Pazartesi sendromu... Yaşadığı herşeyi hastalık haline getirmekte mahir, şehir insanının uydurması... Adeta yaşanılası bir mecburiyet...
Her pazartesi sabahı işe giderken ortaya çıkan ,gün ortasına kadar devam eden, huzursuzluk ve yorgunluk hali...
Bilinçaltımın kıvrak bir manevrayla peşime taktığı bu mecburiyet , her sabah uğradığım simitçiye varmadan, yolda yakaladı beni. Halbuki ne kadar da hızlı yürümüştüm. Hacı amca simitleri paketlerken gözümün dalmasına mani olamadım ve taksiye atladığımda çoktan rehin alınmıştım yorgunluk tarafından... Zihnimde günümün ne kadar kötü geçebileceğine dair evhamlar...''Nasıl bitecek bu uzun pazartesi...''
Taksi şoförünü kızdırmadan yolu tarif etmeye çalışıyorum, en kibar ses tonumla...''İlk sapaktan döneceksiniz, biliyorsunuz değil mi?'' Toplu taşıma araçlarının yakınından geçmediği bir işyerinde çalışıp, her sabah taksiye binmek zorunda kalınca gereğinden fazla deneyim sahibi oluyor insan ...Bu bile tek başına sabah tedirginliğimin sebebi olabilir.
Yol o kadar dar ve bozuk ki, parke taşların üzerinde zıplaya zıplaya gidiyoruz. ''Sola dönüyoruz, şu kamyonetin ordan sağa, tekrar sola...''Ense tarafından ne hissettiğini anlayamadığım şoförün ufflaması ve homurdanması hiç yaşamadığım birşey değil. Bu yüzden tetikteyim ve huzursuzum yol boyunca...Para üstünü fazla bırakmak ise kendimce bir minnettarlık ifadesi, beyamca söylenmediyse ...''Sağda sarı binanın önünde inebilir miyim?''
8:30 da girdiğim odamdan 12:00 de çıkıyorum.Odaya girip çıkan onlarca insanın nefesi üzerime sinmiş sanki. Masama, sandalyeme, önümdeki deftere, kaleme , herkese ve herşeye dokunan ellerimi yıkamalıyım hemen ...
Bu sabunun kokusunu sevmiyorum...
Tam karşımda çatık kaşlı, gergin bir surat...İrkiliyorum...Tekrar bakıyorum aynaya ellerimi kurularken...Önce çatık kaşlarımı düzeltiyorum. Kaşlarımın arasındaki derin çizgiden anlıyorum ki uzunca bir süredir bu halde yüzüm...''Kim bilir kaç insana böyle baktı gözlerin...Oysa ki asık suratlı bir insana derdini anlatmak ne kadar da zordur...''diyorum kendi kendime...Yorgunluğum bitkinliğe dönüşüyor böylece. Ah bu pazartesi sendromu...
Aslında biliyorum ki, farkında olmadan acı çeker hale gelen mimik kaslarım , tamamen mide asit hücrelerimin hesabına çalışıyor.Arsız asit hücreleri öyle fazla asit salgılamışlar ki neredeyse kendi kendilerini sindirecekler...E haklılar tabii...Saatlerdir sadece bir fincan demli çayla muhataplar...İstikamet saatler önce fırından çıkmış ve haliyle kurumuş simitler...Biraz da peynir.
Bir fincan şekersiz Türk kahvesi, yanında bir parça çikolata...Yaşasın öğlen tatili...
Bakır renkli paketten , bakır cezveye koyup kısık ateşte köpürte köpürte kahve pişirmek gün ortasında en keyif aldığım alaturka zevkim... Bir saatlik tatilin yarım saatini bu seremoni alıyor ama olsun... Cezvenin ocağın ve kahvenin iyileştirici bir tarafı var... Pazartesi sendromunu...
Nihayet...Saat bire geliyor...Tekrar odama dönüyorum...Duvardaki aynaya bakıyorum tekrar... Yüzümde dingin bir tebessüm... Kaşlarımın arasındaki çizgi yokolmuş... Çok şükür deyip derin bir nefes alıyorum...Elveda pazartesi sendromu...Şükür ki sevdiğim işi yapıyorum...
Tarih: Sal Arl 04, 2007 11:27 pm Mesaj konusu: Güzel şeyler anımsattı bu satırlar...
Bu satırların yazarı drstare bu cümleler bana sohbetini sevdiğim bir bardak sıcacık çaya katık ettiği simitten kağıda dökülmüş susamları el yordamıyla ağzına götürüp satırları sevgiyle okuyan çok değerli bir dostumu hatırlattı .Teşekkürler bu satırlar içimi ısıttı her ne kadar saçmalama bölümüne yazmış olsan da bana çok içten geldi satırların.... O değerli dost da işini severek yapardı ve güzel gülerdi. Şimdi ayrıldığı işyerine her gittiğimde gözüm çalışma odasına takılır...
Sayın drsitare!
Şükür ki sevdiğim işi yapıyorum...(drsitare)
Yazdıklarımı ciddiye almak gibi bir zorunluluğunuz yok.Okumakla zaman kaybetmenizi de istemem.Yazdıklarınıza duyarsız kalmak istemedim.Siz yaşamı anlatıyorsunuz ama, yaşamla olan alışverişinizde sanki bir memnuniyetsizlik var.Sevdiğiniz işi yaptığınıza dair şüphelerim var.Pazartesi sendromunu yaşayanlar sanki işini sevmezmiş gibi geliyor bana.Neden derseniz, insanlara hizmet veriyorsunuz sanırım.Bu hizmeti verirken, hizmet için pazartesiyi sevmenizi beklerdim.Hayat bir sendromsa, insanın bu sendromdan kurtulma azminin varolduğuna inanıyorum.Tatil sendromu diye bir şey duydunuz mu bilmiyorum? Tatilin atalet(tembellik)ten geldiğini sorgulamamışızdır.İşte sendrom bu...
Sn. Tolstoy...
Anlatmak istediğimi doğru anlatabildiğime dair bir iddiam yok... Hani yazdıklarım da şerhedilmeye değer şeyler değil...Bu yüzden yazdıklarım hakkında açıklama yapmam yersiz olur... Belki bir kez daha okumanızı rica edebilirim sizden...
Yukarıdaki değersiz yazıyı okuyup değerlendirdiğiniz için teşekkür ederim. Sadece şunu bilmenizi isterim ki yaşamla olan alışverişimden henüz bahsetmedim... Biraz erken yorumlamışsınız sanki...
Karakutuda kendime bir alan açtım. Küçük bir işgal alanı. Arkasından bir tedirginlik... Niye bilmiyorum... Belki yazdıklarımın okunduğu, yazacaklarımın okunacağı düşüncesine alışık değilimdir... Yazdıktan sonra bir silme arzusu, tam yazacakken vazgeçme... Git gel ve git gel...
Ben üstü kapalı, imalı, gizemli, gizli saklı, süslü püslü, edebi, sağlam, özenli ve güzel yazamam, yazmadım şimdiye kadar... Çünkü hep kendime yazdım... Kendim okudum... Hep sonu üç noktayla biten cümleler kurdum... Ardındakini sadece kendimin bildiği...
Şimdi nerden çıktı buralara yazma arzusu? Kendi kendimi ispat mı? Kime? Güzel yazan insanlara mı? Kendi kendimi deneme mi? Nasıl, iyi mi yazıyorum kötü mü? Yıllardır yazıyorum, birileri okusa ne der mi? Buralar bunun için doğru yerler mi? Yoksa, 'kime ne' deyip açık etmemek kendi kendini, daha mı iyi? Kendim kendimle bunları habire didiklerken, ''eee... Ne uzatıyorsun! Yazacaksan yaz, yazmayacaksan yazma!'' diye bas bas bağırıyor öteki, tam karşımdaki ben.
Bunları buraya neden yazıyorum. Sanırım cesaret için. Sonraki yazacaklarıma kapı açıyorum belki. Ne bileyim, belki de tüm kapıları kapatmak için...
Önce önizlemeye girip okuyup sonra vazgeçmezsem, birkaç dakika sonra oralardayım.Bu, bol belkili ve kendimli satırlarla...
İçimin rahat olduğu tek konu 'saçmalama' bölümünde oluşum...
Haftasonu genelde güne geç başlarız. Geç kalkılır, geç kahvaltı yapılır... Televizyon manzaralı kanepede, miskin bir o kadar boş gözlerle abuk sabuk haftasonu programlarına bakılır. -Bakılır ama seyretmek başka...- Ortalıkta günlük gazeteler... -Ben sadece resimlerine bakıyormuşum. Birisi öyle der hep. Kendisi sarı sayfalar ve ölüm ilanlarına kadar okuduğu için... Bu yüzden gazete paylaşımında sorun yaşamayız hiç.- Sürekli kucak değiştiren laptopumuz... Kanepe yanındaki sehpada abur cubur yığınları... Eşofmanlı, son derece sivil, pejmürde bu halin gerekçeleri var elbet. '' İnsan görmek istemiyorum. '' der birisi. Ben ''Çok yorgunum ,bu boşluk haline ihtiyacım var '' derim...Ortak noktamız evde buluşur ve bu sakıncalı hali her haftasonu yaşarız, uzun zamandır... Bunun adı dinlenmek mi ya da beş gün boyunca durakta, trafikte, işyerinde, sokakta, beynimize biriken tüm sesler mucizevi bir şekilde yok olur mu? Hayır...
Dün, uzun zamandır ilk kez plan yaptım, ertesi gün için;
-Erken kalkılacak.
-Güzel kıyafetler giyilecek.
-Önce su gören bir yerde kahvaltı yapılacak.
-Ardından uzun bir yürüyüş. Yine sahil kenarı tercih olunur.
-Çengelköy'e gidilecek. Fiko'nun kahvede kahve içilecek. O civarda gezilecek tozulacak...vs.
-En önemli ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek son madde ise;
bu planı hiçbir kötü hava koşulu etkilemeyecek.Gerekirse, su geçirmez en kışlık botlar, en kalın giyecekler, şemsiye ve dahi araba lastik zinciri gibi materyaller çekinmeden kullanılacak...
-Ve nihayetinde tabii ki ''Allah izin verirse'' bu plan uygulanacak...
Allah izin verdi ve hatta fazladan güneşli güzel bir günü de bize hediye etti... Çok şükür...
Sabah erken kalkıldı. Dua edilip ''Allaha emanet'' temennisiyle evden çıkıldı. Tüm plan eksiksiz, hatta fazlasıyla uygulandı... Sıkışık Boğaz trafiğinde hiç söylenilmedi. Çünkü radyoda TSM çalan kanaldaki tüm eserlere bir ağızdan eşlik edildi. Son durak Çengelköy'den ayrılırken birçok insan görülmüştü ama görülmesi şikayet sebebi olmamıştı. Tüm sesler kaybolmuştu ama yerlerini başka sesler, sorular, huzur ve şükür almıştı... Yeni kararlar alındı... Bu kısa yolculuk ve eşlik eden yabancılar bu alınan kararlarda çok etkili oldu... Yani hayır oldu...
Ve, bugünü yaşatana, verdiği herşey için şükredildi...
Kayıt: Oct 24, 2007 Mesajlar: 222 Nereden: Denizin Kıyısından
Tarih: Pzr Arl 09, 2007 12:55 pm Mesaj konusu:
drsitare demiş ki:
Sıradışı bir haftasonu...
Ve, bugünü yaşatana, verdiği herşey için şükredildi...
Şükür çok önemli ben bile çalıştığım ortamda benim yaşıma yakın 1 arkadaşım olduğu için şükür ediyorum Rabbime. Ondan başka bir arkadaşım bile yok ama ben isyan değil şükür ediyorum!.
Beni yalnız bıraktığı ve denizin kenarında bağıra bağıra ağlamama imkan tanıdığı için şükür ediyorum Rabbime.
ANAM ve babamla sağlıklı, huzurlu ve mutlu (ufak tefek sürtüşmeler hariç bunlarda tuz biber diyelim) üçümüz bir arada olduğumuz için şükür ediyorum.
...........................................
Tarihi çınarın altındayız. İçeri girip, boğaziçi köprüsünü ve denizi gören bir masaya oturuyoruz. Duvarda çınarın ve mekanın tarihçesi... Çerçevelenmiş gazete yazıları... Birisi, oturur oturmaz hipnotize olmuşçasına duvardaki gazete yazılarını okumaya başlıyor. Gözlerini kısarak... ''Burada da okuyacak gazete buldun'' diye takılıyorum. Gülüyoruz...
Karşımızda bugün bize hep gülen, gitme vakti gelmiş güneş ve köprünün yeni yanmaya başlayan ışıkları...Onca şaire ilham veren eşsiz manzara, bana da birşeyler fısıldıyor ama yazmayacağım...İçimde kalsın... Yazamadığımdan değil haa(!) İstanbul'u anlatmaya kalkarsam ustalara edepsizlik yapmış sayarım kendimi...
Etrafa şöyle bir göz atıyorum. İnsanların birarada olup da, yalnız oldukları böyle yerlerde tanımadığım yabancıları tanımaya çalışırım. Dikkatle bakarım , incelerim; mimiklerini gözlerini,el kol hareketlerini, yanındakilere davranış biçimlerini... Hayat hikayeleri uydururum sonra... Kibarca buna tesbit diyelim. Huyum kurusun bu oyunu oynamak hoşuma gidiyor. Belki de, her gün tüm netlikleriyle insanlarla haşır neşir oluşum, uzaktan seyredip yorumlamayı cazip kılıyodur...Bilmiyorum.
Birisi kızar bu huyuma. Eşsiz tesbitlerimi(!) onunla paylaşmaya kalktığımda ise 'hadi gidip soralım' der ve farkında olmadan oyuna dahil olur.
Hemen önümüzdeki masada iki yaşlarında çok güzel bir erkek çocuğu. Etrafına öyle güzel gülüyor ki... Bir süre gözlerimi alamıyorum ondan. Bu küçük gülen yüzün çevresine yaydığı şey, sadece annesini değil bizi de yakalıyor. Onun bu haline kayıtsız kalmak ne mümkün. Bir çocuk gülüşüne verilen yanıt ne kadar sahte olabilir...Bir taraftan küçük komşumuzla bakışıp birbirimize laf atarken, diğer yandan biraz süper baba nostaljisi, biraz çocukluk anılarımız, biraz ilk tanışıklığımız, biraz geçmiş , biraz gelecek, derken fincanın dibindeki telveye ulaşıyoruz.
Çapraz masaya gözüm ilişiyor aniden. Tek başına çayını yudumlayan teyzeye kilitleniyor bu sefer gözlerim. seksen bilemedin doksan yaşında. Ağır hareketlerle ince belli bardağı dudaklarına götürüşü, eski siyah beyaz bir filmi, ''slow motion ''seyrediyormuşum hissini veriyor. Çevre masalardaki körpe gençlerin arasında yalnız koca bir çınar ...Oysa üstümüze dallarını sermiş yediyüz yıllık çınarın altında ne kadar da genç duruyor...Üstü başı tertemiz, düzgün... Uzaktan lavanta kokusu geliyor burnuma. Kesin onun kokusudur diyorum. O kadar az hareket ediyor ki, etrafındaki harekete inat. Bir ara üşümüş olmalı , örgü beresini takıyor bembeyaz saçlarının üzerine. Yine ağır ve zarif hareketlerle... Akşamın bu vaktinde burda olduğuna göre bu muhitte oturuyordur diyorum. Ve belli ki buraya da ilk gelişi değil. Kaçıncı yalnız gelişi, onu çözemiyorum. İnce parmaklarına bakıyorum hemen... Alyansını görür görmez, aslında yalnız değil diyorum. Gözü uzaklarda... Boğazın öte yakasında ve ya daha uzaklarda... Yok yok çok uzaklarda... Yüzündeki hüzün, derin çizgilerden değil. Başka...Orda öylece yalnız çay içiyor işte. Belki de zamanın bir yerinde hayat arkadaşıyla gelirdi,çaylarını karşılıklı içerler sohbet ederlerdi bu çınarın altında...Bizim gibi...Bizim gibi! Bizim gibi!
Kendime dönüyorum hemen. Kendime bakıyorum, birisine bakıyorum, yan masadaki küçük çocuğa bakıyorum, tekrar çapraz masaya... Çapraz masayı çözmeye kalkan haddini bilmez beynim, sıvılaşıp, eriyip kalbimin içine akıyor ve kayboluyor. Tarifsiz bir hüznün, ayrıntılı bir telaşın içinde buluyorum kendimi... Şu yan masadaki çocukla, çaprazımdaki teyzenin aralarındaki mesafe, iki masa arasındaki mesafe... Hayat...Neşeden hüzne, kalabalıktan yalnızlığa, dışarıdan içeriye geçiş...
Hemen orada çınar altında kararlar alınıyor...Birden fazla ,madde madde ,güzel kararlar... Birisi elimi tutuyor, sımsıkı... Ruhum biraz sakinleşiyor.
Çınaraltından ayrılırken yaşadığım tek pişmanlık,yalnız başına çay içen teyzenin yanına gitmeyişim, halini hatırını sormayışım oluyor.
En son drsitare tarafından Cmt Arl 15, 2007 10:53 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
''Telefon numaramı yaz. Ne zaman istersen derslere başlarız. Bak kızım zor değil, üç ayda öğretirim, sakın gözüne büyümesin. Getir udunu tellerini değiştireyim, bir bakım yapalım, akord falan...''
''Başına Kemani yaz. Kemani Cemal Amca...Telefon numaram... Hıh, tamam. ''
''Bak Ender'e de keman dersi veriyorum.'' ''İstersen haftada bir iki gün de seninle çalışırız.''
Ender Bey'in kapısının ardından geliyor ses. Hemen aşağıya iniyorum. İçeriye girmiyorum, kapının önünde dinliyorum Kemani'yi...
''Aman doktor, canım cicim doktor,
derdime bir çare...
Dermansız dertlere düştüm,
doktor bana bir çare...''
Yıllardır sigara dumanının hırpaladığı ses telleri, yine de güzel nağme yapıyor. Sesi kadar kemanı da eski... Taş plak cızırtısıyla dinlemek bir şarkıyı nasıl keyifliyse, Kemani'yi dinlemek de öyle. Hala çalışıyor, keman çalıyor, şarkı söylüyor, ayda bir karnesine yazdırıp aldığı hipertansiyon ilaçları dışında ilaç kullanmıyor, yaşına göre dinç, hani ''eski toprak'' dediklerimizden.
Yetmiş küsur yaşında... Hep ''canım kızım'' diye başlar söze. Öyle babacan...Yaşından konu açıldığında her seferinde, aynı hayret ifadesiyle, '' aaa hiç göstermiyorsun. ''derim. Her seferinde hoşuna gider, o Ayhan Işık modeli bıyıklarının altında utangaç bir tebessüm belirir.
Üniversiteyi okuduğum şehrin bir belediye konservatuarı vardı. Kısa süren ud maceram orada başladı. O zamanlar, bir koltukta birkaç karpuzu taşıyabileceğim iddiasındayım. Kenarından köşesinden ilgi duyduğum herşeye bir saldırı hali mevcut. Ben bunu yaparım , bunu başarırım, dersler de ağır ama olsun, ud çalmayı da öğrenirim, arada tiyatro kursu da gider, dersler de... Hayatın gerçekleri öyle değil tabii...
İki ayda ud kursu ''pes'' denilerek bırakılıyor tarafımdan. O zamanın hatırı sayılır parası elli milyona almışım hem de ikinci el udu. Daha taksitleri bile bitmemişken...
Fakütenin en zor yılı... ''anatomi, fizyoloji, histoloji'' üç silahşörü sınavların, benimse kabuslarım... Yurdun çalışma salonunda, masa başında sızdığım gecelerin en renkli rüyaları. ''Musculus bilmemneyus, inerve eden sinir nervus bilmemneyus... Geçen yılki sınavda sorulmuş. Ezberle bakalım, sınavdan bir gün önce tekrar et sonra unut... Unut!'' Bildik sayıklamalar... Radyo dinliyorum sürekli. Bir kaç saat kulağımda takılı kaldığından mıdır, adeta büyüyen ve canımı yakan kulaklıklardan gelen melodi manidar. Alpay söylüyor ''Eylülde gel...''Aynı yıl... Eylülde geliyorum...
Karpuzlar yerde, bir tanesini bile kurtaramamışım. En mundar halleriyle çatlamış ve patlamışlar bana bakıyorlar. Kendime güvensizlik, kızgınlık, hayal kırıklığı, vs... Hepsini birlikte yaşamak, o cengaver ruhumu soluksuz bırakmış. Oysa ki aslında Lale devrimmiş, bilememişim. Fetrete hazırlıkmış yaşanan git geller, masum kırgınlıklar... Acı çekmeyi öğrendiğimi sanmışım, meğer oyuncağı kırılan bir çocuk kadar ağlamışım. Sonra anladım... Sonra anlatırım...
Kemani Cemal, bir udum olduğunu öğrendiğinde çok sevindi. Kılıfına koyup tozlanmaya bıraktığım, anılarıyla birlikte gözümün görmeyeceği bir yere kaldırdığım udumu çoktan unutmuştum ben. ''Nerden söyledim ki sanki.'' dedim kendime ama bir yandan da karşımdaki bu hevesli ihtiyarın sevimli hallerine kayıtsız kalamadım.''Tamam'' deyiverdim.'' Uygun vakitlerde çalışırız.''
Şimdi ne cengaver bir ruhum var, ne heveslerim, ne cesaretim... Ama bu eski mahallenin eski insanlarından öğrenecek çok şey var. Kemani Cemal Amca'dan da...
Bir de şu gazeli söylemeyi becerebilsem...
hicrân-ü elem sine-i pür hûnumu dağlar
mahrûm-ı emel gönlümü dünyaya ne bağlar
öldürdüğünüz aşk-ı perişanımı gömdüm
bir türbe ki ruhum gelen ağlar, giden ağlar
''Şikayetiniz nedir?''
''Şeyy... İki yıl önce merdivenlerden düşüp ayağımı kırmıştım... Şimdi o kırığın olduğu yerde ağrım var. Bir de arada bir kaşıntı oluyor... Ha bir de boğazımda gıdıklanma oluyor iki gündür... Bir de...''
''Şikayetiniz nedir?''
'' Hocam... Kalbim çok hızlı çarpıyor... Sonra ensemden başlayan bir uyuşma hissediyorum. Sonra ellerim ve kollarımda da uyuşmalar karıncalanmalar oluyor... Sonra...''
''Şikayetiniz nedir?''
'' Doktor bey... Şey pardon doktor hanım. Çok halsizim. Çok çabuk yoruluyorum. Çok çabuk sinirleniyorum... Çok...''
''Şikayetiniz nedir?''
''Evladım beni bi muayne et. Şurdan bir ağrı başlıyo, şuraya geçiyo, şurdan dolanıp şurda bitiyo...''
''Şikayetiniz nedir''
''Şu ilaçlar yazılacak...''
Okullarda öğrendikleriniz, kitaplardan okuduklarınız, bilgi ve birikiminiz ne olursa olsun daha okunacak çok şey vardır insanlardan... Ve acemilik, kitapların yok edebileceği bir şey değildir. İnsan içine karışmadan, dokunmadan, yeteri kadar bakışa değmeden, hiçbir meslek öğrenilmiş sayılmaz.
İlk zamanlar hastaların sorduğum sorulara kitaplardaki gibi cevap vereceklerini zannederdim. Sanki benim okuduklarımı onlar da okumuşlar ve benim onlara , şikayetin ne sorusunu sormamı bekliyorlar... Acayip atipik cevaplar karşısında kısa süreli panikler yaşar, ''ama biz okulda böyle bir şey görmedik ki'' diye hayıflanır, en zorda kaldığım durumlarda da sizi dahiliyeye sevk ediyorum deyip hastayı gönderirdim.
İnsanları anlama azminiz ve sabrınız biraz fazlaysa çabuk atlatıyorsunuz bu şaşkınlık halini... Yine de gün geliyor tecrübenin kâfi olmadığı ve hatta sökmediği vakalar görmeyesiniz... Ruhların da parmak izleri var diyorum ben... Parmak izleri ne kadar eşsizse ruhlar da öyle...
...
Yanımdan ayırmadığım bir not defterim var. Ona yazdıklarım ipuçlarıdır. Şifrelidir. Şifreyi birtek ben bilirim. Sonra o ipucu çözülür, çözülür... Kayda dökülür.
Hiçbir şeyi unutmak istemiyorum... Hiçbir şeyi... Sırf bu yüzden... İpuçlarıyla dolu kargacık burgacık defterler tutuyorum...
Kapıyı çalması, içeri girip masanın karşı yamacındaki sandalyeye çökmesi ve konuşmaya başlaması bir dakika içinde hatta daha kısa sürede gerçekleşiyor. Rutin; ad soyad, yaş, sosyal güvenlik kurumu, şikayetiniz ne, sıralamasını içeri girer girmez bozuyor, elli yaşlarında, mavi gözlü endişeli adam... Soru sormak için açtığım ağzımı kapatıyor ve yutuyorum ezbere soruları. Korku ve endişenin bir çift gözde ses verir hale gelmesi sık rastladığım bir şey... Ama çoğunlukla annelerin gözlerinde... Çocuğu hasta olan annenin gözleri baktığınızda ses verir. Korku ,endişe ve merhametin yankısını görürsünüz. Sesi görürsünüz...
''Beni zehirlediler doktor hanım! Çok kötüyüm... Yediğim birşeyden olmalı. ''
''haydaa...hayırdır inşallah!'' diyorum. Ama içimden, gayrı ihtiyari... Yine gayrı ihtiyari 'kim zehirledi' sorusu çıkıyor ağzımdan... Bu gereksiz ve sormamam gereken soruyu toparlamak için adam konuşmaya başlamadan ikinci soruya geçiyorum:' Şikayetlerinizi bir anlatın bakalım, neyiniz var?'
Ama ben sormasam bile adam anlatmak için gelmiş zaten. Ve anlatmaya başlıyor... İshal olduğunu, midesinin bulandığını, halsiz olduğunu kısa geçip, asıl mevzuya çabucak geliyor. Bense sükûnetle hastamı dinleyip, kafamın içinde tekrar tekrar yankılanan 'paranoid şizofreni... paranoid şizofreni...' seslerini bastırmaya çalışıyorum.
''Doktor hanım. Benim yıllardır üzerinde çalıştığım bir icat var. Yakın zamanda benzin tarihe karışacak. Bu icat sayesinde insanlar enerji için yakıt kullanmayacaklar.''
Acaba diyorum kendi kendime: 'Söylediklerini sorgulamalı mı? Gastroenterit reçetesi yazıp göndermeli mi? Ya gerçekten zehirlendiyse! Gayta tahlili için sevk mi etmeli? Ama genel durumu iyi görünüyor... Yok yok sevketmeli, tahlillerini yaptırsın, zehirlenmediyse bile zehirlenmediğini görsün en azından...'
''Yakıtsız jenaratör buldum ben... Benzin tarihe karışacak. Aslında tübitaka haber vermeseydim bunlar başıma gelmeyecekti. Kesin birileri bu icadımı duydu ve beni zehirlemek istediler.''
Teşhis hususunda yavaş yavaş sonuca ulaştığım hastama, eğitimini ve ne iş yaptığını soruyorum. Elektrikçi olduğunu, yirmi yıldır bu proje üzerine çalıştığını söylüyor. Önceki gün ne yediğini neden zehirlenmiş olabileceğini soruyorum, köfte yediğini ve iş görüşmesi yaptığı insanlar tarafından zehirlendiğini söylüyor. ''Birlikte yemek yediğim hiç kimseye birşey olmadı, bir tek ben...'' diyor.Gayet emin söylediklerinden...
Barsak hareketleri normal. Genel durum iyi. Tansiyon, nabız normal.
Belki de iki üç kez izlediğim ''Beautiful mind'' ve John Nash 'ı anımsıyorum nedense...
Gerekli bilgilendirmeyi yapıp, reçetesini yazıp, olayın adli kısmından bahsedip, böyle bir şüphesi varsa mutlaka vakit geçirmeden tahlil yaptırması gerektiğini söylüyorum. Hatta uzun uzun anlatıyorum, dışarıda sırada bekleyen kalabalığın homurdanmalarına inat. Ama benim anlattıklarıma ilgili görünmüyor hastam... İçeri ilk girdiğindeki endişeli hali kaybolmuş sanki. Sakin ve rahatlamış bir halde, hızla girdiği kapıdan yavaşça çıkıyor.
Bu, gün ortasında gelip kafamın içinde birsürü soru ve çağrışımı bırakıp giden adamın yüzü hafızama kazınıyor. Umarım bir daha gelir ve bir dahaki gelişinde paranoidimsi düşüncelerimi alıp götürür. Sağlama yapmam lazım çünkü... Koyduğum teşhis hakkında...
Çünkü '' acaba doğru söylüyor olabilir mi?'' sorusunu sorup kendim için endişelenmek istemiyorum...
bir mevsimin kıyısından tutarsın rüknettin
kurak ovalara yağmurlar yağar
ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi
kalbin şiir olup vadilerini sular.
...
benim kalbim bir ıslahevidir doktor
yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde
benim kalbim gövdesi ıslahevlerine çakılı bir
kuştur
uçmayı bilmeden ölür kenar otellerde
kalbim ıslah olmaz bir kuştur doktor
tıkanır, ölür metropollerde
ardından Attar okunur.
...
alnımın dokunduğu yerden savaşlar artacak
ve bahar giysilerine bürünmüş gelirken kıyamet
gönüllü mağlupları olacak hayatın doktor
'yarından korkan adam' rüknettin böyle söyler
...
bir okul atlasında gemilerim yandıydı
cenevizden geliyorum elimde mektuplarım vardı
elimde ölü bir kızın sağır saçları vardı
ben ki rüknettindim kuşlardan bir ordum vardı
bir mevsimin ortasında kalakaldıydım
bakkaldan manavdan değil
cenevizden geliyorum doktor
o kızın saçlarından geliyorum
yitirilmiş bir mahkemeden
galiba kalbimden geliyorum
...
güvercinler nasıl taşırsa ömrünü
öyle taşırsın sır misali kalbini
tabibler o yaradan el çekse
aynalar sırrına agâh olur rüknettin
...
size kendimden bahsediyorum doktor
'biraz yağmur kimseyi incitmez'
...
iyi ruhların arasında dolaşan
bir gölgeden sözediyorum
acıdan çatlamış kalbi
soğuğa dayanıklı kılan
bir bilgiden
terkedilmiş şizofrenleri
kendine çeken vadiden
keşişlerin hüznünden
ve bir aşk yüzünden
ayları karıştıran kişinin
tababeti ruhiyesinden
...
size kendimden bahsediyorum doktor
ben kar yağarken ıslanmam.
''Hocam bizim orda tarla dolusu var bunlardan. Bu kadar sevineceğinizi bilseydim daha çok toplar getirirdim. Bu zamanlarda açar, başka vakit olmaz... Zambak derler bizimkiler, ama değil... Asıl adını bilmem...''
''Narkissos...''
''?''
''Nergis...''
''Yılbaşında da gidicem memlekete. Yine getiririm.''
Nereden okuduğumu hatırlamıyorum, ölmek üzere olan bir bitki strese girer ve neslini devam ettirebilmek için daha çok çiçek açarmış. Tamaman ziraatle ilgili bir bilgi... Bu yüzden bazen daha çok ürün alabilmek için, susuz bırakılırmış bazı bitkiler. Nergis de öyle... Tarlalar dolusu endişe yaşayabilen özel çiçeklerden...
Güzel çocuk Mustafa, iyi çocuk Mustafa...
Poliklinik defterine kayıt tutar, Açıköğretim okur, Kpss ye hazırlanır, şu sıralar en çok 657'yi ister... Bazen bir bakmışım elinde bir fincan çay ;'kaç şeker hocam?'deyip, saçı başı dağıttığım anlarda yüzümü güldürmüş. Ben de kahve pişiririm ona, ödeşiriz. Fincanını kapatır, yan komşu Baise teyzeye kaçar...'Külli müneccimün kezzab' derim, kızıyormuş gibi yapar, arkamı dönüp gülerim...İyi çocuktur Mustafa, temiz çocuktur...
Abeslang kutusundan bozma vazoya, henüz yoldan gelmiş, açmamış nergisleri itinayla yerleştiriyor Mustafa... Her kafamı kaldırdığımda, iki hasta arasında, bir tanesinin dirilmiş beyaz taç yapraklarını görüyorum...Akşama kadar gözümün önünde açılıp sonra boyunlarını büken nergisler, odaya yaydıkları kokunun herşeyi ne kadar kolaylaştırdığını bir bilseler...
Bayram tatili sonrası, alelacele sağlık ocağının kapısına dayanan mahalleli, yazdıramadıkları beşinci kalem ilaç için yarın tekrar gelecekler biliyorum. Yarın da bugün kadar kalabalık olacak bekleme salonu. Yarın da bugün gibi sabırsız bir müşteki, arıza çıkarıp, sıra-dan sudan bir kavgaya sebep olacak. Bense yarın da bugün olduğu gibi, sıkı ünsiyet kurdukları antibiyotiklerden vazgeçirmeye çalışacağım, nezleli gripli hastalarımı...
'Soğuk algınlığına antibiyotik fayda et-meez!'
Kalemimi masaya tık tık vurup gözlerimi kapıya dikiyorum... Ses yok...Saate bakıyorum, dört otuz... Hızla yerimden kalkıp kapıdan kafamı uzatıyorum, salon boş... Nasıl geçmiş zaman çabucak. Dönüp teşekkür ediyorum, önce nergislere, sonra içime bu sebepsiz huzuru verene, günün sahibine...Odadan çıkarken 'ömrünüz uzun olsun' deyip veda ediyorum ertesi sabah buluşmak üzere nergislere...
Narkissos, suya aşık olup düşmeseydin ölümün peşine, belki de boynunu bükmeyecekti bu zehirli çiçekler...
''Hocam! Bir demet daha var açmamış. İsterseniz poşetleyeyim, onu da eve götürün.''
''Sen çok yaşa emi Mustafa... Hep böyle güzel yaşa...''
'vadesi dolmuş nüfus cüzdanı' kalbime öyle dokunan, öyle kırılgan bir parça ki günümden... Yazamadım çabucak... Belki daha sonra...
Tüm saatler GMT +2 Saat Sayfa 1, 2, 3, 4, 5Sonraki
1. sayfa (Toplam 5 sayfa)
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız