Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin; birincisi pek çok kişiye kolay gelir: Cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: Sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek. Görünmez Kentler'den
…
Durulanacak bir ortam mı arıyor insan?
Pek sanmıyorum.
İlkel ayinlerle barınaklar yaratıyor kendine. Kurşun döktürür başından aşağı. Suyu yirmi dört saatlik günlerinin her bir saatinden damıtır. Ne kadar geçmişten gelirse bu su kendi çocukluğuna bu kadar yaklaşır. Çocukluk, herkesin cadılar şehridir.
Büyür anılar insanın cüssesinde. Kendine bir cehennem arar. Aradığının farkında değildir ama. Bir şey bulur, dener ve cehenneminin inşasına mı; masallar diyarında yaşayan ALİS’in “Harikalar Diyarına” mı başlamıştır, bilinmez. Bilinen şey insana bir şeylerin ya dar geldiği yada çok bol.
Ritüele dönüştürülen sevaplar. Günahlar…Ritüelleştirilen haftalık çamaşır yıkama günleri. Kara Çarşamba, akşamları tırnak kesme …vb. bir sürü şey. Kutsallık atıfları. İnsan nasıl da kendine bir din yaratıyor, tanrısız. Hayatının her tarafına yayılır çocukluğunda bu ihtiyar dünyadan çaldığı kokular, korkular, dokular, tatlar.
Ve cehennemin inşası öyle bir hızlı sürer ki. Ezbere yaşanan her bir gün bu duvarı biraz daha kalınlaştırır. Yükselen duvarın arkasında kalan kimsesizliğimiz, eğilip bükülmelerimiz, islerimiz, sislerimiz, duvara yapışan hislerimiz, gizlerimiz…evet bizi biz eden kirliliğimiz/kirlerimiz bizden intikam alıyor.
Geçmişten getirdiğimiz ruhlarla kendi ruhumuzu kirletiyoruz
Farkında değiliz.
Biz diye bir şey var mı, yok mu? Bilmeyiz.
Toplumun ve en yakınlarımızın ifrazatıyız.
Şükrederiz.
Doğmadan hazırlanan bir kefenin içinde kendimize yaşama alanı belirlemeye çalışırız.
Kefeni şekillendirir, deli gömleğine çevirir öyle giyeriz.
Seviniriz.
Cehennemi inşa eder(burada burada…başka yerde değil.burada…) anahtarını bir büyük anneyle torunlarına uzatır,
Saçları ıslak , çırılçıplak birkaç kız çocuğu ayini izleriz,
Kirlerimizi ilkel bir ayin gibi severiz.
“Lili Marlen Türküsü sadece ve sadece benim şarkımdı.” Bunu söyleyince notaların içinde dolaşma payımı gördüm. Yarıladım. Yarı+sende ,yarı+bende.
Sıra sende
Ve
Sıra bende.
“Lili Marlen Türküsünü” yarılamanın adıydı hisler. Hisleri bir şarkının ta dibine atmanın yeri nedir, bilemem.
Sırası gelen bir şeyler yoktur belki de.
Erteleyeceğimiz ne kadar senlerimiz benlerimiz var? Ne işe yarar bu benler? Ben, afallayan bir cümle sadece. Kurala tabi tutulan, askıya alınan, bir kenara atılan ve “Etnik-i Eterya Cemiyetinin” bizdeki en sevimsiz üyesi.
Zararlı cemiyet.
Ben,
Bizdeki biz olmayan biz.
Ben,
Ağırlık yapan, yoran, terleten alışkanlığımız.
Ben,
Sesini duymak istemediğimiz ses.
Ben,
Mutluluğun avcısı. Vuranı. Tehdit edeni.
Ben,
Sahip çıkmaktan korktuğumuz çakı.
Ben,
“SEN’in” yanına koyamadığımız I.tekil şahıs zamiri, kiri.
“Lili Marlen Türküsü” hangi radyodan çalınırsa çalınsın ses benden çıkar. Dünyaya ben dinletiyorum bu müziği. Frekansı değiştirsem, Zagrep Radyosunun sesi mi kalır gök kubbede.
Zagrep Radyosu,
Lili Marlen Türküsü
Ve
Ben.
Bir de şairlerin bizim kirlerimize ortak olacak şiirleri.
Değiştirsem yıkık kentin çiçeklerinin saksılarını ne olur? Çiçekler mermi üretir yeri geldiğinde ve Bağdat yıkılmıştır. Hangi şehrin sırası geldi kim bilir? Şam’a aşığım. İstanbul, Buhara, Semerkant, Bosna, ve onun “Lili Marlen Türküsü.” Şehirler ve yıkıntıları.
Onun şarkısı ve benim şehirlerim. Sussa, bir bir şarkılar çökecek. Bir bir şarkılar yıkılacak.
Şehirleri işgal eden bir tını. Şarkılar, yalnızlıkla basılır her gece. Ve herkes kendi şarksının salyangozu. Ve herkes bir başkasında kendi izini sürer.
Bulunan şehirler.
Bulunan şarkılar.
Herkes bir şarkı besteler içindeki şehre. Herkes, bir şehir fetheder şarkı bestekarına. Şarkının bestekarı dinleyendir. Şehrin anahtarı şarkının içinde.
Sussan şair kenti yıkmaya başlar.
“Sussan yıkılır bu kent. Kuşlar da gider”
Kentlerin yıkıntıları arasında dolaşan Ahmet Telli’nin şiirini kirlerimize göre değiştirsek ne olur?
Susarsan yıkılır bu kent, kirlerim de gider
Bir çocuk gibi uzanırım gözlerinin içine
Adres bu, kimsesizlik ne demek
Ceviz yeşili olurdu bütün duygular
Kir midir yalnızlık, durmadan kalabalık olurdun
Güler miydik sen bir şarkıda diretirken
Susarsan kim okşar notaları
Kelimeler kimle barışır gece olunca
Hikâyeni düşünüyorum şimdi ve duygularını
Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor
İçimdeki caddelere adımlarını ekliyorum, susuyorsun
Kendime sığınıyorum ve ayak seslerine
Dudakların kalabalığın mahşeri oluyor
Bir de seni ekliyorum susuşlarıma, susuyorsun
Unut selamı saygıyı yürümeyi ve sokakları
Belki seninle değişir tüm hurafeler
Geriye siyah bir renk kalır,
Konuşan, konuştukça dilenen saçlar
Tadını bilmediğimiz hisler kalır yalnız
Yalnızlığımıza alırız onları, kirletiriz.
Çıplak bir sandalyeyi giydiren bir kadınız her akşam
Susarsan Bağdat peçeli bir kadın olur acılarıma
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar
Burnu akan çocuklar olur dokunduğun aşklarda
Kendini sıkıştırmaya çabaladığın çerçeveler
Ve duvara bir çivi çakılıyor tüm kadın parmaklarıyla
Fotoğraflar çerçeveler yerine kadın günahları
Ve bana aşk anlatılıyor tüm susuşlarında
Gel-gitler yalpalamalar yerine aşk hikayeleri
Bir lili marlen türküsü bir zagrep radyosu şimdi uzak
İşgali ve devrimi hatırlatıyor çarpan kalplere
Susarsan yıkılır bu kent kirler de ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde
Şiirin ağzını burnunu büktük kendi emellerimiz için. Lakin, “susma” kelimesinin geçtiği dizeleri bozmadım. Bozamaya kıyamadığım bir dize daha var:
“Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın”
Evet, cehennemi oluşturduk bir yerlerde susarak yada konuşarak. Sonra bir başkasının kirine ortak olduk, sofrasına oturur gibi.
Kirlerimize biçtiğimiz bunca değer. (ki kaçmak da bir değerdir.) Kirlerimize mesafeli bakışlarımız. Kendimize yakın durmaktaki bunca korkumuz…
Bir şiirin çöpçülüğünü yapmak gibi bir şey bizim kir anlayışımız. İmgeyi elimize almaktan korkmadan, eldivensiz evirip çevirirken bir parçamız oluveriyor bu. Yıkamayı düşünmediğimiz bir şey oluveriyor bu. Alışıyoruz. Bir daha yaklaşıyoruz bir başkasının “başkalığına” ve tanıdık o kadar şey var ki orda da…Çömeliyoruz.
Mevsimlerin gidişatına bakmadan çiftçilik yapıyoruz duygularımızda. Tarla uzun. Yer verimli, hisler yeşerecek. Kirli olan her şeyi buraya ekiyoruz. Şiir çıkıyor ortaya, soytarıca dizeler, kokulu imgeler, rüyalar, aşklar…tertemiz şeyler…
Bunlar belirtili (belli olacak olanı) nesneyi doğuran sorular.
Yüklem ne işe yarar “nesnesi” yoksa?
Eksiltili cümlelerin, Bileşik cümlelerin, Sıralı cümlelerin, hatta anlamca olumlu-olumsuz/şekilce bozuk-yamuk cümlelerin yüklemi de olabilirsiniz.
Ne işe yararsınız bir “nesneniz” yoksa…?
Yo…yo, öyle rasgele bir nesne değil. “Ne ve kim?” sorularına da cevap verebiliyorsa yüklem, biz bu yüklemi adam yerine koymayız. Seçim yapamayıp rasgele/olağan/sıradan “Belirtisiz nesneleri” özneleştirecek bile olsa da bu “yüklemi”, adamdan saymayız.
Bu yüklem, “binek yüklemidir.”
“Hamal yüklemidir.”
Ve sadece “yük katarıdır.”
Tüm Üniversite sorularında boy gösteren yüklemlere bir uyarı kıyağımız olacak.”Belirtili nesneleri biraz daha belirtin. Belirtili nesnelerden güç alın. Karadut çalın. Damağından, dudağından. Evet …Yükleneceğiniz nesneye dikkat edin! Belli mi, rasgele mi?”
“Neyi ve kimi?” sorularına rastlayan her yüklem mesuttur, mesrurdur, ballı yüklemdir.
Ey ahali!
“Ne ve kim?” soruları soru mu ya hu?
Kalabalık yaratır bu sorular. Kalabalık olan ve kalabalıkta kuyruğa giren sorular/ifhamlar.
Dilbilgisi kuralları düdüğü çalar:
- “Önce özne…önce özne! Hoppala…Ulan, önce ÖZNEEE dedik ya hu! Bak Belirtisiz nesne, gelirsem oraya…???Geç yerine geri zekalı tümleç…geeeç.!!!”
Dilbilgisi kuralları,
Özneler,
Sözde özneler,
Nesneler, yüklemler
Ve
Sen.
Kuyruğa geçmediğim tek yer sensin. Bak, farz-ı misal:
- Kimi?
- Seni.
Dilbilgisi kuralları yırtınıyor.
“Kimi...diyor kimi??? “ ,”Bu sorunun muhatabı kim? Bu soru mu şimdi?” diyor. “Yüklem nerde, yüklem…?”
not: Belirtili nesnenin en yalın haline ne çok yakışıyor gülüşün, Sen(i) zamirin, damağındaki dut kekremsiliği ve şu kalabalıktaki mmmmırıldanmaların.(mmmmmmmmmmmmmmmm…)
Siz Tanrı’nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız.
Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.
Ve izin verin, cennetlerin rüzgârları aranızda dans edebilsin...
Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın,
Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında
hareket eden bir deniz gibi olsun.
Birbirlerinizin bardaklarını doldurun;
ancak ayni bardaktan içmeyin...
Ekmeklerinizi paylasın; ama
birbirinizinkini yemeyin...
Beraberce şarki söyleyin, dans edin, coşun;
fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayri ayri olup,
yine de ayni müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi...
Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil;
Çünkü yalnızca Hayat’ın eli, sizin kalplerinizi kavrayabilir...
Ve yan yana ayakta durun; ama çok yakin değil,
Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı,
birbirinin gölgesi altında büyüyemez.'
Halil Cibran.
…
Batı, bizim çocukları ne dinler, ne de anlar. Anlamak da istemez. Kendi sağırlıklarına ve sığırlıklarına kendilerini kapatmışlarken/kaptırmışlarken bizim çocukların aşklarını mı damıtacak kendi hayatına?
Hayat, sonradan din değiştirmiş bir şairin kelimelerinden akar mısırlı bir kadına. Çizer bu şair çıplak bedenlerin devinimlerini yer yer.
Ve söz daima bir kadınadır. May.
Söz bir kadındır. May.
Söz bir kelime değişikliği ile kelam olur. Tanrıya yakın durur. Tanrı bir kadın yaratır. Adını Cibran bulur. May.
Cibran, mistikliği karıştırdığı kadar karıştırır sokağa. Doğuyu sokağa taşır. Çoğaltır kelimelerini. İçtimaya tabi tutar. Toplanılan her yerde Batıya bir başkaldırı var. Batı, buna bariyerler koydu. Kesti önünü. Duyguyu kim tutar, ne tutar? Bizim çocukların kendilerine ilham verişlerine ve oluşlarına tahammülü olmaz. Olmadı da.Yerden göye kadar metafizik kokar. Fizik ve makaraların f1 ve f2’leriyle uğraşacak ruhu da yoktur vakti de. Ruhu çölün ellerinde. May’da.
Cibran bende, May bende. Bunları nasıl barıştırırım, bilemem. Dijital kelimeler işe yarar mı, bilemem.
Denerim Cibran olmayı.
May olmayı denerim.
Yada,
Biriktire biriktire Cibran’ı, May’ı , aşkı ve olamadıkları /yaşayamadıkları zamanı ve hepsinden damlayan kiri..
Yıkık dökük kelimeler içinde harabe olmuş ruhum, ne en doğru cümleyi kurabilir ne de tertemiz kalabilir.
Kirler sığınak mıdır, sağanak bir yağmur mudur?
Perdeleri kaldırdığımda tüm çıplaklığıyla önüme serilen o manzara körlüğüm müdür ?
,gördüğüm müdür?
Kirler kördüğüm müdür, çözdüğüm müdür?
"Aşk bir hırsızdır, aşk bir sürüngendir... "cosi fan tutte
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız