Tuttum kendimi, –tutmaya çalışıyorum daha doğrusu- sendelemeyle yürüyen kendimi, yürümek istemeyen kendimi, dışarıya baktığım pencerenin camında tırmanan/kaykay yapan kendimi, gördüğü şeyleri kafatasının sürekli kuzey tarafına yapıştıran kendimi, kendimle alıp veremediğim bir çok şeyi olan kendimi, bir fasulye tohumunu toprağa gömerek bulutlara tırmanmayı düşünen kendimi, içimdeki dünya ile dışımdaki dünyayı Donkişot’un şövalye kitaplarından çalan, inadına bu dünyada olmayan Dülsinea’yı hayatının merkezine oturtan kendimi…
Ve hiçbir şeye zorlayamadığım “ilk-el” benliğimi.
Zorundalıkların içinde debelenmeden, “su-ateş-tahta(?)”düzleminde olağan seyirlerle bir şeylere alışacak, bir şeylere entegre olacak, bir şeylere bukalemunluk yapamayacak kendimi…
Suyun ve ruhun kaldırma kuvvetine alışamayan kendimi,
Ateşin yakıcılığını başka şeylerde bulan kendimi,
Taşın sertliğine,
Havanın yakıcılığına,
Orhan Veli’nin “Böyle havalar …”dediği bu havalara,
Tuzun tuz oranına alışamayan kendimi,
Zorlayamam, zorlamam.
Bu zorluklara gelemeyen “ilkel” yaradılışlı, kendi beneklerine sığınan yabanı bir atım aslında. Sığınan,sırnaşan, dalaşan, kişneyen, tepinen…
Dağa taşa olan hayranlığım Karacaoğlan’dan gelme.
“Gelme” işte bir yerlerden benim bu taraflarım.
Cüneyt Arkın’ın kale burçları uçuşlarından…
Ediz Hun’un sulu göz aşklarından…
Edip Akbayram’ın yırtınarak şarkı söylemesinden…
Arka kenar mahalle çocuklarının porno sinemalarına tüneyişlerinden,
Olmadık bir bacağın ve kalçanın resim olarak şenlendirdiği bir oda duvarından,
Kibariye’nln kahkahasından,(bu kahkahada üryan bıraktığı garibanlıktan)
Öyle…
ve
Tanrıyla olan tüm diyaloglarımdan,
“Sayın tanrım, gerçi her şey sana malumdur gene de…” ile başlayan “arz ederim” li dilekçelerime bakarsanız, zorunlu bir nefes alıp-verişlerimin pek de olmadığını görürsünüz.
Yine bu dilekçelerin ek bölümlerinde, çaktırmadan baksanız, daima bir kafa kağıdının aslı ektedir.. Ve her seferinde sil baştan bir kafa kağıdı çıkarmak için yaşadığım muhitin nüfus müdürlüğüne müracaatım söz konusu. Nüfus kağıdı kaybının , kimlik ve kişilik kaybıyla eşdeğer görüldüğü bu gezegende (dünyada) ben, yetkili resmi ağızlara göre ya kişiliksiz bir adamım ya da kimliğini/kişiliğini çok çabuk kaybeden bir herif.
"Kafa kağıdımın aslını ek olarak tanrı istiyor dilekçelerimde.”desem, benim bir jurnalci olduğumu anlayıp kayıtlardan silecekler. İstatistiki zorunluluğum olmazsa fert olmaya dair bir kanıt aramayacaktım.
Sayın tanrım,
Bu söyleyeceklerim, söylediğim ve söyleyecek olduklarım, sana malumdur ama ben yine gevezelik yaparak seni meşgul edeyim. Jurnalliğim sadece sanadır. Kim beni bu anlamda yetki sahibi kılar, senden başka. Bu sana yaptığım bir kıyaktır. Resmiyette kimliksiz, sana karşı da ruhsuzum.
Sayın tanrım,
Bir jurnalciyim.
Yaşadığı gezegenin sırlarını veren bir kıytırık. Anlarlarsa, şairin değimiyle “cinayet sebebidir.” Ha …! “Çek Mustafa çek…!” diye bestelenmiş bir şiiri de var aynı şairin; ama sen, bu tür şeylerle ilgilenmezsin bilirim.
Neyse tanrım, ben mevzüya geçeyim:
Walla tanrım, senin bu oyununu -birileri ki bunlar sence malumdur- kendi lehine çevirmeye çalışıyor. Çalışıyor ne demek –sen de bilirsin ki- kuralları onlar koymaya başladı. Kula özel kanunlar çıkarıyorlar ha! Özel kanunlar. Birilerine “uygundur”, birilerine “aslının fotokopisidir” ifadeli kanunlar. Ve ben bunlara bakarak sırf senin hatırın için katlanıyorum.
Zorlanmıyorum.
Sayın tanrım,
İçinde his-tını olmayan, bol seks ve paraya dayalı ilişkiler kurarlar. Buna aşk derler. (ki değildir, sence de malumdur.) Ruy-i zeminde düğün merasimlerinin gerdek gecesi denen gecede neler yaptıklarını –küçüklü büyüklü olarak- görsen (ki saçmalıyorum ben yine,elbette görüyorsun.) düğünlerine ve “susam sokağında” yaptıkları gürültülere sırf senin hatırın için katlanıyorum, bilesin.(tabii ki biliyorsun. kulluğuma bağışla)
Zorlanmıyorum.
Sayın tanrım,
Zorlanmadan nelere katlanmıyorum ki, bir bilsen!!!(gene saçmalıyorum. Tabi ki biliyorsun.)
Genel evlerine,
Genel evlerine çevirdikleri evlerine,
Stadyumlarına, (özellikle futbol stadyumları…tanrım, en meşhurları Ali Sami Yen. İsme bak tanrım, isme bak…!)
Camilerine,(boşken çok güzeller…)
Kiliselerine, (bu da böyle…)
Havralarına, (bu da…)
Okullarına,
Teneffüslerine,
Savaşlarına tanrım savaşlarına…
Zorlanmıyorum.
…
Hörmet, saygı ve dua ile tanrım…
Jurnalliğim, bir iç tepidendir. Kendimi zorlamıyorum
Zorlarsam kendimi, temizlenirim. Kirliyim.
Bu gün “tanrı” kavramıyla değil, “rabb” ile direk konuşma ihtiyacı yaşıyor ruhum.
Rabbim,
“Onu” yarattığın için,
Ruhumu “onun” ruhuyla ve varlığıyla beslediğin için,
“İki kişilik yalnızlıklar” yarattığın/yaşattığın için,
“eeee…en güzeli “f” dir.” dedirttiğin için, şükür sana.
Rabbim,
Yeşil cevizi ve rengini yarattığın için, sana binlerce hamd-u sena.
Rabbim,
“Yangında ilk kurtarılacakları” işaret ettiğin için de,
Rabbim,
Yeşil cevizi ve rengini görebilecek göz verdiğin için de öyle…
Rabbim,
“Seni seviyorum…” cümlesini hem ilahi hem de beşeri literatürle söyleyebilme cesareti verdiğin için de öyle…
Rabbim,
“Hissediyorum…” kelimesini bir kitap halinde sunan o yoğun duygulanmaları o anın kitabına sığmayacak kadar büyüten, hisleri çığırından çıkarma deliliği verdiğin/tattırdığın için de öyle…
Rabbim,
Mırıldanmaları hiçbir kilisenin duasına eşdeğer kılmadığın için de öyle…
Rabbim,
Bir ceviz ağacı yapraklarında, saçlarını ellerimle tarar gibi tarayan kadını yarattığın için de öyle…
Bu cevizi büyük bir iştah ve havsalayla yiyecek az sayıda “seçilmişi” yarattığın için, hayranlık ne kelime secdedeyim.
Rabbim,
İçteki suskunluğu dile getirecek duyguları içine yorulmadan alacak sıralı cümleleri dilbilgisi ve dinbilgisi kurallarının dışında tuttuğun için ellerim semaya on parmaklı merdiven.
Rabbim,
“Erkek” oluşumuzu bir kadının dudağında incelttiğin ve “kadın” oluşumuzu da bir “erkeğin” ilkelliğinde anlama bağladığın için var oluşumla cezbedeyim.
Rabbim,
Geceyi sessizliğin annesi yaptığın için, karanlığı bizden yana kıldığın için, ikisini de bizi emziren bakireler kıldığın için…
Rabbim,
Doğumları, günlerden ayırabilecek gücü bana verdiğin için,
Rabbim,
Konuşmalarımı dinleyebilecek kulak ve bu kulaklara fısıldayabilecek dudak verdiğin için,
Rabbim,
“İki siyah palto ve ayakları yoldan kopmuş yürüyüşler yarattığın için,
Rabbim,
Zaman kavramı ve mefhumunu tınlamayan bir beyin verdiğin için…
Rabbim,
Sevme-sevilme-hissetme -dokunma-sarılma ve ötesi… sıcaklığını verdiğin için,
Rabbim,
Bakmakla yetinmeyip gördüklerimizin içinde kendimizi de görme yeteneği bahşettiğin için…
Rabbim,
Kirin içindeki temizi; temizin içindeki kiri ve bunların arasındaki farkı fark etme farklılığını verdiğin için,
Sana rabbim diyorum.
Rabbim.
…
Yallah…
Yüce devlet erkanının ehli bir uşağıyım aslında. Mızıka-ı hümayun’un en büyük davulcu başıyım. Mabeyni.
Ismarlama bir hayatı yaşıyorum.
Biri çağırıyor, davulu bırakıp “brozan başı” oluveriyorum.
İş bakıyorum yürümedi, en arkada tıs tıs diye ses çıkaran tuhaf o iki tepsin-adı her neyse,o- ellerime yapışıveriyor ve ben başlıyorum tııss..tıss tııısss…
Ritim bozulmuyor. Uygun adım marş ve bando takımının bazen şefliğine geçiriliyorum. (Geçmiyorum, geçiriliyorum…) 19 Mayıs yaklaşıyor. Kaç aylık bir deneme sürecinden geçtiğimi ben bile hatırlamıyorum.
“Şöyle yap..!” diyorlar, yapıyorum. “Böyle yap…!”diyorlar yapıyorum. Yeri gelir artık komut vermelerine bile gerek kalmadan duyargalarım ve antenlerimle onların sismik düşünce yayılımını alıyor, algılıyor ve hemen kendiliğimden yerine getiriyorum.
Bazen bando takımının şefiyim, bazen…
Her zaman için değil; ama kasılarak yürüyorum en önde. Görenler “İşte böyle yürünür ve böyle yapılır bu iş. O kadar…!.”dedikçe benim kasılmalarımı ve uygun adımımın “uygunluğunu” görmelisiniz.
Aman Allah’ım! Ne heybetli oluyorum o an, ne ihtişamdır o bendeki ya rabbi…!
Ben sırf bu iş için yaratılmışım.
Mızıka-ı Hümayunun Baş mabeyni. “Baş” ne demek? En büyük davulcu başı…
Kasıla kasıla bir hal oluyorum.
Sokakta yürürken bile bando takımındaymışım gibi yürüyorum. Kulaklarımda trampet sesleri, herkesin uygun adımında birkaç adımım var ve ben herkesin bir adım içindeyim. Onlar yürüyor ben yoruluyorum. Onlar gürültü yaptıkça ben coşuyorum.
Yaşasın bando ekibi!
Kasıla kasıla bir hal oluyorum. Sağlı sollu bizim bu çocukları seyreden herkesin dünyasındaki beğeni ve hayranlık ifadesiyiz. Alkış, malkış, tezahürat …işte bunlarla beslenen ruhumuzu sokağın aşüftesi yapmışızdır. Bir alkış, bir kıyamet ve bir hayranlık…
İşte hayatımın özeti.
Kasıla kasıla yürüyorum tek başıma. Tek başıma mı? Hayır, hayır…Bir bando takımı olmadan yürüyemem ki ben sokaklarda, caddelerde.
Dükkana (tükan diyen de var.) tuz almaya giderken bile çocuklara “ Hadi lan tuz almaya gidiyoruz.”der, bir tuzruhu pardon bir ekip ruhuyla gideriz tuz almaya. (Tuzruhu lazım değil almıyoruz.)
Öyle bir hale geldi ki artık mahalleliye gına geldi. “Ulan başlayacaz sizinde bu tuz alma merasiminize de ha..!!!”dediklerini de söyleyeyim yeri gelmişken. Yok …yok…biz aldırış ettiğimiz falan yok. Öyle valla …
Tuvalete gideceğim ( burada,gidecem ya da gitcem, daha iyi dururdu, neyse…) evet tuvalete gideceğim, bando takımı tam takır hazırdır. Evin içinde çalmaya başladık mı tüm apartman bizim birimizin işediğini öğreniyor. Öyle…
Kasıla kasıla hep kendi ismimi kullanıyorum.
İsmim: kumsaati
Soyadım:kumsaati
Numaram/filmim/klipim:kumsaati
Yaşadığım yer :kumsaati
Yaşım:kumsaati
Gezegenim:kumsaati.
…
Kasıla kasıla yaşıyorum.
Yalan olmasın sene bindokuzyüzkırkelli mevsim sonbaharken, kumsaati’i isminin dışında bir sitede farklı sadece bir isim kullandığımı da söyleyeyim. Kullandığım bu farklı isimle de söylemlerim/sözcüklerim/cümlelerim, kumsaati’nin söylemlerinden hiçbir şekilde uzak olmayan hiçbir şekilde zıtlaşmayan, tam tersine hiçbir farkı olmayan şeylerdi. “Niye kullandın peki?” diyecek olsanız, çok büyük ve gizli bir devlet sırrı değil. Öylesine bir kullanımdı ve bir daha olmadı. Olmayacak.
Kasıla kasıla didikliyorum bir şeyleri.
Kim kaç tane isim kullanıyor karakutu’da ve başka kutukaralarda/sitelerde?
Sahi neden bu kadar isim kullanıyorsunuz?
Sahi, neden bu kadar iki yüzlü demeyeceğim, YÜZSÜZ oluyorsunuz?
Sahi, neden bu kadar kuzey-güney oluyorsunuz?
Sahi, neden bir yönünüz rahibelerin ve rahiplerin cüppelerindeyken öbür yanınız üstsüz/altsız plajlarda bronzlaşıyor?
Sahi, oyun oynamayı neden bu kadar hayatın yerine oturtuyorsunuz ve bu oyun neden bu kadar cazibeli geliyor size?
Kelimelerle sevişmek gerçek sevişmelerden sahi neden daha cazip geliyor size?
Kaç cümleyi hamile bıraktınız duygularınızın koynuna sokarken/ alırken?
Kaç puştun önünde soyundunuz?
Kaç zillinin peşine takıldınız?
İnternet adresleri karakol görevi görüp kaç kişiyi farklı mekanlarda, farklı şahıslarla ve en önemlisi farklı peruklarla bastı/yakaladı?
Evet…evet…merak ediyorum bunları.
Kasıla kasıla merak ediyorum.
En son kumsaati tarafından Prş May 22, 2008 9:14 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
- Emin misin?
- …?
- Islaklıktan…
- Suyun altına tuttum ya seni az önce.
- Nasıl yaparsın bunu peki?
- Senin istediğini düşündüm…öyle ıslattım.
- Elbiselerimle beni duşluğa nasıl sokarsın. Ve benden habersiz…!
- İstersin diye düşündüm. Bu sıcak havlarda üstünde su birikintilerini taşıyabileceğini düşündüm. İçinde kendi aksimi görebileceğim birikintiler. Biraz daha yaklaşsam içine düşüp boğulacağımı düşündüğüm birikintiler. Öyle düşündüm…
- Islattın beni. Hem de baştan ayağa. Beni ütülemek de ister misin?
- İş iştir. Ve seninle uğraşmak bir devlet işiyle kıyaslanmayacak kadar zevklidir. Maaşımı ve paramı senin ıslaklığından alırım. Fena mı?
- Sana ödeyebilecek kadar ıslaklığım var mı? Bilemem.
- Olsun ıslaklığın kaynağı benim. Seni ben ıslatır ben mesai yaparım bu ıslaklıkta. Bak kirpiklerin ne güzel olmuş ıslakken.
- Ağlamamı mı istiyorsun?
- Niye ağlayacaksın ki?
- Zırlayan bebek ve meme meselesi…
- Senin böyle bir şeye ihtiyacın olduğunu düşünmüyorum. Keskin bir çığlığı çoktan duyurmuşsun duyurmak istediğine ve memenin sen için farklı bir boyutu var.
- Nedir o boyut? Ne olduğunu düşünüyorsun?
- İçi tutkuyla dolduracak bir şey.
- Bir et parçası değil yani…
- Et parçası olmaktan senin çıkarabileceğini düşünüyorum.
- Nasıl yani?
- Kadın oluşumu sevebileceğimi düşünüyorum seninle. Sevdirebileceğini. İçimdeki bu kırılganlığa beraber sahip çıkabileceğimizi düşünüyorum. Sen susarken bir memenin ucunda ben senin ruhunu bu memeden emzirecek kadar kadın olurum.
- İşin erotik kısmı ne olacak? Çocukça emmek yerine ısırmak mesela. “İlkel bir terbiyeden”söz ediyorum. Yanlış anlama…!
- Somutluk yani.
- Evet…evet somutluk. Böyle dersek biraz daha yaklaşmış oluruz realiteye. Somutlaştırmak istediğin şeyi ısırmak zorundasın. Isırma olayına bu gözle bakmanı istiyorum. Sadece meme uçlarını değil duygularımı da ısırmak zorundasın. Hislerimi de düşüncelerimi de. Bana yardımcı olmalısın bu konuda. Varlık ve yokluk arasında bocalayan bir “istekliyim” sadece.
- Islattın beni.
- Sadece kepini ıslattım…
- Ya…?
- Hı hı…
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız