Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 40 Üye Adayı ve 1 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Dağ Başında...
 İsimler
 Cemil Meriç
 SULUKULE
 Gelenek
 Birleşik Devletler'e ait bazı coğrafik bilgiler
 Dilemmalara, tekliğe, vahdete dair
 CEZA ve Rap
 Töremeyesiceler...
 tahammül
 köy
 eskimiş bir dosta
 J.J.ROUSSEAU ve EMİLE
 Berat Kandili
 Keşke hiç yaşamasalardı!..
 Dilemma
 SANAT'IN TARİHİ
 TNT'ye Kafa Atmak
 4 ağustos

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Kanadına SAÇMA değen kuşa SAPANla fırlatılmış yazılar...


Kanadına SAÇMA değen kuşa SAPANla fırlatılmış yazılar...
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Saçmalama Bölümü
Yazar Mesaj
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Çrş Arl 26, 2007 12:31 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver



Görüntü var, ses de var...
Ah bir de koku aparatı olaydı şu meredin!
Başa dön
ANLAM-SIZ
Forum Yöneticisi


Kayıt: Dec 14, 2005
Mesajlar: 839

MesajTarih: Çrş Arl 26, 2007 9:39 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Koku aparatına gerek yok drsitare, yazdıklarınızı okuyunca etraf nergis kokusuyla doluyor.

Dün eve giderken az açmışlarından seçip, bir demet aldım. Buralarda pazarlarda satılır. Müşterisi de çoktur...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Cum Arl 28, 2007 12:08 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

akordu bozuk bu hayata,
udumun tellerini sürsem,
benim hâlâ ümidim var diye şarkılar söyleyip,
hiç durmadan yazsam,
geçer mi karanlık bir köşe arayan kalbimin
ve kafamın yarım migren ağrısı...

Bazı zamanlar, güneşin doğuşundan bellidir nasıl batacağı. Zincirleme trafik kazaları gibi sakar saçma, arka arkaya, hatta domino taşları gibi sıra sıra, daha nasıl anlatılabilirse işte öyle...Gün başlar ve biter, aldırmadan...

Bazı zamanlar günün sonundan, solundan başlarım yazmaya bu da pek hayra alamet değildir... Kötüdür, kötüyümdür, nerden başlayıp nereye varacağımı bilmiyorumdur...

Başlarım mesai saatine tüm amir kurumların deyip erken terkettim işi bugün. Erkenim dört otuz, hasta sayısı yaklaşık yüzyirmi, az mı çalıştım, hayır, bir tek hastamı baştan savma selamsız sözsüz yolladım mı, hayır... Yarım saat erken çıktım bugün, içim rahat mı, evet...

Sırtımı, boynumu, başımın yarısını kaplayan ağrı, hergün uzun süre oturduğum rahatsız büro tipi dönen sandalyemden değil. Başka... Kolayına hasta olmam, ufacık ağrılardan naz üretmem, kolay kolay ağrı kesici atmam. Zor atıyorum kendimi eve. Oturursam kalkışım zor olur bu haldeyken. Hemen iki kas gevşetici bir ağrı kesiciye emanet edip ağrılarımı mutfağa giriyorum. Dünden kalma iki parça bulaşığı makinaya atıp, mantı suyunu koyup ocağa, buzluktan hazır mantı paketini tezgaha atıyorum. Bilgisayarı açıp, açılana kadar üstümü değişip, sonra karakutuya girip öyle bir göz gezdiriyorum, okuyamıyorum...Amaç mantı suyu kaynayana kadar ayakta durabilmek. Mantının suyu kaynıyor...

'Kaç gündür görüşemiyoruz' diyor birisi yemekte. Gülümsüyor... Nöbetlerinden şikayetleniyor sonra... Vurulan doktorun haberini ilk ondan duyuyorum... 'yaşar mı ki?' diyorum. 'otuziki ünite kan verilmiş bir adam yaşar mı sence' diyor. Aynen yazdığım gibi saçma sapan ayrıntılarıyla eksiksiz günümü anlatıyorum, uzun uzun...Ağrı kesicileri almakta geç kaldım biliyorum, uyumalıyım biraz...

'Hocam, beni mülakata çağırdılar, şirket işten çıkaracakmış bazılarımızı... Yılbaşı geldi ya. Büyük ihtimalle gidicem' diyor Mustafa ilk hastanın kaydını yazarken deftere. 'Nasıl yani' diyorum... Bütün gün bunu söylüyorum. Ender Bey çağırıyor, 'sorumlu hekimlikten istifa ediyorum' diyor... 'bundan sonra sen' diyor. Acayip sinirlenmiş o da bu ucundan tutulamayan devlet dairesi işlerine, Mustafa için araya koyacak adam arıyor elinde telefon. Sayıp döküyor yirmi yıllık memuriyet hayatına. 'Ben' diyorum ' abicim nasıl olurum size amir' 'nasıl yani' deyip duruyorum, içimden dışımdan...'nasıl yani?'

Az önce uyandım. Akşam uykuları iyi gelmez, sevmem evde geçirdiğim zamanı uyuyarak kısaltmayı... Ama sırtımdaki ağrı hafiflemiş, bilgisayarın başına oturabilirim. Başımdaki yarım ağrı ise geçmez biliyorum... Çivi çiviyi söker deyip dayanıyorum klavyenin ağır aksak tuşlarına. Kızıldenizde çekilmiş fotoğraflara gözlerimi kısıp bakıyorum ancak. Karakutuyu hâlâ okuyamıyorum anlayarak. Yazmaya başlıyorum, yazarken ekrana bakamıyorum... Hangi cümlem nerede kaybediyorum.

Benazir Butto öldürüldü... Yirmi kişi de yanında öldü... Önceki saldırıda da bilmem kaç kişi ölmüştü... Kaos diyor birileri...

Evlilik yıldönümünde doktoru vurdu, sonra kafasına bir kurşun sıktı öldü...

Mustafa çok üzgündü bugün, iş yapmayan ama iş garantisi olan diğer personele diş bilemeye başladım... Haksızlık bu...

Oysa ki Kemani gelmişti bugün... Onu yazacaktım... Dört yıldır yasını tuttuğu eşini anlatırken gözleri neler söyledi, onu anlatacaktım... Vadesi dolmuş nüfus kağıdını, kalbinin üstündeki gömlek cebinde nasıl taşıyor, nasıl ağlıyor hala... Anlatacaktım...Olmadı...

Aslında bu yazı da olmadı. Hiç yazılmamalıydı...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Cmt Arl 29, 2007 2:40 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Allah aşkımı, sabrımı ve şükrümü artırsın...

Çok ağladım bugün...
Adetim değildir ulu orta ağlamak. Güçlüyümdür. Ağlamak benim için kontrollü bir eylemdir. Yer ve zaman uygun değilse asla bir damla sızmaz. İdi...

Ama oldu bir kere. Hiçbir mahremiyeti kalmadı, gözyaşının... Tadı -tuzu- kalmadı. Bu yüzden yazmakta ve buralarda ifşa etmekte sakınca görmüyorum... Söyledim işte bir çırpıda: Bugün çok ağladım...

''Kızım ağlama... Bak ben de ağlayacam şimdi...
Sen bakma onlara... Siz kolay mı yetişiyosunuz. Kadir kıymet bilmez bu insanlar. Boşver, üzme kendini üzülme...''

Hep teselli etmeye alışık bünyeme, tanımadığım, hasta tarafındaki bu teyzenin tesellisi iyi gelmedi... Aynı Japon çizgi filmlerindeki kocaman gözlü çocukların ağladığı gibi, ağlamaya devam ettim. Gözbebeğimin yarısına kadar yükselip birden ortalığa fışkıranlar damla değildi... Normal insanlar gibi usulca yanağımdan süzülmedi yani...Fışkırdı! En azından ses çıkarmayayım diye kendimi kasarken teyzeciğim çaresiz; '' Tamam kızım tamam sıkma kendini, ağla rahatla...'' diyebildi, ne yapsın...


''Mesai saati içinde kahvaltı mı yapılırmış! Kahvaltı yapıp gelseymiş! Bize ne! İşimiz gücümüz var! Cuma namazına yetişicem daha! ''

Bol ünlemli, yüksek perdeden, duyurmak için, duyulmak için söylenen bu sözlerin muhatabı benim... Bir elimde bir parça simit, diğer elimde çabucak bitsin diye ,yarım doldurduğum çay... Ayaktayım... Hemen oturuyorum, en yakınımdaki sandalyeye. Elimdekileri masanın üstüne bırakıp saate bakıyorum... onbiri on geçiyor. Mutfağa girmeden de bakmıştım saate... Onbiri beş geçeyken. Onbiri beş geçe, yani başımın dönmeye, bulanık görmeye başlayıp da, Mustafanın ' hocam, renginiz attı, elli hasta oldu, beş dakka ara verin isterseniz.' dediği an. Onbiri beş geçe, aceleyle bekleme salonunu aşıp, mutfağa girip, rahatsızlığımı sürdürüp, oturmadan hızla kahvaltımsı birşey yapmaya çalıştığım anın başlangıcı...Beş dakika öncesi...

Ağzıma aldığım son lokmayı yutamıyorum. Kalbim hızlı atmaya, ellerim titremeye başlıyor. Eyvah sırası değil şimdi, desem de... Eyvah... Yine de hemen yerimden kalkıp, içimden 'la havle' çekip , diğer taraftan 'Haklı adam' demeye çalışıp , olan gücümle odama geçiyorum... Bekleme salonu birden karışıyor. Homurdanan adam, personel, diğer hastalar ne olduğunu anlayamadan birbirine giriyor... Sesler yükseliyor... Dışarı çıkıp ortalığı yatıştıracak kadar, iki düzgün kelam edecek kadar gücüm hala mevcut... Hala sinirden yüzü kıpkırmızı olmuş o adama, beyefendi diyebiliyorum... Ve ardından, 'Sakin olun, hepinizin işi hallolucak, lütfen!' diyebiliyorum... Sesim titrese de... Boğazıma duran o lokma hala orada olsa da... Sabırlı olduğumu biliyorum ama metanetli olamıyorum... Önce teyze hastam beni teselli ediyor, sonra ben onu muayene edip ilacını yazıp gönderiyorum. Teyze hastam beni Allah'a emanet edip kapıdan çıkar çıkmaz ;

''Kalp kırdın! Şimdi git de cuma namazını kıl bakalım. Nasıl için rahat Allah'ın huzuruna çıkacan, hı!''
diyor.

Allah'ım birdenbire denge nasıl bozuluyor, birdenbire nasıl kontrolü kaybediyor insan... Çok kötü hissediyorum kendimi. Çoook...


Mesleğe ilk başladığım günden beri, empati yapmayı kolaylaştıran bir formülüm vardır. Sabrımın tükendiği, sinirlendiğim anlarda çok işime yarar. Bu yüzden şimdiye kadar, hiçbir hasta ve yakınıyla tartışmaya varmadı dialoglarım. Teyzelerin yerine annemi, amcaların yerine babamı, geri kalan zevatın yerine kardeşlerimi koyar, bismillah der, öyle başlarım güne... Çocukların ve bebeklerin kredisi ise sonsuz... Yüzüme de tükürseler, muayene etmeye çalışırken elimi de tırmalasalar sabır ne demek, aşkla dokunurum onlara...

Bu formül, merhametimi, sabrımı ve anlayışımı artırır. Allah'ın verdiği kuvvetle...

Belki de aynısını hastalardan beklediğim için bu kadar dokundu, uzun uzun yazdırdı, uzun uzun ağlattı, bugün yaşadığım alışık olmadığım, vukuat... O adamcağız, beni kızı ya da kardeşi yerine koysaydı, içtiğim bir lokma çayın hesabını yapar mıydı? Nefret tonundan bastığı sesleri çıkarmaya içi elverir miydi? Teyze hastam kızı gibi görmeseydi o an beni, göğsünün şeffaflığından kalbindekileri görebilir miydim?

Sinirlenmedim mi? Hem de nasıl?Hem de üzüldüğüm kadar? Öyle çok yani... Neler geçti içimden... 'Haksızlık bu' ile başlayan birsürü cümle kurdu beynim aralıksız...

Mesai saatini, kanunu, kuralı ince ince hesaplayan bu adam, yarın başkasının karnesine kendi ilaçlarını yazdırmak için gelecek ve ben bütün duygusal arazlarımı devreye sokup, minareye kılıf uydurup yardımcı olmaya çalışacağım... Sonra, mümessillerden ağrı kesici haplar, antibiyotikler, bebeklere şuruplar tırtıklayacağım... Birinin ihtiyacı olur da veririm diye... Mesai(!) bitiminde tam kapının önüne çıkıp evime gidecekken, sokakta yakalandığım hastanın tahlillerine bakacağım, ayaküstü... Eve On dakka geç kalmak beni mutsuz etmeyecek... Komşum ,akşam yemeğimi yerken ben, kapıya gelip tansiyonunu ölçtürecek, 'kızım başım ağrıyor,bi ölç hele' diyerek... Hiçbirinden şikayet etmeyeceğim, şikayet etmemeye devam edeceğim... Aşkım ve sabrım devam edecek... Karşılığında, o adamdan beş dakikalık anlayışı beklemeyeceğim...vesaire...

En güzel karşılığı, aşkı ve sabrı dilediğim vermeyecek mi zaten... Yine şükür... Çok şükür...

Akşam eve geldiğimde, 'Allah şükrünü ve aşkını artırsın' diye bir mesaj aldım... Böyle bir günün sonunda aldığım bu mesajın bana yaşattığına kayıtsız kalamayıp yazdım da yazdım... Sonra defalarca o oynak şarkıyı dinledim...

Bu, son poliklinik macerasıdır... Son yazı değildir... Sapanımın lastiğine gerilen...Fırlatıp gidiyorum...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Pzr Arl 30, 2007 12:14 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

tevellüd yetmişsekiz...
eskidikçe ne kadar da ahenkli geliyor kulağa.
altmışsekiz nasıl romantikse, 'kuşak'lı filan anılınca...
tevellüd yetmişsekiz de
benim romantik tamlamam şu sıralar...
ikibinsekizin soğuk kapısında.


''kaç yaşındasın?''

''...''

''ya pardon hanımlara yaş sorulmazdı di mi?''

''...''

''...hanıma yaş, erkeğe maaş...''

''Yooo...Yaşımı da maaşımı da söyleyebilirim...Yaşım otuz, maaşım da İstanbul'da bir kira kadar. Aman hiç göstermiyorsun diye devam etme, bozuşuruz...''


Söylemişlerdi, insan otuza gelince bir garip hissedermiş kendini, sonra bu garipliği sevip birkaç yıl daha otuzda kalırmış... Otuzbir, otuziki diye sıralamak zor gelirmiş...Kaç yıl otuzda kalırım bilmem ama söyleyişi hiç hoşuma gitmedi...OTUZ! Ağzını çok dolduruyor insanın. Öyle demesek de, 'üç on yıl' desek ya da 'tevellüd yetmişsekiz'...


Yaşla ilgili kompleksim yok deyip de her fırsatta yaşını söylemeye çalışan, bir çeşit tuhaflık taşıyorum. Otuz garip hissettiriyormuş kendini sahiden. Bendeki tezahürü de bu...Napalım. Annem ''kızım ne otuzu, sen daha doldurmadın yaşını, bitirdiğin yaş söylenir, girdiğin değil...!'' diye söylenedursun. Olsun dilimiz alışsın... 'Otuz, Otuuuz, Otuuuuz'


Yirmi de olsa otuz da olsa, hep kaldığımız yerden devam etmiyor muyuz...


Sabahın bu vakti uykudan uyanıp, kahvaltı etmeden, gözümde çapakla, uzun uzun yazmayacağım... Mevzu da yaş, yaşlanmak, buruşmak değil aslında... Uyanır uyanmaz aklıma düştü sadece... Bir 'zarif' adam demiş ki:


Seçkin bir kimse değilim

ismimin baş harfleri acz tutuyor

Bağışlamanı dilerim



Sana zorsa bırak yanayım

Kolaysa esirgeme



Hayat bir boş rüyaymış

Geçen ibadetler özürlü

Eski günahlar dipdiri

Seçkin bir kimse değilim

İsmimin baş harflerinde kimliğim

Bağışlanmamı dilerim



Sana zorsa bırak yanayım

Kolaysa esirgeme



Hayat boş geçti

Geri kalan korkulu

Her adımım dolu olsa

İşe yaramaz katında

Biliyorum

Bağışlanmamı diliyorum...


Üstad erken davranmış yazmış, ben daha ne söyleyeyim... sade ve gözü kapalı bir 'amin'den başka...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Sal Oca 01, 2008 2:11 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

yalın sözler söylemeliyim
herkes anlamalı
önce sen anlamalısın beni...

A.Veske

Bitkin ve yorgun geldin. Uykusuz...
'Anlat!' dedim.
'Ne anlatayım' dedin.
'Dün akşam yediden beri ameliyathaneyle acil arasında mekik dokudum.'
'Çantamdaki forma ve önlüğü yıkar mısın?'
Yılbaşı kutlamalarından kalan, kan ve batikon bulaşığı nöbet kıyafetlerini...

Gece, sen uyumuyorsun diye uyumadım... Uyumadım, oyalandım, evham kovdum, tütsü yaktım senin sevdiğinden. Uyumamak sen yokken daha kolay.

Saat onikiyi vurup, dışarıda patlayan seslerden evham ürettikçe, acil servislerin telaşlı kalabalığı arttı sanki... Allah korusun dualarıyla yaşanan anksiyete atakları ve yolunu gözlemek tüm gece... Beni de yormuş. Sen yorulurken yorulmak... Aşk değil bu, ömrü olan birşey.

Onbeş yaşında, kalbinden bıçaklanmış sarhoş çocuğu anlatırken, uyumalısın dedim. Uyumalı ve unutmalısın... Kalktığında, yine bana ' seni uykumda seyrettim ben' demek üzere... Uyu... 'Ben de seni seyrediyorum...'

Hemen uyudun.
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Prş Oca 03, 2008 10:18 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sa-yık-la-ma-lar...

Kör bombalar... Kör vaktin gözlerine patlayan. Aydınlığına azrailin dokunduğu ateşler içinden, haber bültenlerinden, 'anchorman' lerin bed seslerinden kulağıma dolan ölümler... Sağır edercesine... Haberler... Kin tutmaz ruhumu, kilitli ikibinsekiz ajandamın yapraklarında bileyip, kayıp avuçlarımı aramaya çıktım bela okumak için. Hay bırakmaz olaydım şu sigarayı. İçim dışım zehir, dilimin ucundan savamadığım acı tadı, ne zamandır tüküremedim ben. Ve hava durumu... Gündüzün soluk şehir yüzünü , koyu kavruk -köylü-yapmayı beceremeyen cılız kar...

...

Uşşak...İlk ders üç tel... SOL - RE - kaba LÂ...

''Sol
işaret parmağını bas, oldu lâ
bir parmak daha bas, oldu si... Sol lâ si... Si lâ sol...''

''Parmaklarını yakın tut kızım...''
'' Olmadı bir daha yapıcaz bu dersi... Çalışmamışsın...''

Üçüncü tel kaba lâ... Lâ lâ lâ... Lâ edri...

...

Uşşak makamı gün batımında tedavi eder ancak. Hüseyni sükûnet verir, ama sabahleyin...Sabaha daha var...

...

Feysbuk en renkli sayfası açtığım ekranların...Saksılar , sürpriz yumurtalar... Yoketmeyi beceremediğim 'forward'lar. Azıcık daha dursun bakalım. Komple yokolacağım yakında nasılsa. Sileceğim adımı... Gerçek adımı...Adresi olmayan takma adım neyime yetmiyor sanki.

...

Yine yalnızım. Üstelik hastayım. Dahası evde ilaç yok. Annem aradı telefonu açmadım. O anlar... Anlamasın. Ağlarım.

...

Nefesim otuzdokuz santigrad üflüyor. Ben üşüyorum. Ekose battaniyem sızlayan dizlerimi ısıtmıyor. Aynaya baktı boğazım, kriptik tonsillit. Bademcik iltihabı. Parçalarımı toplayıp cümle kuramıyorum bile. Bu yüzden saçmalıyorum. Sa-yık-lı-yo-rum.

-Yazmak zorunda mısın?
-Sanırım...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Cmt Oca 05, 2008 10:52 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Siyah beyaz bir filme ne kadar yakışır ki gökkuşağı... Ya da aşkı kim anlatabilir tastamam? Her kalp kal(ı)p değil midir? Herkesin kal(I)p-ını bir kendisi bir de Allah bilir... Öyleyse başkasının aşkı başkasına yabancı; şiiri, sözü, şarkısı yaban değil midir? Bilmiyorum.

Hayata yazılıyorum, hayatı yazıyorum, sendelemeden. Tutulmadan, kekelemeden, durmadan...
İddiayı savınca başından, karın ağrın olmuyor kalem tutarken. Özgürüm yazarken, dahası var mı?

Sokakta, işyerinde erkek gibiyim ama havva'dan miras huylarımı seviyorum. Çabuk kırılıyorum, ayrıntıları ciddiye alıyorum, Çiçeğe böceğe seviniyorum, bir bakıştan alınıp küsebiliyorum... Çabuk bozuluyorum, bozmak için söylenenlere. Hazır cevap değilim, 'iki okkalı laf edeyim de içim soğusun' desem de zaman zaman... Beynimin matbaasında öyle nemrut bir musahhih var ki, imlâsı bozuk tek laf dökülmüyor dudaklarımdan. Kendimi iyi etme hususunda özel beceriler geliştirdim sonra , doğal seleksiyon civarlarından...Gelip birilerinin beni iyi etmesini asla beklemiyorum. Yine de bir dal çiçeğe tav oluyorum hâlâ, şefkatli bir çift göze çocuk olup sığınıyorum... Dedim ya havva'dan miras huylarımı seviyorum...

...

Dün gece elektrikler kesilmeseydi, tüm cihazlar çalışırken, evin içi kalabalık bir cadde gibiyken ve birbirimizi duyamazken... Belki aklına bile gelmeyecekti anlatmak. Ve o kadar keyifli gülemeyecektik, seyrettiğimiz tv programının şapşal tolkşovcusuna. Altmış mumluk bir ampul benim için bu kadar komik olmayacaktı. Elektrik kesilmeseydi ve anlatmasaydın...


Önce el yordamıyla mum yakacak ateş arıyorum ama bulmak ne mümkün... Sigarayı hatırlatacak herşeyi kaldırdık ya sözde ortalıktan. Sağa sola çarpa çarpa mutfağı buluyorum ve nihayet yakmaya kıyamadığım güzelim mumun fitilini tutuşturuyorum. Geçenlerde birsürü tütsü almıştım, bir tane de tütsü yakıyorum ,dumanı genzimi yakıyor... Tütsüleri alırken alay etmişti birisi, 'sigarayı bıraktık ama evde ille de duman olacak' diye... Sonra tütsüyü sevdi, hatta favori kokusu bile var şimdilerde.

Çocukken elektrikler daha sık kesilirdi. Ve her kesildiğinde ders çalışasım tutar, mum dibine kalemi defteri serer, irisi büyüte büyüte okumaya uğraşırdım. Bu sefer de udumu alıyorum elime, böyle sessizken ortalık, sesler kulağıma engelsiz deyecekken, fırsat kaçar mı. Dersimi çalışıyorum, birisi yeter diyene kadar...

''Biliyor musun çocukken elektrikler gittiğinde ne yapardım?''

''...''

''Böyle, kafamı kaldırır uzun uzun lambaya bakardım.''

''neden?''

''Lambaya dikkatle bakarsam elektriğin geleceğine inanırdım. Öyle bir gücüm olduğuna inanırdım. Gözümü kırpmadan yarım saat lambaya baktığımı bilirim. Çocukluk işte.''

''Eeee sonra...''

''Elektrikler gelirdi. Her seferinde.''



Birisi lambaya bakarken elektrikler geldi...


''Dememiş miydim?''

Ve uzun süre güldüm... Güldük...


Bir misket kadar değeri olmasa da bu yazılanların... Burada olma sebebi sevgili tian'a, hürmetlerimle...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Sal Oca 08, 2008 9:40 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Aklın yenilgisine Rubai

Ben sana çok dualar yolladım
Gücümce hamd ve senalar yolladım
Sen bana akıl-fikir vermiştin
Suç benim Rabb'im ,Ben çuvalladım...

Hüsrev Hatemi



...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Cum Oca 11, 2008 10:59 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İçe yaslama kalemini, dışarıdan konuş
acımasın dikiş tutmamış yaralar...



Kemani Cemal'le tanışın... Karakutuda olsun, bir namı olsun sevgili hocamın. Çile deyip coşan insan... Güzel insan... Hep beraber dedin, ALLAH derken, ardına duamı ekledim... ALLAH ömrünü uzun etsin...

http://www.youtube.com/watch?v=_8hDZFkygNg
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Cmt Oca 12, 2008 11:48 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İçe yaslama kalemini, dışarıdan konuş
acımasın dikiş tutmamış yaralar...


Bir film setim olsun, senarist, oyuncu, yönetmen ben... Kontrol!


Her sabah kalkıp hevesle geliyorsam bu mahalleye, sur dibindeki ayak izlerindendir. Çağırıldım ve geldim. Bir mürşidin çağırması gibi olmadı elbet... Rastgele atamamın yapıldığı bu yerde, eş durumu dilekçesi kadar makul duruyorum . Hiçbir adım tesadüf değil biliyorum. Sur dibindeki ayak izleri beni çağıran. Yolumun üzerinde, fatihalar okuyup geçtiğim mezar taşları, evliya adları sokaklar, restore edilmiş evler, restore edilmemiş eski hayatlar var. Elli yıl önce bu sokakları terkeden az-ınlıkların ibadethaneleri suskun ama sanki bir kulak çınlaması, artık çalmayan çanlar...


Geçen sabah yolumun üzerinde rastladığım film setini görünce epey hayıflandım. Önce ben düşünmüştüm diye. Buralardan insana dair çok hikaye çıkar, keşke bir tanesini yazabilsem bir filmim olsa benim de diye...


Ahmet yani kardeşim, kısa filmler çeker, gençlik hevesi der ama beğendiğimizi söylemeyiz, mazallah çocuk yönetmen olur filan... Sonra eline aldığı her müzik enstrümanının hakkından gelir, son gözdesi ney ... Hani onu heveslendirecek ufak bir laf çıksın ağzımızdan, annemden dürtüğü yeriz. Çocuk üniversiteye hazırlanıyodur, kafası karışmasındır, erkek çocuğudur eli ekmek tutmalıdır ya... Annem, şahane müzik kulağını ve her enstrümanı çalabilmesini, kısa filmler çekip hayal gücünü ortaya koymasını görmezden gelir, önemsemiyormuş gibi yapar, bir yandan da hayıflanır, bu çocuk bir baltaya sap olamayacak diye... Yanında olmasa da başkalarına anlatırken övünür bir ses tonu vardır ama yine de yetenekli bir oğlu olduğu için endişelenir durur.


'Abla herşey tamam da senaryo yazamıyoruz. Senaryolarımızı sen yazsana.' demişti bir tarihte. 'Ben ne anlarım senaryo yazmaktan oğlum' deyip, bir dizi annem-vari nasihat sıralayıp, derslerini de bu kadar önemsemesi gerektiğiyle bitirdiğim rahatsız bir konuşma yapmıştım. Ama aslında o vakitten beri etrafıma bakarken replik avlıyorum. Kendimce kurgu yapıp iç sahnemde oyunlaştırıyorum. Mekan bakıyorum sağda solda film seti olabilecek. Hayal kuruyorum yani... Ama ne hayal. Şu çocuk ekmek tutabileceği bir okula atsın demiri(!) ona bir senaryo hediye edicem. Bir de yeni kamera alıcam, en kıyağından... Ah be güzel kardeşim benim... Biliyorum ve diliyorum hep güzel adımlar atacak güzel ayakların...


Ne diyordum... Hıh film seti... Sonra mahallenin 'ayaklı gazete' tabir edilenlerinden bir hastama sordum. Dizi setiymiş. 'Bu sıralar pek makbul buralar filmciler için' diyor övünerek. İçimden 'Benim için de pek bir makbul buralar.' diyorum.

Bu mahalleyi seviyorum... Bu mahallenin insanlarını seviyorum. Ahmet'imi seviyorum. Bir gün benim de bir filmim olucak... Tek bir tane... 'Ölmeden önce yapılması gereken bilmem kaç şey' klişesinin bendeki karşılıklarından biri. Bir film...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Sal Oca 15, 2008 10:34 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

sen beni anlarsın muhakkak
anlarsın içine yaslanayım
bırak sesim tutulsun
kaysın saçıma bir yıldız
ahde vefan olayım
tutmazsam sözünü ben yanayım
saydım çıkmaz sokakları
kaybolmayasın
beni bu ıssız salıncakta
rüzgarsız komayasın

sus konuşma kelimeler kaçmasın
açmazlar açmasın
kar üşümesin yağmur ıslatmasın
üzerime eklenmesin çocukluğum
kalp küflensin eskisin
daralsın damarlarım
sessizce yaşlanayım
konuşma
sadece içine yaslanayım

bilemedim nokta nere virgül nere konur
imlası bozuk bir hikayenin
ardı neştere dokunur
kesilir süt zehir olur
pediatri geriatri rigor mortis
sırrı okunur sırası bozulur
kalın ciltli kitapların
kalbimi seyirten karşılığı budur


Deneme bir ki üç... İnteraktif şiirimsi olsa olsa bu kadar olur.

Şiir yazabilmeyi çok isterdim. Şiir yazabilenler ilahi bir kutsallık taşıyorlar bence. Ahenk ve ilham vahyi çağrıştırıyor, tabiri caiz mi bilmiyorum. Yanlışsam peşinen tövbe ediyorum. Şiir okumayı seviyorum, yazabilseydim yazmayı da severdim.

Ne de olsa saçmalama kısmına müdavimim değil mi? İçimde kalmasın, yazmış bulunayım... (kararsız smiley)
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 242

MesajTarih: Cmt Oca 19, 2008 10:33 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

aynılaşmaya değil, anlayabilmeye ihtiyacı var hepimizin...

Yazmaya ara vermedim. Yazmaya devam ediyorum. Paylaşmaya ara verdim. Çünkü yazdıklarımın okunabilirliğinden daha çok paylaşılabilirliğinden yana kaygılarım var... Çünkü çok netim, özeli- geneli, gereksiz netliklerle yazıyorum. Çünkü kendime yazıyorum, kendimi yazıyorum, gizlisiz saklısız yazıyorum. Geçen gün Birisi Neutral 'İnternette okuduğun her şeye inanıyorsun, kişilerle ilgili yazılanların yarıdan fazlası yalandır... Burada kimse kendiyle ilgili gerçekleri söylemez. Neden söylesin ki... Çoğu hayal mahsulü internetin.' dedi bilgiç edasıyla... 'Ama ben gerçeğim' dedim. Söylediklerinin bir kısmını abartılı bularak, kendimi örnek verdim... ' Okuyorsun işte, bak ben gerçeğim...' Sonra avucuma pat diye düştüNeutral Her gerçek paylaşılmaz...

Yazdıklarımı paylaşmaya başladığım günden bu yana, hele ki gururumun serpilip boy atmasına neden olan birkaç takdiri işittikten sonra, yazdığımı paylaşma mecburiyetini hisseder oldum. Tövbe edilmesi gereken bir gururdur bu ve hepinizin gözü önünde itiraf edip kurtulmayı umuyorum... Bu özgürlüğü, istediğim gibi yazıp, ortalıkta at koşturma salahiyetimi, kendi elimden alıyorum.

Dün akşam susmayı beceremeyip yazdıklarımdan pişmanım ben. Üstüne açıklama yapmak zorunda hissettiğim için pişmanım. Başka gözlerden okuyup, yanlış anlaşılabilirliğine şahit olduğum için pişmanım.


' Bu kabullenilemez yasağı yüreğinde hissetmek için, ille de türban takmak mı gerekiyor. Kimseye yüreğimi açıp gösteremem ki.' diye özelde mesaj gönderen arkadaşımdan, genelde özür dileyeceğim ve açıklama yapacağım ardından. Özür dilerim... Böyle düşünmende, sivriltip batırdığım sözlerimin payı varsa...


Bugün haberlerde 'Hrant Dink'i izledim. Tam bir yıl önce yaşadığım üzüntünün tekrarını yaşadım. Ermeni değilim, Hrant değilim, Hrant'ın düşünceleriyle uzaktan yakından bağım yok ve belki de tam karşısındayım yaşayan Hrant'ın. Ama ölü Hrant'ın eşinin yerine kendimi koyabiliyorum... Yerde boyluboyunca yatışını acıyla seyreden kızının yerine kendimi koyabiliyorum... Onun ölümünden sonra öğrendiğim biyografisi, yetimhane hayatı, ve söyleşilerinin birinde anlattığı 'su çatlağını buldu' anısı içimde hakettiği yankıyı buluyor... Anlıyorum Hrant'ı... Tam karşısında olsam bile, onunla aynı olmasam bile anlayabiliyorum... Gereksiz ve gerekçesiz ölümüne, sokaklara dökülenlerden daha şiddetle lanet okuyorum...


Yani güzel kardeşim, birbirimizi anlamak için aynı olmamıza gerek yok. Aynı değilken anlamak erdemdir ve hepimizin bu erdeme ihtiyacı var... İçin rahat olsun, çünkü kalplerdekini yalnız Allah bilir. Sadece O'nun bilmesi de kafidir...


Canımın yandığı o popüler konuyla ilgili yazmaya, konuşmaya benim de hakkım yok aslında. Bu hakkı kendime de vermiyorum. Sadece, tekrar tekrar söylemeyi vazife bildiğim tek sözüm var... Kendime ve herkese...

Aynı olmaya değil, birbirimizi anlamaya ihtiyacı var... Hepimizin...
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Cmt Oca 19, 2008 11:36 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Bilimin özelliği doğrulanabilir olması değil, yanlışlanabilir olmasıdır" diyen filozofa selam olsun öncelikle...

Neden açıklama yapmak zorunda olasınız, kim böyle bir beklentiye hak kazandı sizi okuduğunda?

Net olmak ne zamandan beri bir tuhaf özre dönüştü? Gerçek olmaktan korkanların dünyasında ben gerçeğim demek neden bu kadar izahat gerektirir?

Kaleminiz, gönlünüzün çektiğince kağıt üzerinde at oynatmanız gerektiği müddetçe var, hangi kem göz buna engel olabilir?

Benim günüme anlam katan yazınızdan pişman olmanız da ne demek? Okuyan ve etkilenen bir kişi bile olsa, ki onun garantisi benim, sizin sonrasında, yazdığınız her harfin arkasında durmanızı gerektirmez mi?

Aynı olmadığımız ve sırf farklı olduğumuz için sizi okuduğum aklınıza gelmez mi hiç?

Bu ne kadar soru?

Sizi okuyorum, yazdıklarınızdan etkileniyorum, hiç bilmediğim bir dünyanın kapısını aralıyorsunuz bazen, bazen yazı yazmak için bana güç veriyorsunuz ve sizin bu kalemi susturmanız hadi yumuşatalım paylaşıma sunmamanız bir yanımızı eksiltecektir bilesiniz...

O zaman bizim canımız yanar ve değme tabip gelse derman bulamaz bu yangına...

Bildiğiniz yolda, kaleminizin gücüyle devam edin lütfen, sizden isteğim sadece budur, artık nereye koyarsanız koyun, bir ağabeyiniz ya da kardeşiniz olarak,

Selam ve saygı ile...
Başa dön
eylem
Yazar


Kayıt: Aug 16, 2005
Mesajlar: 1225
Nereden: nereye...

MesajTarih: Cmt Oca 19, 2008 11:43 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

bazen düşman yaratmak tetikler
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Saçmalama Bölümü Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki
2. sayfa (Toplam 5 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok En saçma yasalar, yasaklar... karaguven Okur Adayları İçin 15 Cmt Ağu 18, 2007 9:53 am
Yeni mesaj yok Arıza Yazılar utarant Saçmalama Bölümü 76 Sal Mar 06, 2007 7:39 pm
Yeni mesaj yok saçma-suyu madum Saçmalama Bölümü 27 Pts Ksm 06, 2006 10:32 pm
Yeni mesaj yok İÇİ BOŞ VE SAÇMA ŞARKILAR warlord Okur Adayları İçin 44 Pts Ksm 06, 2006 4:06 pm
Yeni mesaj yok saçma sapan...ama parlayan... (2) AyEsHa Öyküleriniz 4 Cmt Ksm 04, 2006 6:10 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke