fırçası sahibinin parmaklarını unutur. Fırça soytarılaşır. Çizilen dudak firari bir kusmuk olur. Hafif aralanır bakışları mahcup, utangaç, dinle ruhunu bir birine karıştıran ergenliği geçkin bir kadın. Ve bu kadın, kıytırık bir gülümsemeyi doğurmak için zorlar kendini. Mutsuzluğundan, ızdırabından, var oluş şeklini değiştiremediğinden doğuramaz hayatı, doğuramadığı şeyi de yaşayamaz. Ninnisiz büyütür ergenliğini, şiirsiz, aşksız, tutkusuz….
Kusar bu sefer her şeyi. Hayatının merkezinde mutluluğu abideleştirmeyen hangi kadın hayatı hazmeder? Kusmazsa bu kadın zehirlenir.
Ve gece kusarım…
Ve şiir kusarım.
Kadın dudakları karışımı şiirler…
Kendi dişleri tarafından ısırılan aşklar,
Dokunmalar,
Bir sürü istek…
ve
hazırım…
Boğazında düğüm düğüm olan o inlemeler , acımtrak bir tatla tekrar midene dolar.
Kusmak istesende kusamazsın.
Kusmaya söz geçirebilir misin?
Sorabilir misin ona ister misiniz diye? Köleliğini yapar ancak mide herşeyin, her lokmanın. Kul olduğu ise sadece kelimeler. O kadar anlamsız kalır ki. Şimdi ben ne yana gitsem ne yapsam. Bulantımı geçiremem. Bu anlamlı mı ? En anlamsızı.
" Mideden çok içeriğiyle ilgiliyim ben" tarzında avare ve güya akılane sözler hep acıttı içimi. İçim acıdı. Midem yandı. Midem ekşidi. Midem kusamadı.
Hep hayran oldum kusmalara. Nafile. İleri gitmedi.
" Ah varya geçen gün bir kusmuşum bir kusmuşum Allah sizi inandırsın, kendime gelemedim. Kendimden geçercesine. Kendim olurcasına,kendimi yerle yeksan edene kadar kustum."
Yine aptalca oyunların içinde kirlerimi yüzüme tutarak, kirlerimi kalkan yaparak ama hiçbir zaman bunu haketmeyerek oyun oynuyorum.
Kaybetmem yada kazanmam müphem. Ya kendim, en müphem.
Bir kusmuk tanesi kadar bile olamadın yazık sana.
Alıntı
hazırım…
Kussam mı?
Hiç durmayın sayın kumsaati... Kustukça ters çevirin kendinizi. Kumlarınızı teker teker kusun.
Kirlenen ne kaldı ki dünyada. Herşey apak. Herşey taptaze. Herşey bembeyaz.
Yeni yeni anlıyorum sondaki halimle, başların halini. Küçük baş, büyük baş, orta baş...
1-baş 2- baş 3- baş ...
Biraz daha çamur biraz daha. Çamur değil mi ki toprakla suyun karışımı. Bir yerde asil toprak, bir yerde dupduru su. Oluşturdukları çamurumsu. Kirlenen ne kaldı ki dünyada , herşey tertemiz.
Çamurun laneti!
Lanetin kadar lanetlisin. Lanet okuyup durma. Sen kimsin ki? Devlerin ayaklarına küfredip duruyorsun. Vallahi eziverirler bir çırpıda seni. Lanetinle otur lanetinle kal. Sana ayak bastılar diye , üzerlerine sıçradın diye kendini birşey mi sandın. Bari rengine sadık kal. Lanet oku, lanet al.
...
Bakıp da korkularının nedeni olan şeylerle karşılaştığında sezilerin nasılda sana karşı bir eylem planına hazırlanır. İçinde pankartlar açılır. Devrik bir lider gibi susarsın. Her sokaktan, her köşe başından yüzleri saklı eylemciler türüyor içinde ve vurup kırıyorlar dağıtıyorlar her şeyi. İzleyici bile değilsin. İçin, kapalı bir kutu. Tarumar olursun. Bu sezgiler gittikçe çoğalır. Damarlarında ve ince kılcal patikalarında kalbine doğru yürürler. Asıl eylem alanı orası. Oraya varan herkes, eylemci olmaktan çıkar, yüzü boyalı birer savaşçıya dönüşür. Bir krallığın pay-i tahtı gibi talan edilir orası. Durgunlaşırsın.
Sen, bu sezgilerin akışından ve kalabalıklaşmasından değil, bunların somutlaşmasından, birden “Öyledir gerçekten!” sertliğinin karşındakinin sesiyle ulaşmasından korkarsın kulaklarına.
Gözbebeklerini avuçlarına alırsın “Yapmayın bunu bana!”dersin, fayda etmez. Körleşirsin.
Gördüklerinin karşısında diz çöker, eli kanlı bir hayat için tanrıyı terk etmiş mabuda dönersin. Tart edilirsin..
Yaşadıklarını sarıp sarmalar, uzayıp giden hatıraların sarmallığı karşısında ip yumağıyla oynayan kediye dönersin. Düğümlenirsin.
Bir bakış, bir sezgi nasıl da sürgünleşir, nasıl da süründürür adamı, nasıl da bir ferman oluverir en hakikisinden –sen vatan haini ilan edilmişsindir kendi içinde- nasıl da tekbirlerle, salavatlarla başka bedene iltica edersin. Yalnızlaşırsın.
Sezgilerin sana işkence etmeye başlar. Sezdiklerin/sezgilerin yabacılaşır. Kendinden de karşı taraftan da ürkersin.
Nasıl sığdırırsın kendini kapaklı bir cep saatine? Akar durursun bir imbikten aşağı incelirsin. İnceldikçe üşürsün. Zaman resmen donar. Müzeleşirsin.
Yetmez,
Münzevileşirsin.
Ve bir bayrak gibi kendi göğünde salınırsın. Bütün resimler buruşuk bir palto gibi serilir önünde, kuşatılan sadece sen değil geçmişin ve geleceğindir. Susmanın eşiğinde öylece kalakalırsın, giden yüzün çevirmez sana, gelen seni görmemek için ay ışığına saklanır. Hale bütün varlığıyla evrene direnir. Sen yalnızlaştıkça içindeki küçük kurtçuklar büyük korkulara dönüşür, beslenir ay ışığıyla…
İnsana en yakın olan kimdir bu evrende? İki kaşının arasında yılların çöpünü biriktirene kim uzatır şefkat elini? Bir yılan gibi tıslayana kim güvenir de açar içini? Kendisine uzatılan nimetleri böyle geri çevirir insan… Kiri böyle sever…
Olmakta olanın en dip köşesinde bağdaş kurmuş beklemede, çuluna yaslanmış, yassılaşmış insan. Olmakta olan iki kaşın arasından geçmişe akmada…
Sezdikçe girdaba daha çok yaklaşırsın. Artık bilmem kaçıncı dereceden bilmem kaç bilinmeyenli denklemin içinde ayıklarsın kirlerini. Tane tane... Aradaki apakçalıklarını atarsın çöpüne... Ki pişersen, ortaya konduğunda kötü bir görünüm olmasın diye. Ayıkla kirlerinin taşını.
Sezdikçe çoğalırsın, ürersin, artarsın, doyarsın, acıkırsın,yanarsın, yandırırsın, seversin,sevilirsin . İlahi bir kuvvet gelir ayaklarına, koşarsın. Tüm yarış atlarını geride bırakırsın bir hamlede. Sevinçten ağlarsın. Gülersin dokunduğun kirli omuzlarına.
Sezdikçe çocuğun ağzında ki sakız olursun. şişersin, patlatılırsın, en büyük şişirme yarışına sokulursun. Sakız olur ağzında ki sakız. Gevelersin. Ucundan kirli bir el tarafından çekilip, sündürülürsün. Sonra yapıştırılıverirsin bir tahta parçasına...
Yağmur yağarsa tahta bir kulübenin altında öpüşenlerden biri hapşırır. Kulübenin içindeki hal ve adam, dünyanın bütün koku ve korkularını müziğe sığdırmaya çalışan,hayatı müziğe çeviren bir ilkeldir ve bak, bu adamın gökyüzünü kaplayacak kadar bulutlu bakışlarında tüm münzevilerin yağmur halleri var. Öyle bir bakıyor ki kendi tanımıyla bu yabani, alışık olunan hayatın, gündemde olan modanın ve teveccühün hükmü kalkar, benler biraz daha sıkı sarılır ilkelliklerine . Yalnızlığımızı bir filmin karelerinde dinlendirir, viyolonselin tellerine dokunur gibi kendi yabaniliğimizi yedinci tel yaparız. Bak, işte bu ilkelliktir benim ruhum.
Açın müziği ,bir kulübenin kapısını açar gibi açın.
Hapşırma iki tokat patlattırır hayatın suratına. Hayat sarı saçlıdır. Tokatlanırken patavatsızdır. Böyle bir münzeviden tokat dersi alan bu sarışın erkek orospusunun aklı sarayın merdivenlerindedir. Müzik durur. "Müzik kral için hiç değildir." çünkü. Kulübe talan edilecek bir hazinedir. Çalıntı ritimlerle hayata tutunan bir soytarı, majestelere yakın durur. Çaldığı/aşırdığı ritimleri çalarken kraliyet salonlarında bu soytarı, asıl ve asil olan bestekar güftekar, bir kadının hayaletine sarılır. Bir hayalete çalar bunları. Bir hayaleti yaşar. Kadın nota olur. Ustanın gırtlağını tıkar, nefesini keser. Sonra yırtar. Karanlıkta kendi kendine konuşan bir meczuba çevirir. “Tutkulu bir hayat benimki.”diyecek usta ve tutkularına tapınır.
Açın müziği, bir hayalet kadın aşkını açar gibi açın.
Gerçek, nasıl pazarlanır bir soytarının anlayışında? Biri kulaklarıyla talan peşindeyken, öbürü yeni karşılaştığı bir çift dudağın ihtirasındadır. Dudaklarını aralayarak insanı esrikleştiren o duyguyu emmeye çalışırken ince parmaklar erkeğin dudaklarından, kadın o anlık bir yanardağdır. Ara ara infial halindedir. Döküyor kendini kendinden aşağı kadın ve yıkanıyor. Bakışlarında cam kırıkları var. Duruşunda kendini doğuran bir annenin ölümü. Ellerinde, kendinden bir kadın daha çıkarabilme yeteneği/kudreti.
Açın müziği, bir kadının içini açar gibi açın.
Yeşil gözleriyle/gözlerinde tabiatın yapraklarını çalarak yaşıyor kadın. Viyolonsel kucağında. Elleri tellerin üstünde…Elinde tuttuğu çubuğu kendi kalbinin üzerinde gezdiriyor. Ses bu aletten değil kendi ruhundan çıkıyor. İnleme değil bu, hıçkırık karışımı bir sürü iç çekiş. Ağlamanın ve iç çekişin notası olur mu? Sese, hıçkırığa, iniltiye ve tutkuya çakılmış birer paslı çivi notalar. (Ara-ara kalbini her iki elinin arasına alarak pompalamaya başlıyor her şeyi dışarı. Her şey dediğim, zaten tek şeydir. Tutku…!) Baktığı yere yapışan bir kadın. İlkel. Saf bir kabalık. Nefes alışın-verişin inanılmaz güzelliği. İhtiras. Yaşamaya bu kadar mı aç olur insan? Kendi ritmini, dudaklarını, memelerini, tenini kendi cinsiyetini… ve ilkelce?
Baktıkça ben bu kadının yüzüne, böyle kadınların sadece kitaplarda yaşaması gerektiğini düşünürüm. Hayat bu kadar güzelliği kaldırmadığı gibi bu kadar güzellik de hayatı kaldıramaz çünkü.
“Majestelerin isteği bir emirdir.”
“Beyefendi ben o kadar ilkelim ki sadece kendime ait olduğumu düşünürüm.” -Filmin kitabından-
Kuralların insana ne getireceğini bilenler hayatın kemirgenleridir. Bu kemirgenler hayatın neresinde durulması gerektiğini iyi bilirler. Hayatın en yağlı tarafını çok kolay tespit ederler. Bunu yaparken doğuştan yeteneklidirler, zorlanmazlar.
İstekleri bir emir olarak telakki edenler yaşıyor bu hülyayı. Yaşatılırlar, iyi beslenirler. Palazlanırlar, yağlanırlar. Bedenlerini ağırlaştırabildikleri kadar ağırlaştırırlar. Bedenlerini çengeline asarlar zamanın. Zaman kaybolur, sadece çengel kalır geriye.
Hikayelerine olmadık yerlerden ve şekillerden başlayan yazarlarla kelime-kelime yürüdüğümde kitaplarında dans eder gibi parmak uçlarımda yürüyorum. Yada bu bir his bendeki. Bir balerin gibi oraya buraya döner dururum. Parmak uçlarım ağrısa bile bunu yapmak bana bastığım her kelimeyi ayak izi yapar. Kendimden kılarım. Yeri gelir yazarın paragrafı, okuyucuya tanımadığı ve tanımlayamadığı bir ülke olur. Beklenmedik olay örgüsü değil bu. İşlenmişlikten gelen hayranlık payı da değil. Basit, yalın; ama hikayeye başlangıç için ideal bir hava sunan küçük adacıklar/cümleler.
Saint Exupery de böyle bir havayla başlar hikayelerine. İstek kendinden kaynaklıdır. Ve sırf uçmak için uçanlardandır. Bana öyle gelir ki uçağı uçuran o değil. Bindiği uçaktır onu uçuran. Onu tanıyanların semalarında ne güzel bir uçak motor sesidir o. Fır döner durur Exupery yarattığı kuyruklu yıldızların ışıklarında. Duyanlar ve görenler de bir kuyruklu yıldızın peşindedir.
Saint Exupery, Küçük Prens’inde sahra çölünde uçağı arızalanan pilotun kağıtlara çizdiği koyun resimlerinde güzel emir cümleleri var. Resim çizdiren güzel emir cümleleri. Çizilebilecek ve kabul görecek emir cümleleri. “Bana küçük bir koyun çiz.”
Koyunları çizen pilot, daha önceleri resimden daha faydalı işlerle uğraşması için uyarılan biridir. Coğrafya gibi, matematik gibi, muhasebe gibi…Bu uyarı da aslında bir emir hükmündedir. “Git ve daha faydalı işlerle uğraş.” Bu tür emirlerdir herkesin hayatını itekleye itekleye değiştiren. Mızmızlanarak da diretmek isteyen büyük bir kitleyi de farklı emziklerle kandırır hayat. Birilerinin istekleri daima bir emirdir.
“Bana küçük bir koyun resmi çiz.”
“Hayır! Bu çok yaşlı ve hastalıklı.”
“Hayır! Bu da boynuzlu, koça benzedi.”
“Al bak, bu kutunun içindeki koyun senin istediğin koyun. Bak, istediğin koyun bu kutunun içinde.”
“Evet bu çok güze!. Tam da küçük gezegenime göre.”
Küçük Prens’in tutunduğu kuyruklu yıldızlara verdiği küçük emirler de var. “Güzergahınıza götürün beni.”
Kuyruklu yıldızlara tutunup da “Beni güzergahınıza götürün.” diyecek kaç kişi var şu sekiz milyarlık gezegende?
Emirler ….ve emir olarak telakki edilecek istekler. Zevksizlik abidelerine sunulan enfes ruhlar ve bedenler. Zevkin kaba kısmında duran binlerce kurbağa yavrusu.
Film kahramanına öyle bir kendinde diretme iştahı veriyor ki müzik, “Sadece kendime ait olduğumu düşünürüm.”cümlesi, bir tavır/ bir tercihe dönüşüyor. Seçilen tabiî ki “ben”. Tüm ilkelliğiyle “ben”.Bu tür cümleler, sadece seyredici konumunda olanları sinema salonlarına birer parazit yapar. ilk elden tokatlayarak boşluğu biraz daha büyüten boşluklar kılar.
Var oluş samimi bir ilkelliktir. Sonradan kendi ilkelliğinden sıyrılmaya çalışan adem oğlu modern maymunu yarattı. Müzik etiğinden uzak goriller, şempanzeler…
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız