Hadi bir şey söyle bana, nazlı nazsız.
Hadi şımart beni;
Nefes almadan say
“Elde var bir” de,
Bu birden başka bir şey de kalmasın elde.
Şımarmayacağım ama, emin ol.
Şımart ve Filistin askısına as beni,
Çekinme.
Bir gerilla ruhuyla ölürüm nefes alırsan.
Hadi bir şey söyle bana. “Nefes alamıyorum…”de, mesela. Nefes alman gerekmiyor ki. Bak balıklar da nefes almıyor;ama yaşıyor. Bak ne güzel yüzüyor balıklar nefessiz. Ne güzel de yaşıyorlar,sessiz -sessiz …
Nefessiz.
Nefes al-a-mamalısın elbette.(-e bilmeli).
Almamalısın.(-e bilmesiz.).
Soluklanmamalısın.(zartsız-zurtsuz…)
Ne işe yarar karadakilerin hayatı
Ben, seni bir deniz kızı yapmaya çalışırken?
Ağlarıma takıl, oltama değil.
Okyanusları tak peşine.
Kıta sahanlıklarını değiştir.
Üçüncü dünya savaşını fitille,
Sular ve balıklar yüzünden çıksın bu savaş.
Kıta sahanlıklarını bir birine karıştır.
Mahatma Gandhi, Ganj Nehri’ne yürüsün
Nefes alma.
Ağlarıma takıl.
Savaş çıksın. Beynelmilel savaş sebebi ol.
Torpido gözü ol.
Kadın ol.
Deniz ol.
Balık ol.
Nefes alma.
Alırsan o nefesi, Yunanistan’a savaş açarım.
On iki adayı sırtlanırım.
Gemilerini yakan komutanın gırtlağına sarılırım..
Cebeli Tarık’ta, Uhud’ta ihanete uğrayan ben olurum.
Nefes alsan,
Hamza’yı öldüren köle olurum.
Nefes alsan mitoloji yırtılır.
Tanrılar dökülür bir bir paldır küldür yeryüzüne.
Yeminle,
Afrodit ve Helen’in ırzına geçerim.
Nefes alsan,
Ellerim kalbimi parçalar,
Kediler miyavlamaz.
Aslan ormanı terk eder.
Yağmur yağmaz.
Ağaçlar, baltaları çıkarır toprağın altından.
İntihar olurlar kendi gölgelerine.
Ateş yakmaz sen nefes alırsan.
İlk-elliğimi kaybederim.
Nefes almak aşka zararlıdır. Kısaltıyor hayatı işte. Tehdit ediyor varlığı yokluğu.
Hadi durma!
Nefes al da dünya ortadan yırtılsın.
Hadi ağla, içindeki denizi taşır. Hadi ağla, içindeki deniz sussun. Hadi ağla, içindeki deniz kudursun. Hadi ağla, taşan denizde ben boğulayım. Hadi ağla, içindeki denizin köpekbalığı olayım. Kuduran denizi ben tehdit edeyim. Hadi kıyılarını uzaklaştır birbirinden. Kumsalda bir köpekbalığı izine rastla. Hem de kendi sahilinde. Peşine takıl, kendi denizine dal ve nefes alma.
“Elmayı seviyorsun diye…elmanın da seni sevmesi şart.” Gothe, kimin kızıdır?
Ona ne?
İlk kez, benim için sabahı durdurabileceğini söyleyen birine inandım.
Günahsa günah, kirliyse kirli.
İnandım işte...
Sabahın ışıklarını,
henüz gözlerimin içine ve bedenime ulaşamadan elleriyle kıracağına,
darmadağın edeceğine inandım...
"Dünyanın tüm sabahları" hükmünü kaybederdi.
Ve o,
"tous les matins du monde" nin sesimdeki tınısına hayran...
Şeklinden çok,
koparıldığı yerden damlayan, sessiz ama özgür yaşlardan tanıdım onu. Tanıdım, sarmalamak istedim, titremesi geçsin istedim.
Ama papatya yorgun,
savruk, rüzgara vermiş kendini,
yapraklarını
damarlarını
özsuyunu.
Çarpınca oluşacak şiddetten korkmayacak kadar cesur ve deli.
Savrulurken gözlerini kapaması, korkudan değil zaten;
bir çeşit "yokluk hissi" yakalama çabası.
belki de maviye öykünme...
Vazgeçse bundan keşke, açsa gözlerini kocaman.
Görse onu,
hem bir papatyanın yeşilden korktuğu nerede görülmüş?
Anavatanı zaten yeşil renkte değil mi?
"Hadi bana güzel bir şey söyle!" dediğinde, rüzgardan geri alsa dilini,
içinden gelen veya gelmemesi gereken, gizli veya aleni
ama illa ki yeşil
ne kadar sözcük varsa dökse avuçlarına,
onun avuçlarına,
ellerine...
Ben de bir papatya tanımıştım, sızan yerlerinden değil fakat, basbaya saçlarından hatta çoğusu onu öyle çağırırdı. Bir gün (bir dişi karınca, karınca sürüsünü uyarmıştı da Süleymanın ordusuna karşı papatyaları uyarmamıştı ki zaten çölde papatya ne gezer demiştim içten iç'e) bir panayır kuruldu bir sürü seyirci en narin yerinden baktılar ona en narin yerinden ince ince deştiler farketmediler bile incindiğini (hep öyle olur) aaa! bunun dil'i yok dediler, hadi hadi dediler o da dikildi şöyle bir;
- Bayım hey! Dedi.
Sonra inanmazsınız ama çekip çıkardı ayaklarını topraktan yürüyüp gitti...Ben şimdi onun denize yakın tepelerde kekik kokularına dayamış burnunu ağlaştığını düşünüyorum. Belki şöyle sayıklıyordur bazı akşamlar “seyircisiz olmak ne iyi geliyor sözcüklere” ve belki de kimbilir aynı papatyadır o tu_çe...
…
Susuyor…
Öylesine oturuşlarım
Ayakta kalışlarım,
Senle seni,
Sende sensiz,
Senden bu kimsesizlik
Senin bu yalnızlıklar
Yalıtılmışlık…
ve
Sana doğru tanıdık yürüyüşlerim
Ayak seslerim
Susuyor.
Telefonun icadı,
Uçağın uçak oluşu
Derin dondurucular
Alışveriş merkezleri
Kasiyer kızların bakımlı yüzü
Reyonlardaki indirimler
Sana hürmeti dünyanın.
Telefon uçuyor, uçak konuşmaya başlıyor
Bir başkasının sesinden yalnızlıklar
Uçuyor, konuşuyor…
Susuyor.
Yazgının Sümerlerce yazılması,
Tanrının Sümerleri lanetlemesi,
Tarihin geleceğe küsmesi,
Karpuz dilimlerine ayrılması dünyanın,
Saat farkları,
Ruh markaları,
Saatte bilmem kaç km.’lik hızla giden tren,
İşeyerek havuzları dolduran sınav soruları,
En aşağılarda duran şık…
İşaretleniyor,
Susuyor.
Bölücülük yaparak böldüğüm kelimeler,
Yarı siyah yarı beyaz
İç duvar yazıları…
Sadece gözleri gözüken cümleler,
Zafer işareti yapan tutkular,
Camlarını indirdiğim binlerce yazı,
Kadın tenleri…
Erkek yüzleri…
Kesip kesip yapıştırdığım
Anlar…zamanlar…
Birbirinin yakınında yaşayan uzaklıklar
Tutku…
Annelerinin peşinde ağlayan heceler,
Üstüne döküldüğüm sular,
Yine tutku
Düğmesiz deli gömlekleri,
Delilik işte…
Gömleksiz düğmeler…
Tutku,
Susuyor.
Ve onların kendi tutkularına gülmelerini sağla.
Onların tutku diye adlandırdıkları şey gerçek bir duygusal enerji değil, dış dünyayla ruhları arasındaki bir tür çatışmadan ibaret.
Yüzmek istiyorum…
Elbiselerimle suyun içinde yürümek istiyorum. Elbiselerimle uğraşıp zaman kaybetmek istemiyorum. Yüzmek istiyorum kulaç kulaç. Gecenin zifiri karanlığında bile olsa beni şişiren bu yüzme isteğini içimden “deneyerek/yaparak/yaşayarak” çıkarmak istiyorum. Yüzme ihtiyacını kurulu bir saatli bomba gibi taşımak istemiyorum.
Dışarıdaki hayat kuruyor ve kurguluyor bu kadar teferruatı. Üzerimdeki elbiseleri bile teferruat olarak görürken bu istek beni balıklaştırıyor. Köpekbalığı oluyorum.
Kimin bu olta?
Oltayı sarkıtanın cesareti de büyük.
Olta, köpekbalığı ve balıkçı… Deniz bir kenarda dursun şimdilik. Savaş başlayınca deniz, üçümüzün çırılçıplak kalacağı bir yer olacak.
Olta çırılçıplak,
Köpekbalığı çırılçıplak,
Balıkçı çırılçıplak,
Sen aşka bak…!
Kimin karasularında yüzüyorum?
Çocukluğumu tartaklayarak/döverek karanlıkta yerlerinden hareket etmemesi gereken kuşların başına götürüyorum.
Düşünüyorum…
Çocukluğumun anıları arasında hiç yapmadığım bir şeyi anlatacağım sana. Anılarımı karıştırırken böylelikle ,kendime ait olmayan bir anıya rastlamış gibi anlatacağım bunu sana.
Bir el feneri ve bir sapan ve kuşlar… Kuşlar, özellikle çocukluk anılarıma tünerler. Kıpırdamadan yaprak yaprak dururlar dut ağaçlarında. Tünerler çocukluğumun anılarına. Anılarım dut ağacı. Anılarım yaprak yeşili.
Biri, fener ışığını dut ağacının içine daldırır. Fenerle bir kadının içini karıştırır gibi dut ağacının mahremiyetini bozar. Gece karanlığında ağacın en mahrem yeri kuşlardır. Fener onların üstüne tutulur. Kuş kıpırdamaz. Birkaç saniyelik zamanı kalmıştır kuşun. Ve sapanın küçük taşları şeytanın ayetlerine dönüşür. Sapandan çıkan taş, dut ağacının yapraklarında bir hışırtı ile yırtıyorsa geceyi/sessizliği ışığın altında duran sanık, birkaç dakika daha kazanıyor. Bazen kendinde bir cesaret bulup başka bir dala atlıyor. Ve ölüm sırasını bir başkasına veriyor. Ölüm, küçük bir taş oluyor. Kuşa çarpmayan her taş çocukluğumda birikiyor.
Zaman ilerledikçe üryanlığından yerin dibine batan bir kadına döner ağaç. Zaman aktıkça gecenin içine doğru dut ağacı, mahrem yerlerine Havva’nın yaptığı gibi yapraklarını biraz daha sıkı bastırır.
Dut ağacının mahremiyeti düşer teker teker yere. Kanatırlar önce, sonra toplarlar bu kanlı mahremiyeti.
Ben o zamanlar bir dut ağacının mahremiyetinde yüzerdim. Gecenin karasularında yüzen bu kuş avcılarını izlerdim sadece. Bir cinayet saati olup çıkardı içimden hayat. “Gece ihanete müthiş bir gerekçedir.”dizesi, kuşları ürkütürdü. Kuşlar ölür. Ölüler toplanır. Bir çantaya konur. Dut ağacı, mahcubiyetiyle baş başa kalır. Memeleri kesilmiş bir kadına bakar gibi bakardım o zamanlar tut ağaçlarına.
Ben o zamanlar “Gecenin ihanet gerekçesiyle” ilgilenmezdim. Çırılçıplak bakışlarla dut ağaçlarını giydirmeye çalışırdım biraz daha, içimdeki kuşlarla. İstekleri biraz daha artardı sapancıların.
Ben dut ağaçlarının karasularında yüzerdim.
İçimdeki yapraklar yemyeşil ve mahcubiyetimin adı dut ağaçları. Kuşlar tünemeye devam ediyor çocukluk anılarıma. Ve ben cennetten kovulmadığımı düşünüyorum. Adem babamızın giydiği elbiseyi giyemeye devam ediyorum. Çırılçıplak dolaşmamın nedeni bu. Kuş ölüleri yani. Dut ağaçlarının çıplaklığı…
Kimin karasularında yüzüyorum?
Yüzmek istiyorum. Bir köpekbalığı ritmiyle…
Yüzmek istiyorum. Bir okyanus dalgası şiddetiyle…
Yüzmek istiyorum. Öbür dala atlayan sanık kuş telaşıyla…
Ölümü devreden batık bir tacir suratıyla...
ve
Yüzmek istiyorum,
sapana- fenere tövbe eden kuş avcıları tövbesinin
hevesiyle,
heyecanıyla,
kiriyle...
İnsanın kusacağı bir yerlerinin olması ne kadar güzel ve muhteşem.
Bir küvet, bir lavoba, bir klozet, bir çöp poşeti, bir çöp kovası, bir geri dönüşüm kutusu, bir anne kucağı, bir yatak , bir yastık, bir bez parçası, bir mendil,vs.vs...
Hele bir de yanında destekçilerin, boğazına parmak sokanların varsa ayrı bir güzeldir. Değme keyfine... İşte insan dolu dolu kusmak ister o zaman. Her bulantı reflexini inanılmaz bir istekle kusmaya çevirmeyi arzular. Arka arkaya hem de.
Midesinde ki tüm içeriğin tane tane görünmesini ister, görmek ister, göstermek ister. Ya gizli gizli yediği naneler ! ?, şekerler; onlar da arada kaynar zaten değil mi? Bulamaç halinde kimse onu farketmez bile.
Sadece destekçiler söze karışır " Bak domates kabuğu ne kadar güzel renk kattı kusmuğuna " diye...
Miden durmak bilmez kasılır , kasıldıkça kasılır. Artık coştu bir kez kim tutar onu. Gösteri zamanı geldi onun için. Ne varsa hüneri gösterecek büyük bir ustalıkla. Gizliden isyan da eder. " Artık yeter birikimlerimin sindirilmesine dayanamıyorum" diye. Anarşist edasıyla bayraklarını çeker . Domatesler bunun işareti olsa gerek.
O kadar anlayışlı bir yönetimsindir ki , kusmasına yardım edersin ' Çıkar evladım göster bana içindekileri, tamam ben yedim onları ,o haltları ama inan hatırlamıyorum. Hem de merakımı celbediyor ağızdan girmiş haliyle sende yarı sindirime uğramış hali. Hadi göster bana. ' bile dersin.
Kimbilir ne yedin de bu mide dayanamadı. Bak hiç sesi çıkmazken, efendi efendi çalışıp hem hazmedip bütün yenenleri hem de bağırsaklar gibi asi organlara söz geçirirken. Ne yaptın da azdırdın bu mideyi...
Ne mutlu midesindekileri çıkarabilene
Ne mutlu bulantıyla yetinmeyip kusmaya zorlayanlara
Ne mutlu mide içeriğini görmeye büyük istek duyanlara
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız