Eski istihbaratçı Bülent Orakoğlu, 28 Şubat sürecinde bazı askerlerin PKK ile bağlantı kurduğunu ve bu görüşmelere ait kasetlerin polisin elinde olduğunu öne sürdü.
28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu'nu (BÇG) deşifre edince ekibiyle birlikte tasfiye edilen Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı Bülent Orakoğlu, yaşadıklarını 'İhanet Çemberi' isimli yeni kitabında topladı. O dönemde başında bulunduğu birimin üzerine gelinmesinin en önemli nedeninin, Öcalan'ın askeri bağlantılarını ortaya çıkarmış olmasıyla doğrudan ilgili olduğunu öne süren Orakoğlu, bu olayın ucunun vatana ihanete kadar gittiğini söyledi.
GENELKURMAY'DA GÜÇLÜ 'BİR'İ
Orakoğlu, Timaş Yayınları'ndan çıkacak yeni kitabı 'İhanet Çemberi'ndeki teknik takibe takılan PKK-asker diyaloğuyla ilgili iddiaarını şöyle özetledi: 'Dönemin İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı'dan, telefon dinleme nüshalarını istedim. Kısa süre sonra Avcı, şüpheli bir takım telefon görüşmeleri olduğunu söyledi. Tutanaklarda o dönem PKK'nın sözde Bursa cezaevleri sorumlusu Sabri Ok, bazı askerlerin siyasetçilerin de ötesinde daha demokratik açılımları yapabileceğini, bazı şahısların bu iş için arabulucu olarak görevlendirildiğini söylüyordu. Görüşmelere katılan askerlerin başındaki kişiden açıkça bahsedilmiyor, ancak Genelkurmay'da güçlü bir konumda bulunduğu ifade edilerek bu kişi hakkında sık sık 'Bir' tabiri kullanılıyordu.'
HEDEF TAHTASINA OTURTULDUM
Ok'la görüşen PKK militanlarının telefonlarını izlemeye ağırlık verdik. Bazı askerlerle örgüt arasında arabuluculuk görevi HADEP'li avukat Selim Okçuoğlu tarafından yürütülüyordu. Bu yüzden Okçuoğlu için de hem teknik hem de gerekirse fiziki takip kararı aldık. Görüşmelerin gerçek olduğunu anladık. Ben bu süre içinde TEKOP'tan gelen bu bilgileri inceleme bitene kadar Genelkurmay'ın ilgili birimine göndermeme talimatı verdim. Konuyu Emniyet Genel Müdürü'ne, daha sonra da İçişleri Bakanı'na intikal ettirdik. Ancak Genelkurmay'ın ilgili birimlerine giden TEKOP bilgilerinin aniden kesilmesi İstihbarat Daire Başkanı olarak beni hedef tahtasına oturttu.'
EMNİYET ARŞİVİNDEN SİLİNEMEZ
Kendisinin Genelkurmay'a gönderilmesini istemediği belgelerle ilgili bilgileri Emniyette görevli birinin Genelkurmay'a aktardığını ve kendisinin de o kişiyi görevden aldığını anlatan Orakoğlu 'Bu olaylar esnasında Türkiye 28 Şubat'a sürükleniyordu. Devletin kurumları arasındaki sürtüşmeler ve sanal irtica tehlikesi, bölücü tehditten de öne çıkarılmıştı. Askerlerin PKK üst düzey militanları ile suç teşkil edecek görüşmeleri sürüyordu. Bu görüşmelerin hepsinin konuşma kasetleri, zabıtları vardır. Bunlar Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi'nde bulunmaktadır. Silinmesi de mümkün değildir.'
İLK TEMAS 28 ŞUBAT'TA
Siyasilerin aracılar kanalıyla birçok defa PKK ile görüştüğünü ancak askerlerin siyaset mekanizmasının dışında bölücü örgütle temas kurduğunu iddia eden Orakoğlu şunları kaydetti: ... İlk defa 28 Şubat sürecinde, siyaset mekanizmaları dışında askeri yetkililer ile PKK arasında ateşkes ve Kürt sorununa ilişkin görüşmeler yapılmıştır.
OYUNU ATEŞ PAŞA BOZDU
Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'nın Genelkurmay Başkanlığı ve Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun Kara Kuvvetleri Komutanlığı sırasında; 1996 yılında Suriye'yi Apo'yu teslim etmeye ikna çabası sonuç vermek üzereyken, Türk Devleti içindeki Amerikancıların müdahalesiyle bu iş başarılamamıştı. Atilla Ateş Paşa'nın Suriye sınırında yaptığı konuşmanın tarihi ile Öcalan ile irtibat kuran bazı askerlerin görüşmelerinin hemen hemen aynı tarihe denk gelmesi, bu mücadelenin açık bir göstergesi miydi? Atilla Ateş Paşa, Öcalan'la Amerikancı bazı askerler arasında başlayan görüşmeleri sekteye uğratmak için bu konuşmayı yapmıştı.
STAR GAZETESİ.
****
Maalesef! bu mesele üzerinde de düşünmek lazım.
Leyla Zana kara harekatına tepkili. Şubat'ı kara ay ilan eden Zana, yine bilinen sözlerini tekrarladı.Kapatılan DEP'in Diyarbakır eski Milletvekili Leyla Zana, bütün Kürtler'in sınır ötesi kara operasyonunu protesto etmesi gerektiğini öne sürdü.
‘ŞUBAT, KÜRTLER İÇİN KARA AYDIR’
Kapatılan DEP'in eski Milletvekili Leyla Zana, Şubat ayının Kürtler için 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından bu yana ‘kara bir ay' olduğunu iddia etti. Zana, Abdullah Öcalan'ın 15 Şubat'ta yakalandığını ima ederek şöyle dedi:
“Kürtler için sadece 15 Şubat değil, tümü ile yıllardan beri kara bir aydır. Şubat, bir anlamda bahar ayının müjdecisi durumundadır. Bahar, insanların kendini yenileme ayıdır. Ancak, Kürtlerin kendilerini yenilemelerine ve hiç bir zaman baharı güzellikle karşılamalarına izin verilmeyerek bütün zulüm ve baskılar Şubat aylarında yapılıyor. Şubat ayları artık Kürtler için baskı, zulüm, açlık, mutsuzluk ayları olmuştur.”
KÜRTLERDEN DE İHANET EDEN ÇIKIYOR
Her millette olduğu gibi Kürtler'den de ihanetin çıktığını söyleyen Zana, “Ama buna rağmen Kürtler'den isimsiz, çok büyük kahramanlar da çıkmıştır. Kürtler, yaşadıkları 4 ülkede mücadeleleri ile ne devlet kurabilmişler ne de yok olup gitmişlerdir. Zulme uğramışlar ancak, zulüm etmemişlerdir. Kürtler'in varlıklarını yok edemeyecekler, Kürtler'in var olma mücadelesi hep devam edecektir” diye devam etti.
TALABANİ'YE ÖNERİ
Zana, “Kürt'ün Kürt'ü öldürme ve Kürtler'i kandırma dönemi bitmiştir. Kürtler, ateş gibidir. Yanına iyi niyetle yaklaşırsan seni ısıtır, ama kötü niyetle yaklaşırsan seni yakar” dedi. Zana, Türkiye'ye davet edilen Irak Devlet Başkanı Celal Talabani'ye ilişkin, “Eğer Mam Celal (Celal amca) Türkiye'ye başı dik ve kendi Kürt kimliği ile gelip Kürt sorununun çözümü için 1993'te üstlendiği rolü üstlenirse, gelmesinden büyük mutluluk ve memnuniyet duyarız” dedi.
KÜRTLER ATEŞ GİBİDİR
Leyla Zana, birlikte yaşamak istediklerdini, ömrünün sonuna kadar da birlik, beraberlik ve kardeşlik içerisinde yaşamlak için mücadele edeceğini söylerken, “Ben demokratik çözüm yollarının kapatılmasını istemiyorum. Kürtler ateş gibidir. Eğer kendilerine iyi niyetle yaklaşırken seni ısıtırlar ama kötü niyet ile yaklaşırsan seni yakarlar. Biz kardeşlikten, demokratik çözümden yanayız. Anayasa'da Kürt kimliği tanınsın demokratik çözüm için büyük bir kapı açılmış olur. Kürtleri kandırma dönemi bitmiştir. Artık Kürtleri kandıramazlar” diye konuştu.
internethaber
*************
Bunların nereden beslendiklerin meçhul olmadığı günler yakındır.
'Güneş' operasyonunun 3. gününde özel eğitimli komandolar, Dağlıca saldırısında kaçırılan askerlerin 'tören'le DTP'lilere teslim edildiği Çemço tepesi ve vadisini kuşattı. Kısa süren çatışmanın ardından Mehmetçik, PKK'lı teröristlerin mevzilerini ele geçirdi.
Mehmetçik 'şov kampı'na girdi!
Türk Silahlı Kuvvetlerinin PKK'ya yönelik başlattığı 'Güneş' adlı sınır ötesi kara harekatının 3. gününde Mehmetçik, PKK'nın, DTP'li milletvekilleriyle kaçırılan askerleri teslim ettiği kampa girerek teröristleri etkisiz hale getirdi. Harekatın nedenlerinden bir olarak gösterilen ve PKK'nın üstlendiği önemli merkezlerden birisi olan Çemço tepesi ve vadisine dün sabah saatlerde giren özel eğitimli komandolar teröristleri etkisiz hale getirerek kampı ele geçirdi.
Önceki gün Kuzey Irak'ın Zagros Bölgesi'nin Basya Kırsalı'nda teröristlerle sıcak çatışma yaşandı. Çatışmaların Seve ve Herekol bölgesine de yayıldığı belirtilirken, askeri ve yerel kaynaklar PKK'ya ağır darbeler vurulduğunu belirttiler. Herekol sınır hatlarını Türk askerlerinin geçtiği ve Çukurca'ya bağlı Gere tepesine de askeri yığınak yaptığı gelen bilgiler arasında. Türk tanklarının Bamerni ve Kanimasi bölgelerine konuşlandığı öğrenildi.
O KAMP YERLE BİR OLDU
PKK'nın 8 askerimizi kaçırarak DTP'li milletvekillerine teslim ettikleri Çemço tepesi yerle bir edildi. Harekatın nedenlerinden bir olarak gösterilen ve PKK'nın üstlendiği önemli merkezlerden birisi olan Çemço tepesi ve vadisine sabah saatlerinden itibaren giren özel eğitimli komandolar burada mevzilenmiş PKK'lıları çembere alarak sıkıştırdı. Kısa süreli bir çatışmadan sonra burada bulunan PKK mevzileri ele geçirilerek çatışmaya girenler etkisiz hale getirildi. Çatışmada öldürülen terörist sayısı henüz netlik kazanmazken, PKK'ya ait çok sayıda sığınakta, mühimmat, gıda ve yaşam malzemeleri ele geçirildi.
HAVADA HAREKETLİLİK
Öte yandan, Diyarbakır'dan çok sayıda savaş uçağının havalandığı görüldü. Bölgedeki yerleşim birimlerinde de güvenlik önlemleri yoğunlaştırıldı. Şehir merkezlerine giriş çıkış yapan araçlar güvenlik güçlerince aranıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü olası saldırılar konusunda uyarıda bulundu.
Teröristler ateş çemberinde
Güneş Harekatı'nın 3. günü birliklerin terör örgütü PKK'ya yönelik operasyonları devam ederken, örgütün kullandığı doğal ve yapay birçok tesis ve mağaranın ateş çemberine alındı. Operasyon kapsamında zaman zaman teröristlerle çatışmaya girildiği bilgisi gelirken, özellikle Zap ve Zağros alanında teröristlerin birliklere yönelik taciz ateşinde bulundukları öğrenildi.
yenişafak
***
Demek ki boş vadiler bombalanmamıştı.!
Terör uzmanı Nihat Ali Özcan, 'Irak'taki terörisleri Türkiye'ye teslim eder misiniz' diye soran gazeteciye 'Türklere Kürt kedi bile vermem' diyen Talabani'nin bugün kedilerin yuvalarını gösterebileceğini söyledi. Özcan'a göre bölgede tüm dengeler değişiyor...
Bu operasyonun anlamı ne?
Bu operasyonun bir askeri anlamı var, bir de politik ve psikolojik anlamları... Politik perspektiften baktığınızda, egemen bir ülkenin topraklarına girip operasyon yapıyor olmanız, o ülkenin Amerika tarafından işgal edilmiş olmasına rağmen yapılıyor olması, herkes açısından bölgede bazı şeylerin değişmeye başladığı anlamına geliyor. Bu operasyon Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerin değiştiğinin bir göstergesi. Hava harekatı için de Amerika girişim yapmıştı ama şimdi onun bir adım ötesine gitti.
Deniyor ki, ‘Amerika, Kuzey Irak’ta federatif bir oluşuma artık sıcak bakmıyor. Biraz da bu yüzden bu operasyona göz yumuyor, destek veriyor...’
Şunu görmek gerekiyor; Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonraki gelişmeler hem küresel hem de bölgedeki dengeler üzerinde önemli değişiklikler meydana getirdi. ABD kendi gücünün sınırlarını zorladı. Dolayısıyla sadece askeri güce dayanan, tek başına, tek taraflı kararlarla bu coğrafyada meydana getirdiği değişiklikleri yönetemeyeceğinin, bunun maliyetinin yüksek olduğunun farkına vardı. Bir taraftan da yaptığı işler bölgede İran gibi, Rusya gibi aktörlerin gücünü artırdı. Güç dengesindeki makas kapandıkça, Amerika yeni arayışlar içine girmek, 50 yıllık müttefiki olan Türkiye’nin pozisyonunu tekrar gözönüne almak zorunda kaldı. Ve Türkiye’nin Kuzey Irak’a, Irak’a ve PKK sorununa ilişkin beklentilerinin kendi tutumu yüzünden olumsuz yöne gittiğini de gördü. Sonuçta Amerika büyük resmi okuma biçimini değiştirdi. Şimdi bu değişiklikten Türkiye de faydalanıyor. Ama bu her konuda Türkiye ile Amerika’nın aynı yolda gideceği anlamına da gelmiyor. Yani bu değişim sadece Türkiye’nin çabalarıyla olmuş değil, doğrudan doğruya bölge dengelerindeki değişimle ilgili... Burada düzgün olan belki de Türkiye’nin bu okuma biçiminin Amerika’yla aynı çizgiye gelmiş olması. ABD kendi çıkarı açısından Irak’ın bütünlüğünün muhafaza edilmesi gerektiğine inanıyor artık.
Rusya direnecektir...
Amerika, ‘Irak’ta asker azaltacağız’ diye açıklamalar yapıyor. Bölgeyi terk mi ediyorlar?
Hayır ama asker azaltacaklar. Çünkü üzerlerinde kamuoyu baskı var. Irak onlara her yıl 80-100 milyar dolara mal oluyor. Henüz petrol üretimine de geçilemedi. Amerika, Irak’ta şimdiye kadar 780 milyar dolar harcadı. Fakat istikrar konusunda hâlâ istediği noktaya gelemedi. Bazı sorunlar var. Eğer ülkede bütünlüğü sağlayamazsa gelecek 30 yılda da koyduğu parayı geri alamayacak. Niye? Çünkü Irak’ta istikrarsızlık demek, buradaki enerji kaynaklarının dünya pazarına sunulamaması demek. Şu anda petrolün varili 100 dolar. Bir an önce Irak’ın doğalgaz ve petrolünün uluslararası piyasalara çıkması lazım. Bunun için de Irak’ta istikrar lazım.
Amerika’nın sağlayamadığı istikrarı Türkiye mi sağlayacak bölgede?
Hayır. İstikrarı sağlama konusunda farklı açılımlar değerlendirilecek. Bunlardan biri, bu bütünlük halinin devam etmesi ki, İran’ı ancak böyle elde tutabilir Amerika. Irak üzerindeki etkisini kırma açısından... Öbür taraftan bu istikrarsızlık devam ettiği sürece Amerika’nın Türkiye ile ilişkileri, Türkiye’nin Irak ve Kürtlerle ilişkisi de farklı bir tarafa gidebilir ve kontrolden çıkabilir. Bunları sağlamanın yolu, Türkiye’nin isteği olan Kuzey Irak’ın PKK terör örgütü için güvenli bölge olmaktan çıkartılması. Bunun için de örgütün terörist faaliyetlerine bir son vermesi gerekiyor. Son vermesi için, havuç ve sopa politikanızı beraber sisteme sokuyorsunuz.
Yani?
Bir yandan ’Eğer bu yöntemlerle yola devam edersen seninle mücadelemi sonsuza kadar devam ettiririm’ kararlılığını gösteriyorsunuz. Bu kararlılığınız da değişen politik iklimle daha da güçlendiriliyor. Yani Amerika sizin bu yaptığınız mücadeleye, sopa politikanıza, istihbaratla ve diplomatik alanda verdiği destekle yardımcı oluyor. Bununla örgütün kararlarını değiştirmesini hedefliyorsunuz. ’Kararlarımı değiştireceğim ama’ dediğinde de ona fırsat alanları açıyorsunuz.
Yani?
Başbakan diyor ki, ’Yakın zamanda TRT’de bir kanalı Kürt kanalına dönüştüreceğiz... Birtakım hukuksal düzenlemeler yapacağız... Eve gelmek isteyen varsa buyursun gelsin.’ Bir bakan diyor ki, ’Bu aralar İspanya ve İrlanda’yla ilgileniyorum. Onların da böyle sorunları vardı, yol aldılar. Bakıyorum ne yapmışlar?’ Bütün bunlar yan yana geldiğinde Türkiye’nin bu yönde bir karar almasını zorlayıcı bir yapı ortaya çıkıyor.
Havuç işin demokratik açılım kısmı yani?
Evet. ’Bu operasyonlardan kurtulmak istiyorsan sana ödül olarak birtakım yeni düzenlemeler yapacağız. Yeter ki sen iradeni ortaya koy’ deniyor.
Sizce Türkiye PKK için mi girdi Kuzey Irak’a?
Tabii ki PKK için.
Yani arka planda gizli bir anlaşma yok mudur gerçekten?
Amerika ile büyük ihtimalle şöyle bir anlaşma var. ‘PKK sorununu ortadan kaldırırsak, bu Türkiye ile Kuzey Irak’taki Kürtler arasındaki ilişkiyi bir noktaya getirir. Kerkük meselesi de tarafların kabul edebileceği biçimde siyasi bir çözüme kavuşturulur. Böylece Irak enerjisi petrol ve doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya gider. Türkler’le Kürtler ve Irak hükümeti arasındaki ilişkiler iyiye gider. Türkiye’nin bu bölgede güvenlik sorunu kalmadığında belki bir adım sonra Afganistan’da bize yardım edebilir.’ Bekleyeceğiz, asıl sonuçları Amerika’daki seçimlerden sonra göreceğiz. Daha zaman var ama tahminim Amerikan seçimlerinden sonra da Ortadoğu politikalarından geriye dönüş olmayacak. Yani Irak’a enerji politikaları açısından ve ‘Daha az para nasıl harcarım?’ diye bakacaklar artık.
Bu değişime Rusya’nın tavrı ne olacaktır?
Bizim hükümetle, ABD’nin algılama biçimi Irak’taki enerji politikalarıya yakından bağlantılı. Türkiye’nin bu konuda sağlamayı taahhüt ettiği şey de Irak’taki petrol ve doğalgazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması... Şimdi böyle büyük bir projeyle geldiğiniz zaman, bu pazarlarda büyük aktör olan ve bu işten büyük para kazanan Rusya rahatsız olacaktır. Rusya, ya bu oyun kurulmadan önce ya da kurulma aşamasında devreye girecektir. Tabii ki 100 liradan petrol satmak için bu projenin hayata geçmesini ve bölgede istikrarı istemeyecektir. Şimdi siz istiyorsunuz ki, ‘Rusya’nın tezgah açtığı Avrupa’ya ben de bir tezgah açayım.’ Rusya’nın buna izin vereceğini sanmıyorum. En azından direnecektir.
Peki sizce Amerika-İran ilişkilerinde Türkiye nerede, ne kadar olacak?
Bu soruların ipuçlarını da önümüzdeki dönemde göreceğiz. Ama tabii ki Türkiye ile Amerika arasında PKK meselesindeki bu yakınlaşma, bu bahar havası İran’ı da mutsuz ediyor... ‘Amerika ile Türkiye böyle çok yakın ilişki geliştirdiğine göre acaba bunun karşılığında Türkiye’ye ne aldı? Masada olanlardan biri de İran’a karşı Amerika’ya yardım etmek midir?’ diye onlar da kendilerine soruyordur.
Peki sizce bu operasyonun PKK üzerindeki etkisi ne olur?
Bu Türkiye’nin sorunu ne kadar iyi yöneteceğine bağlı. Tabii ki başka ülkeler, yardım ve destekle PKK’yı ayakta tutabilir. Ama bütün sorun sizin bu meseleyi ne kadar iyi yönettiğinizle ilgili. Eğer Türkiye, kendi içinde birtakım tartışmalara girmezse, siyaset kurumlarıyla devletin başka kurumları ortak bir vizyona sahip olursa, tutarlı politikalar izlerse, muhalefet ve iktidar bunu iç politika aracı olarak görmezse iyi yönetilir.
İlk defa muhalefet ve AKP arasında bir ortaklık var...
Operasyon konusuna ‘Tamam’ diyorlar da, operasyon işin askeri boyutu. Yani bu meselenin yüzde 15-20’lik kısmı. Asıl kriz öbür kısma gelince çıkacak gibi görünüyor. Ama eğer güvenlik konusunda mesafe alınırsa işin havuç kısmı biraz daha kolaylaşabilir. Bu iş zaman meselesi.
Ne olursa operasyon çok başarılı sonuç verir?
Bunun izahatı yoktur. Tek başına operasyon size başarı sağlamaz. Bu sizin sınırı korumadan sonra yapacağınız operasyonlar ve daha sonra yapacağınız ekonomik, politik, diplomatik girişimlerle bir anlam ifade eder. Dediğim gibi, çözüm içinde güvenlik yüzde 20’yi oluşturur. Bu harekat da o yüzde 20 içinde yüzde 5’tir.
Peki Kürt yönetimine bir gözdağı olarak kabul edilebilir mi bu operasyon?
Hayır. Kuzey Irak’taki yönetim de homojen bir yapıda değil. Orada da farklı gruplar arasında rekabet var. Barzani farklı, Talabani farklı. İkisi arasında rekabet var. Sonra bir PKK dengesi var bölgede. Dolayısıyla herkesin oyunu birbirinden farklı. Talabani, PKK meselesinin farklı biçimlerde çözülmesiyle kendisine bazı fırsat alanlarının açılacağını düşünüyor, Barzani ise bölgede herkesin hamisi olarak görüyor kendisini. Dolayısıyla her ikisinin siyasi yaklaşımı birbirinden farklı. Ama Talabani de bölgede bir şeylerin değiştiğinin farkında, Barzani de... Yalnız Barzani’nin geleneksel olarak bu değişimi kabullenmesi daha zor oluyor.
Talabani eski laflarını yutar mı dersiniz. ‘Türkiye’ye kedi bile vermem’ demişti...
Kediyi vermeyebilir. Ama kedinin nerede olduğunu gösterebilir. Kedileri, ‘gidin’ diye ikna edebilir, gönüllü hale getirebilir.
Yapabilir mi bunu?
Yapıyor zaten. ‘Bakın orada ciğer var’ diye...
Böyle bir ihtimal var mı gerçekten?
Tabii. Böyle şeyler olması konusunda çalışmalar var. PKK’lılara birtakım tekliflerle gidebilirler. ‘Bir kısmınız burada kalın, suça karışmamış olanlarınız Türkiye’ye gitsin’ gibi yaklaşımlar çıkabilir ortaya.
Neden yapsın ki bunu Talabani?
Çünkü çatışmalar bittiğinde sınırın iki tarafındakiler de kazanacak. Yani Kürt gruplar da petrolden, enerjiden para kazanacak, Türk gruplar da... Sınırın iki tarafında ticari imkanlar ortaya çıkacak. İnsanlar sürekli çatışarak hayatlarını, kaynaklarını tüketmek yerine istikrar isteyecekler. İstiyorlar da... Çok para kazanıp iyi bir hayat yaşamak, Batılılar gibi olmak istiyorlar... Mine Şenocaklı/VATAN
**
Bir de içimizdeki nankör kediler.!
Kanunda belirtilen görevleri dışında bir gündemle bir araya gelerek YÖK Başkanı'nı istifaya çağıran Üniversitelerarası Kurul'un (ÜAK) Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın'dan PKK hakkında şok sözler...
PKK'ya tahammül var türbana yok!
Kanunda belirtilen görevleri dışında bir gündemle bir araya gelerek YÖK Başkanı'nı istifaya çağıran Üniversitelerarası Kurul'un (ÜAK) Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın'ın yaklaşık bir ay önce bir televizyon programında, üniversitelerde terör örgütünün siyasi simgelerinin kullanılmasına müsamahayla yaklaşılması gerektiği yönünde açıklama yaptığı ortaya çıktı.
Akaydın, bir ay önce Kanaltürk'teki Ceviz Kabuğu programına katıldı. Başörtüsünün siyasi simge olduğunu savunarak üniversitede yer alamayacağını iddia eden Akaydın'ın, sunucu Hulki Cevizoğlu'nun "Gittiğiniz üniversitelerden birtanesinde PKK sembolü asılıydı. Öğrenci kılığındaki bazı kişilerin de bunu sergilediği yönündeki bilgiler basında da haber olmuştu." sözlerine cevabı ilginçti:
"Bazı şeyleri görmezden gelmek, hoşgörülü davranmak, sıkıntı yaratmadığı takdirde tahammül etmek zorundasınız. Yani, sarı, kırmızı, yeşil renkler kışkırtmak için kullanılıyordur; ama biraz tahammül edebilirsiniz buna."
Akaydın'ın sözleri salondaki konukları da şaşırtıyor. Cevizoğlu, "Sözleriniz çok tartışılacak." derken, rektör bir süre sonra ne söylediğinin farkına varıp durumu toparlamaya çalışıyor: "Galatasaray yeşil sahada sarı-kırmızı renklerle görünüyor diye Galatasaray'a tepki mi göstermem lazım?"
Kürt kartı’ masaya, direniş 'cephe'ye indi
***
Demirel’in, Çölaşan’ın, Baykal’ın açıklamalarını siz nasıl okuyorsunuz? Başbakan’ın 6 Nisan’da Diyarbakır’da açıklayacağı iddia edilen Kürt Paketi ile bu direniş arasındaki bağı, siz de kurabildiniz mi?
'Kürt kartı’ masaya, direniş 'cephe'ye indi
Türkiye’nin kadim sorunu Kürt meselesi çözülüyor mu ne?
***
PKK uzun bir dönemdir suskun, insanlar sorunun barışçıl bir yoldan hal yoluna konulmasından yana, en önemlisi devlet bu konuda askeriyle siyaseti ile ortak akıl geliştirmiş durumda. Büyükanıt ile Erdoğan’ın bir kol kola girip fotoğraf vermediği kaldı…
Bir düşünün. Türkiye, daha birkaç ay önce ‘Türklere Kürt kedisi bile vermem’ diyen Talabani’nin ülkesine kara harekâtı düzenledi.
Avrupa operasyonu perde gerisinden izledi. ABD istihbarat paylaşarak destek verdi. Talabani ve merkezi Irak hükümeti kısık sesli (numaradan) tepkiler gösterdi.
Topraklarına girilen Barzani bile deyim yerindeyse neredeyse gıkını çıkarmadı.
Ve Talabani, ülkesine asker botları ile giren bir ülkeye, botların havaya kaldırdığı toz daha yere inmeden bir ziyaret gerçekleştirdi.
Şimdi koltuklarımıza yaslanıp sükûnet ile şu soruyu soralım: Ne oluyor?
Varan 1: ABD, Barzani’yi gözden çıkardı ve Irak’ta merkezi hükümetten yana karar kıldı. Barzani bu emrivakii kabul etmek zorunda kaldı.
ABD, Kürtlerin merkezi Irak hükümetinde güçlenmesine garanti verdi. Karşılığında PKK’nın bölgeden tasfiyesine ve Kürdistan’ın bir süre daha ertelenmesine karar verildi.
Varan 2: Hadisenin dışarıyla bağlantısını bir kenara bırakalım ve az önceki senaryoyu bir kenara bırakalım.
Türkiye’de hükümet ve asker akan kanı durdurmak için ortak karar aldı. Irak’a göstermelik bir kara harekâtı düzenlendi ve tarafların gazı alındı.
Türkiye, Kürt vatandaşlarının temel haklarını tanıyacağı gibi Irak sınırını açıp Güneydoğu’yu kalkındırma yoluna girdi. Bölge tümden Ankara’nın omzunda bir yük olmaktan çıkacak.
Gözler Tayip Erdoğan’ın Nisan ayında yapacağı Güneydoğu gezisinde.
Dün Sabah’a konuşan, Erdoğan'ın eski danışmanı, gazeteci Mehmet Metiner, Erdoğan’ın Kürt Paketi’ni 6 Nisan’da Diyarbakır’da açacağını söyledi.
Kulislerde ki iddialara göre, bu pakette öyle şeyler var ki, AKP’ye Diyarbakır’ı getirebilecek denli reformlarla dolu. Seçim yatırımı veya değil ama Kürt sorunu noktasında ciddi açılımlar kapıda…
Varan 3: Bu planı gören bazı siyasetçiler, bürokrasi ve kurumlar direnişe geçti.
Zapsu AKP’den ‘hedef saptıran’ açıklamaları eşliğinde istifa etti. Türbanı dona benzetti, hükümeti ilgisiz bir noktadan köşeye sıkıştırmak istedi.
Öne sürülen Süleyman Demirel, tıpkı Zapsu gibi ‘hedef saptırmak için’ türban gibi buzdağının görünen yüzündeki bir konu hakkında yerli yersiz açıklamalar yaparak hükümet üzerinden 'Kürt paketi ittifakı'na bel altından çalışmaya başladı.
Demirel’in bir tek sen kaldın dediği Baykal bu planı gördü. Geçtiğimiz günlerde yaptığı ‘Harekât göz boyama idi’ açıklaması ile planı ifşa etmek istedi. TSK’ya meydan okuma pahasına Kürt paketine karşı çıktı.
Emin Çölaşan’ın hukukçu eşi Tansel Çöleşan resmi tamamladı. Darbeyi öven açıklamalar yapan Bayan Çölaşan, hükümete, hatta askere idam sehpasını hatırlattı.
Sizce bu senaryoların hangisi doğru. Hiçbiri mi? Yoksa… Hepsi der gibi oldunuz bir an değil mi?
Terör örgütü PKK’nın yöneticilerinden Murat Karayılan ve Suriyeli Fehman Hüseyin arasındaki liderlik kavgası sürüyor. Fehman Hüseyin’in adamları, örgütün İran sorumlularından birinin de aralarında bulunduğu dört kişiyi pusu kurarak öldürdü.
Güvenlik birimlerinden alınan bilgiye göre, Fehman Hüseyin’in talimatı doğrultusunda harekete geçen “Geli” kod adlı Cahit Işık’ın başında bulunduğu bir grup PKK’lı, 21 Nisan’da İran’ın Salmas alanındaki Aşnak köyünde pusu kurarak, örgütün İran’daki sorumlularından “Roj - Zagros” kod adlı Şahbettin Kereman (35) ve üç adamını uzun namlulu silahlarla öldürdü.
Karayılan, Kereman’ı örgütün İran’daki faaliyetlerini kontrol altına almak amacıyla, geçen ay bölgedeki kadroların başına getirmişti. Ancak bundan rahatsız olan “Dr. Bahoz” kod adlı Hüseyin’in, Salmas bölgesindeki adamları aracılığıyla Kereman hakkında “ajan - işbirlikçi” olduğu yönünde propaganda yaptırdığı ve cinayet için ortam oluşturmaya çalıştığı kaydedildi.(AA)
****
BU ÖRGÜTÜN MUHTEVASININ BEYANIDIR.
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 245 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Prş May 01, 2008 8:23 pm Mesaj konusu:
Vanda doğdum vanda büyüdüm ama vanda ölemeyecek olmanın hüznünü şimdiden yaşıyorum. nereden mi biliyorum vanda yaşayamıyorum artık... bizim çocukluğumuzda yeni yeni başlıyordu bu sorunlar sonra ne oldu biz de anlayamadık ya ben türkmenim annanem arap babannem kürt ırak kürdü diyorlar dedemiz yüzyıl önce yazar çizermiş Şıh ahmedi hani dedm filan yerden diğeri falan yerden gelmiş... Anlamıyorummmmmmm anlamayacam, kimse anlatamaz anlamak istemiyorum artık öyle yoruldum ki ağlamakdan acımakdan ailemi merak etmekten babam bugün evine sağ dönecek mi acaba diye düşünmekten van gölünü özlemekden edremitteki elmaların tadını ve kokusunu hissetmekten otlu peynirin dahi artık otobüslerle gönderilmesinin yasak oluşundan ya bir parça peynir olsaydı şimdi...
Sabandan bana kızma emi... çok özlüyorum çocukluğumu ölüleri dirileri memleketimi ve memleketim kan revan içinde ben sadece usulca ağlayabiliyorum
Vanlı kardeşim; bizim bu konu başlığında bahsi geçen hadiselerin ,Kürt kardeşlerimizle bir alakası yoktur ve olmamalı da. Bizim bahsini ettiğimiz sasece" DERİN" pkk dır. Yoksa sizin üzüldüğünüz ve yaralandığınız hususlarda emin olun bizde dertliyiz ve üzüntülüyüz. "Derin pkk" nın bu milletin bağrına batırılmış bir hançer olmaya çalıştığını anlamaya ve anlatmaya çalışan yazıları bir araya getirmekteyiz.
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 245 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Pts May 05, 2008 9:30 am Mesaj konusu:
Keşke ortada aile dostlarımız olmasa da bazı şeyleri çok daha açık yazabilsek.
Sadece şu kadarını söylemekle yetineceğim Leyla Zana ve diğerleri özellikle leyla en yakın arkadaşının katilidir. Acilen hastaneye yatması gereken bir adamı zorla alıp miting alanlarına taşımışlar ve o insanın ölümü üzerinden pirim yapmışlardır. günlüğümde o günler dahilinde canlı şahit olarak yazdıklarım hala durmaktadır. Merak edenler okuyabilir. Kürt değilim Türkmenim ama olsaydım da hiç umurumda olmazdı. Dediğiniz gibi biz bir milletiz ayrımız gayrımız yok. Sadece çok yorulduğumu dile getirmiştim hoşgörünüz için teşekkür ederim.
Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Başkanvekili ve Mardin Milletvekili Emine Ayna, “Sayın Abdullah Öcalan, yetersiz ve anti demokratik olan Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre dahi cezaevinde tutuklu bulunan legal ve yasal biridir. Sizler kendi yasalarınızın bile dışına çıkarak ona yasadışı muamelesi yapıyor, o insana ‘Sayın’ denmesini suç kapsamına alıyorsunuz” dedi.
Demokratik Toplum Partisi Kadın Kolları 1. Olağan Kongresi Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu’nda yapıldı. Kongreye DTP’li Genel Başkan Yardımcısı ve Mardin Milletvekili Emine Ayna, DTP Grup Başkanvekili, Van Milletvekili Fatma Kurtulan, diğer DTP’li kadın milletvekilleri, DTP’li kadın belediye başkanları, Irak Parlamentosundan Kürt milletvekilleri, bazı sivil toplum örgütlerinden kadın temsilciler kongreye katıldı.
Kongre için çok sıkı güvenlik önlemleri alınırken kongreye gelenler 3 defa aramadan geçirildikten sonra salona alındılar. Kongreye katılan kadınların büyük bir bölümü ile bazı DTP’li kadın milletvekilleri yöresel kıyafetlerle kongreye katılması dikkat çekti.
MİLLETVEKİLLERİNE VE ÖCALAN’IN KARDEŞİNE BÜYÜK İLGİ
Salonda, “Hepimiz Pippayız, Hepimiz Barış Yürüyüşçüleriyiz”, “Selam olsun bugünü yaratan özgürlük savaşçılarına”, “Örgütlenelim, demokratik siyaseti yaratalım” yazılı pankartlar asılırken, Türk Bayrağı ve Atatürk Posterinin olmaması dikkat çekti.
Kongrenin açılışında DTP’nin diğer kongrelerinde olduğu gibi İstiklal Marşı okunmazken, yaşamını yitiren kadınlar için saygı duruşunda bulunuldu. Saygı duruyu sırasında DTP’li kadınlar zafer işareti yaparak “şehitler ölmez” anlamına gelen “Şehit Namırın” sloganını attılar. Katılımcılar, Kürtçe türküler eşliğinde, sarı kırmızı yeşil motifli eşarplar sallayarak halay çektiler.
“LEYLA ZANALAR GELİYOR”
Kongreye katılan DTP milletvekilleri “Leyla Zanalar Geliyor” sloganı eşliğinde zılgıtlar ve alkışlar eşliğinde salona girerken, kongrede en fazla ilgi çeken isimlerden diğeri de Abdullah Öcalan’ın kardeşi Havva Keser oldu. Milletvekilleriyle birlikte en ön sırada oturan Keser, partili kadınlardan büyük ilgi gördü.
Divan Başkanı Diyarbakır Milletvekili Gülten Kışanak’ın seçildiği kongrenin açılış konuşmasını yapan DTP Kadın Kolları Başkanı Türkan Yüksel, Kürt sorununun çözülmesi için Abdullah Öcalan’ın muhatap alınmasını ve İmralı Cezaevi’nin koşullarının düzeltilmesini istedi.
“AMAÇ KÜRT NÜFUSUNUN ÇOĞALMASININ ÖNÜNÜ ALMAK”
DTP Genel Başkan Yardımcısı Emine Ayna ise konuşmasında örgütlü mücadelenin önemine değinerek, Kürtlerin ve kadınların örgütlenmesi gerektiğini ifade etti. Ayna, sınır ötesi ve sınır içi operasyonlara karşı ancak örgütlü bir duruş ile karşı konulabileceğini belirtti.
Konuşmasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “3 çocuk doğurun” önerisini de eleştiren Ayna özetle şöyle konuştu:
"Bu aslında hem kadınlar, hem de Kürtlerin özgürleşmesine karşı geliştirdikleri bir projedir. Amaç 3 çocukla kadınların yapabileceği tek şey ev kadınlığı olacaktır. Böylece hem toplumsal hem de siyasal yaşamdan kopmak zorunda kalacaktır. Bir yandan Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerde birçok doğum kontrol yöntemlerini yayma çalışmaları yürütülürken diğer yandan da kendi tabanını en az 3 çocuğa teşvik edip Kürt nüfusunun çoğalmasının önünü almak tezgahlanmaktadır. Bu da Kürtler üzerinde kurulan egemenliğin ve iktidarın devamlılığını sağlayacaktır.” Ayna’nın bu sözleri üzerine Başbakan Erdoğan salonda yuhalandı.
“BU DÜNYA SULTAN SÜLEYMAN’A DA KALMADI”
Başbakan Erdoğan’ı eleştirmeyi sürdüren Emine Ayna, kongreye katılmak isteyenlerin bazı illerde engellendiğini söyleyerek, “Sayın Erdoğan, bizden neden bu kadar korkuyorsunuz? Saltanatınızın sarsılacağından mı endişeleniyorsunuz? Bu kadar dini esas alan biri olarak en iyi siz bilmelisiniz ki bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı, size de kalmaz” dedi. Ayna’nın bu sözleri büyük alkış alırken salondan “Katil Erdoğan” sloganı atıldı.
Ayna, yapılan sınır ötesi ve içi operasyonları da değerlendirerek Kürtleri kendini inkar etmenin dayatıldığını savundu. Ayna, bunun onursuzluk ifade ederek Kürtlerin bunu kabul etmeyeceğini söyledi. Demirci Kava efsanesini anımsatan Ayna, “Türkiye resmi ideolojisini sürdüren statükocu güçler de zalim Dehak gibidir. Kürt gençlerinin kanlarından beslenmekteler” dedi.
Gerilla cenazelerinden eskiden barış sloganlarının atıldığını belirten Ayna, son dönemlerde bu durumun ortadan kalkarak ailelerin intikam duygularının ortaya çıktığını söyledi. Ayna, Erdoğan’ın mecliste kendileriyle konuşmaması ve tokalaşmamasının nedeninin de Kürtlere karşı uygulanan devlet terörünü meşrulaştırmak olduğunu savundu.
SAVAŞIN NEDENİ PKK DEĞİL
Güneydoğu da yaşanan savaşın nedeninin PKK olmadığını ifade eden Emine Ayna, “Savaşın nedeni PKK değildir. Kürtlerin inkarı ve imhasıdır. İnkar ve imha politikasından vazgeçtiğiniz takdirde savaşın gerekçesi ortadan kalkacaktır. Operasyonların durması bunun ilk adımı olabilir” diye konuştu. Konuşması “PKK halktır halk burada” sloganı ile kesilen Ayna sözlerini şöyle sürdürdü:
“Barışı geliştirmek için her hafta Sayın Abdullah Öcalan, İmralı Cezaevi’nde birçok açıklamada bulunuyor. Sizler bu açıklamaların magazin boyutuyla ilgilenirken gerçekten çözüm önerilerini göz ardı gediyorsunuz. Sayın Abdullah Öcalan, yetersiz ve anti demokratik olan Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre dahi cezaevinde tutuklu bulunan legal ve yasal biridir. Sizler kendi yasalarınızın bile dışına çıkarak ona yasadışı muamelesi yapıyor, o insana ‘Sayın’ denmesini suç kapsamına alıyorsunuz.” Ayna’nın bu sözleri üzerine de salonda uzun süre “Sayın Öcalan” sloganları atıldı.
Ayna, partileri hakkında açılan kapatma davasının gerekçelerinden birinin de Öcalan’ın sözleri ve “demokratik Türkiye” önerisi olduğuna işaret ederek, “Tekrar ediyoruz, Sayın Abdullah Öcalan yasal biridir, legal biridir. Bizlerin de onu diğer insanlar kadar dikkate alma veya almama hakkımız vardır” diye konuştu. (Anka)
***
Bunların metodlarının mantığını anlamak lazım.Bu nasıl mantıktır.?
DTP Genel Başkan Yardımcısı Kamuran Yüksek, PKK’nın Türklere ve Kürtlere zarar verdiğini düşünmüyoruz” dedi
DTP Grup Başkanı Ahmet Türk’ün, “silahlı çatışmalar halka zarar veriyor” açıklamasına yanıt veren DTP Genel Başkan Yardımcısı Kamuran Yüksek, “PKK’nın Türklere ve Kürtlere zarar verdiğini düşünmüyoruz” dedi. PKK’nın sorunun sonucu olduğunu savunan Yüksek, Kürt halkının mağduriyetinin devlet politikalarından kaynaklandığını söyledi.
DTP Genel Merkezi’nde doğu ve güneydoğu’da yaşanan kuraklık ile ilgili basın toplantısı düzenleyen Yüksek, Diyarbakır, Urfa ve Mardin’de kuraklığa dikkat çekmek için bir dizi miting düzenleyeceklerini kaydetti. Yaşanan kuraklık nedeniyle bölgede büyük mağduriyet yaşandığını ve Hükümet’in bir tedbir almadığını belirten Yüksek, “Suruç kuraklıktan kırılırken, Fırat’ın suyunun kilometrelerce kanallarla Harran’a taşınması buna örnektir. Bunun gibi bir çok örneği sıralamak mümkündür. Bunun bilinçli geliştirilen bir politika olduğunu ve Kürt halkını yeni yeni mağduriyetlerle karşı karşıya getirme politikalarına devam etme anlamına geldiğini belirtmeliyiz” diye konuştu.
DTP zarar ziyan tespiti yapacak
Kuraklık konusunda acil eylem planı hazırlandığını belirten Yüksek, 4 ayrı heyet oluşturulacağını ve bu heyetlerin bölgede köyleri dolaşarak zarar ziyan tespitinde bulunup rapor hazırlayacağını söyledi. Yüksek, hazırlanan raporun daha sonra Meclis’e sunulacağını kaydetti. Basın toplantısında Ahmet Türk’ün çatışmalar halka zarar veriyor” açıklamasına yanıt veren Yüksek, “Bu savaşta Kürtlerde Türkler de mağdur olmuştur. Bunu örgüte mal etmek gerçekçi değil. Biz Kürt sorununun demokratik çözümünü istiyoruz. Sorunun çözülmesine paralel olarak PKK’nın da silah bırakması kendiliğinden gelecektir. PKK yayınlarında da demokratik çözümün sağlanması durumunda silahı bırakacağını deklare etmiştir. Çözümle bağlantılı olarak silah bırakacağını açıklamıştır.”
Türk’ün ifadelerinin yanlış anlaşıldığını savunan Yüksek, şunları söyledi: “Sayın Türk ne demek istediğini yazılı olarak açıkladı. Bölgede 30 yıldır yaşanan savaşın halka zarar verdiğini açıklamıştır. Açık söylüyoruz, Türk ve Kürt halkına zarar veren politikaların kendisidir. PKK’nin Türk, Kürt halkına zarar verdiğini düşünmüyoruz. Bunun içinde ele almıyoruz. 80 yıldır bu politikaların zarar verdiğini, PKK’nin bu politikaların sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyoruz.” (Radikal)
***
Ne kadar zarar vermediğini! senelerdir görüyor bu millet.
Kayıt: May 26, 2007 Mesajlar: 245 Nereden: Muğla/Yatağan
Tarih: Çrş May 21, 2008 6:41 am Mesaj konusu:
İnsan neye inanmak isterse ona inanır... Bir şizofrene gördüklerinin hayal olduğunu kim kabul ettirebilir? Tüm PKK yandaşları ve mensupları malesef şizofrendir. Kendi kurdukları dünyada Kendi yalanlarına inanmış hasta insancıklar topluluğu... Evet Kürtr kadınlarının doğurmasına engel gelmelidir. İnsaniyet namına... Nüfusu azaltmak bu ne mümkün ki? Hem kadının ezilmişliğinden dem vurup hem de bu açıklamayı yapan çelişkili zihniyet dedim ya özetle hastadır...Ahmet TÜRK gaf yapıp doğruyu söylemiş. Demek ki onun da infazı yakındır. PKK zihniyetinde doğru söyleyen dokuz köyden kovulmaz infaz edilir. Ağalar gibi yaşayan, Ağalar gibi bakılan ve ağa gibi halkının üzerine yıkılan DTP milletvekilleri evinde ekmek olmayan gariban halkın Utanmadan ekmeğini yemeğe devam etmektedir. Tüm kürt ve türk halkın ahı ve laneti üzerlerine olsun...
Sabandal sağol kardeşim. Ben şimdi senin bu yazıları yazan ellerine dert vermesin diye rabbim acizane dualar etmez miyim?
Günlerdir Diyarbakır'dayım. Diyarbakır'ın temmuz sıcağında erimekte olan sadece şehir değil. Her şey biçim değiştiriyor burada. Siyaset, insan, sokaklar her şey. Diyarbakır hiç hissettirmeden yeni rolüne hazırlanıyor.
Sadece Türkiye'de değil, Ortadoğu'da da sorunların çözüm merkezlerinden biri oluyor. Ortadoğu siyasetinin kilidi olagelmiş Kudüs, Bağdat, Şam gibi şehirlerin yanında yerini alıyor vakur Diyarbakır. Sadece bölgesel değil, global aktörler açısından da ihmal edilemez bir merkez haline geliyor. Burada olan her şey K.Irak yönetiminden Amerika'ya, AB'den İran'a artık herkesi ilgilendiriyor. Başbakan Erdoğan, Bağdat gezisinde 'Ben Sünni ya da Şii değil Müslüman'ım' derken aslında Türkiye'nin yeni bölgesel rolünün ipuçlarını vermişti. Sünni Arap dünyasıyla Şii dünya arasındaki gerilimin odağına yerleşmek sadece tarihsel değil konjonktürel bir realite gibi de görünüyor. Aynı gezide Talabani'ye söylediği 'Ben işbirliği değil entegrasyon istiyorum' sözleri yeni dönem Ortadoğu politikasının sadece yönünü değil merkezlerini de gösteriyor bana göre. Bu merkezlerden birinin Diyarbakır olacağını kestirmek hiç zor değil.
Bölgedeki Kürt siyasetçilerin de bir başka düzeyde bu gelişmeleri doğru okumaları kaçınılmaz. DTP kongresinde başkan seçilen Ahmet Türk 'Ergenekon soruşturması Fırat'ın doğusuna geçmezse Kürt sorunu çözülemez' derken Türkiye'deki değişimin yönünü fark ettiğini gösterdi. Bu seyir Türkiye'nin demokratikleşmesini ve devletin mahzenlerinde biriken kötülüğün deşifre olmasını zorunlu kılıyor. Gelişmeleri okumakta güçlük çekenler ısrar ve inatla o loş mahzenlerin devamını önerirken, bir basit gerçeği gözden kaçırıyorlar; halkın derin sezgisini... Halk dediğimiz sıradan insanlar, Ergenekon soruşturmasında ortaya çıkan iddiaların derin anlamını bazı aydın ve siyasetçilerden daha iyi kavrıyor. Çeyrek yüzyıldır ısrarla dile getirdikleri "buraya bakın" çığlığının bir şekilde gündeme gelmiş olmasının farkında insanlar. Sandık başına gittiğinde oyunu kime vereceğini belirleyecek olan da AKP'den aldığı bir torba makarna ya da kömür değil, bu derin sezgiden edindiği kanaat olacak! Böyle olmalı ki Kandil'e yönelik operasyonlarla Kürtler arasında sempati kaybeden AKP, Ergenekon soruşturmasındaki kararlı tavrıyla gözle görünür biçimde yükselişe geçiyor.
Şehri bu düşüncelerle dolaştığınızda gördükleriniz hep bir milada işaret ediyor. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak duygusu hakim burada. Veli Küçük ismini Türkiye'de hiç ama hiç kimse onlar kadar iyi bilemez çünkü. Emin olun şimdilerde firarda olduğu söylenen Tuğgeneral Levent Ersöz ismini de yıllardan bu yana biliyor bölge halkı. JİTEM bu ülkenin başka yerlerinde İngiliz istihbaratı kadar uzak bir gerçeklik olabilir. Ama buralarda kâbus, karabasan demek, faili meçhul demek JİTEM.
Diyarbakır Ulu Camii'nin bitişiğindeki keklikçiler kahvesinde yaşlılarla sohbet ediyoruz. Söz kekliklerden, siyasete geliyor. Ergenekon soruşturmasının hepsi için bir ümit barındırdığını söylüyorlar çekingen bir dille. Yaşlı bir adam 'Başbakan, Ergenekon soruşturmasının sonuna kadar üzerine giderse kazanır, korkar cesareti kırılırsa kellesi gider!' diyor. Bu memlekette siyasetçilerin başarı ve başarısızlıklarının kelle ile ölçülmesi elbette sadece bir metafor değil. Yakın tarihimizden tecrübeyle bildiğimiz kelle riski sıradan vatandaşın öngördüğü bu kurgudan daha derin anlamlar içermiyor aslında.
Soruşturmanın yarattığı sempati sadece AKP'nin kararlı tavrıyla açıklanamaz. DTP'nin düne kadar net bir tavır almamasını da fark ediyor bölge halkı. Soruşturmanın askerle işbirliği içinde AKP'nin iktidar kavgası olarak tanımlanmasını Kürt seçmen kaydetmiyor olamaz. Çünkü sıradan insanın gözünde kötülük, zulüm, adaletsizlik basit gerçekliklerdir. Koordinatları zor hissedilen hakikatler değil. Tıpkı hesapsız iyiliğin kolay ve dolayımsız yaşanması gibi. Acı çeken insan yaşadığı kötülüğün nihayete ermesiyle ilgilenir. Onun için öncelikli olan kötülüğün altüst ettiği hayatıdır. Yakılan viran olan köyüdür, gördüğü işkencedir. İnsan hayatını önceleyen siyasetin kalpleri kazanması başka neyle açıklanabilir? Yaşanan kötülüğün durmasına değil de, o kötülüğün sona ermesinin neye hizmet edeceğine odaklanan bir politikanın artık kabul görmediğini sokaktaki insan sezgisiyle hissettiriyor. Böyle bakınca son dönemlerde yaşananları sadece Türkiye demokrasisinin değil, ruhlarımızın da sınavı olarak görmek gerekir. Türkiye hakikat sınavında belki de. Bir tür turnusol kâğıdı etkisi gösteren bu süreçte kim nerede duruyorsa tarih kaydedecek. Sadece gerçek bir demokrasiye kavuşma ümidinin imkânı belirmiyor ufukta. Ufukta beliren iç barışın gerçek koordinatlarına toplum olarak belki de ilk kez bu kadar yaklaşmamızdır.
Diyarbakır'da konuştuğunuz herkesin gözünde iyiliğin, huzurun kendisi, gerisindeki iktidar hesaplarından çok daha önemli ve hayatî. Çünkü evi yanan o, çünkü canı yanan o. Çünkü kendini bu ülkede Kürt olarak hissedemeyen o. Tüm bunların çaresiyle ilgileniyorlar. O çarenin neye hizmet ettiğiyle değil. Ama işte siyaset dediğimiz şey de sokaktaki vatandaşın bu duygularıyla biçim alıyor. Kalbi basit hakikatlere ayarlı, sıradan ama derin insanların iç kararıyla yön buluyor siyaset dediğimiz. DTP şimdi hiç yapmadığı bir şeyi yaparak yaklaşan yerel seçimlere Diyarbakır'da yolları ışıklar ve çiçeklerle donatarak hazırlanıyor. Umarım kongre sonrası yenilenmenin gücüyle örgütsel çıkarları da bir kenara bırakır ve ülkenin artık acilen temizlenmesi gereken kirli mahzenlerine ulaşılması için sürece destek verir. Bu gerçekleşirse derin bir bağlılıkla sevdiklerine emin olduğum Diyarbakır'a tarihin biçtiği yeni rolünde katkı sağlamış olurlar.
İşte Türkiye'yi tehdit eden bölücü faaliyetler:
Bölücü terör örgütü PKK'lılar tarafından Hakkari'nin Şemdinli ilçesi Aktütün Jandarma Karakolu'na düzenlenen hain saldırı Türkiye'yi tehdit eden bölücü faaliyetler ile ilgili olarak bir kez daha dünya gündemine taşıdı. Türk beyliklerine, devletlerine, imparatorluklarına karşı asırlar boyunca içte ve dışta yürütülen ve günümüzde de devam etmekte olan düşmanca faaliyetler, bundan sonra da devam edecek gibi görünüyor.
İHA muhabirinin çeşitli kaynaklardan derlediği bilgilere göre; ilki 1806 yılında Süleymaniye Kürtleri'nden Babanzade Abdurrahman Paşa önderliğinde olmak üzere, Kürtçülük hareketi doğrultusunda; Osmanlı İmparatorluğu'nda 9, Cumhuriyet Döneminde ise 25 ayaklanma meydana geldi. Kürt Teali ve Terakki Cemiyeti'nin liderleri dış güçlerden destek ve teşvik alarak Türk Devleti'ni bölmek ve yıkmak amacıyla 1920 yılında Ağrı, 1925 yılında Şeyh Sait, 1937-1938 yıllarında da Dersim isyanlarını başlattı.
Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarının bir bölümünü kapsayan bölgede bir Kürt devleti kurma gayesi ile faaliyet gösteren Molla Mustafa Barzani'nin önderliğini yaptığı Kürdistan Demokrat Partisi'nin (KDP) ülkemizdeki kolu Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) 1965 yılında kuruldu. Bu yıllarda gelişen ideolojik akımlara paralel olarak yasal çerçevede kurulan Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) ve Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) o dönemde düzenledikleri "Doğu Mitingleri" isimli toplantılarla yüksek öğrenim gençliği arasında doğulu-batılı ayrımı yapılmaya başlandı. TİP'in Anayasa Mahkemesi'nce, DDKO'nun da Sıkıyönetim Mahkemesi'nce kapatılmasından sonra bu faaliyetler kısa bir süre durdu.
1974 yılında çıkarılan af sonrasında Marksist-Leninist düşünce yapısında olan şahıslar, örgütlenme çalışmalarına yine başladı. Gelişen Kürtçülük faaliyetlerinden PKK gibi yasadışı bölücü örgütler oluşturuldu. 1980 yılına kadar ülke genelinde faaliyetlerde bulunan bu örgütler içinde günümüzde sadece PKK eylem ve faaliyetlerine devam ediyor.
"Suriye'nin Lübnan'a girişinden sonra haşhaş üretimi patladı"
1975-1976 iç savaşından sonra Lübnan'ın Bekaa Vadisi'ndeki haşhaş üretimi, tarımsal üretimin yüzde 10'u civarındaydı. Suriye'nin Lübnan'a girişinden sonra bu oran yüzde 85'e çıktı. Dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad'ın kardeşi Rifad Esad, Ortadoğu'nun en büyük uyuşturucu ve tarihi eser kaçakçılığının organizatörü durumundaydı. Suriye Askeri İstihbarat Başkanı Tuğgeneral Gazi Kenan, bu organizasyonda önemli görevler üstlendi. Lübnan'ın Suriye kontrolüne girmesini takiben, dünyada pek çok terör örgütü yanında Türkiye karşıtı Kürtçü ve Marksist örgütlerin eğitim merkezleri de buraya kaydı.
Ruslarla işbirliği içinde çalışan Kürdistan Devrimcileri Örgütü'nün bir üyesi olan Abdullah Öcalan, yeni bir Kürtçü örgüt kurma hazırlıklarını sürdürürken 1979 yılında Suriye'ye kaçarak Şam'a yerleşti. PKK Lideri Öcalan, 1980'li yılların sonunda Lazkiye'nin Kardaha kasabasında bir villada yaşıyordu. Öcalan ile Rifad Esad'ın burada yaptığı aşk alemleri yabancı basına bile konu olmuştu.
Aylık 100 dolar karşılığında Güneydoğu'dan toplanan işsiz ve cahil gençlerin ilk grubu Lübnan'daki Suriye yanlısı, Yaser Arafat aleyhtarı "Filistin'in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe" kamplarına getirildi. İlk desteğini Suriye'nin emrindeki bu örgütten alan Abdullah Öcalan, taraftarlarıyla birlikte Lübnan'ın Halve Kampı'na yerleşti. Bu dönemden sonra Rusya, Bulgaristan, Küba, Yunanistan ve Güney Kıbrıs istihbarat örgütleri PKK'yı güçlendirmek için seferber oldu.
Özellikle Suriye, gizli servisi Muhaberat tarafından yetiştirilmiş kendi Kürt ve Ermeni vatandaşlarını PKK'nın kilit mevkilerine getirerek örgütü tümüyle kontrol altına aldı. Rifad Esad, PKK'nın Suriye ve Lübnan makamları ile olan ilişkilerini düzenliyor ve uyuşturucu trafiğini organize ederek mali kaynak sağlıyordu. Uzun bir inceleme konusu olan Suriye - PKK ilişkileri; Hatay sorunu, Güneydoğu Anadolu Projesi'nin (GAP) engellenmesi ve uyuşturucuların Avrupa'da dağıtımı gibi pek çok ortak paydaya dayanıyor. Suriye'nin PKK desteğindeki uyuşturucu ticaretinden elde ettiği yıllık gelir 2 milyar dolar, PKK'nınki ise yılda 900 milyon dolar civarındaydı.
PKK, Afganistan'dan aldığı uyuşturucu hammaddesini İran gizli servisi SAVAMA'nın yardımıyla Irak üzerinden Suriye ve Lübnan'a taşırken, bir kısmını da İran'da kurulan imalathanelerde işliyordu. İran, kendi ülkesinde uyuşturucuya ağır yasaklar koyarken, din ve rejim düşmanı olarak gördüğü Avrupa'ya taşınmasına göz yumuyordu.
Büyük ölçüde Suriye'nin kontrolündeki Bekaa Vadisi'nde işlenen uyuşturucular, Güney Kıbrıs (ve çevresindeki bazı ıssız adalar), Yunanistan, Almanya ve Hollanda üzerinden bütün Avrupa'ya ulaştırılıyordu. Bu konuda zaman zaman diplomatik yollara başvurulurken, kimi zaman da Avrupa'da kurulmuş paravan şirketler ticarete aracı oluyordu. Batılı ülkeler bu gerçeği bilmelerine karşın, bölgesel çıkarları yüzünden PKK'ya karşı ciddi bir önlem almaktan her zaman uzak duruyordu.
Suriye yönetimi, Türkiye'nin ve ABD'nin baskıları karşısında zaman zaman PKK'ya olan desteğini çektiğini açıklamasına rağmen buna hiçbir zaman uymadı. Suriye'nin sıkıştığı anlarda Yunanistan, Rusya, Ermenistan, İran ve Libya devreye girerek PKK'nın güç kaybetmesi önlendi. Öcalan, Hafız Esad'a kadar pek çok üst düzey yönetici ile birçok görüşme yaptı. Şam ve Halep yakınlarındaki Suriye'ye ait eğitim kamplarını kullandı. Suriye'de rahat çalışabilmesi için kendisi ve yakın adamları için bizzat Askeri İstihbarat Başkanı Ali Duba imzalı Arap isimli kimlikler çıkarıldı. Şehirlerarası seyahatlerinde Muhaberat tarafından özel eskortlar görevlendirildi.
Terör ittifakı"
İran ile Suriye'nin bölgede düşmanları ortaktı. Irak, Türkiye, İsrail ve ABD'nin diğer bölge müttefikleri başlıca hedefler arasındaydı. Özellikle Türkiye'ye yönelik düşmanlığın temelinde çok ilginç sebepler vardı. Suriye'de bulunan Türkler, İran'da bulunan Azeriler her iki ülke yönetimleri için de tehdit arz ediyordu. Ayrıca Suriye'nin hala hak iddia ettiği Hatay'ın 1939'da Türkiye'ye kazandırılması; İran'ı bölgenin güçlü ve çağdaş bir ülkesi yapmak için çalışan İran Şahı'nın pek çok alanda Atatürk'ü örnek alması yine bu ülkelerin tarihsel düşmanlığının temel nedenlerindendir.
İran'ın Ortadoğu'da Suriye ile ittifak kurması, İslam devrimciliğinin İslam terörizmine dönüşmesine yol açtı. Kendisini "İslam Devriminin Önderi" olarak lanse eden İran'ın, Suriye'nin 1982 Ocak ayında Hama'da Müslüman Kardeşler Ayaklanması'nı bahane ederek 10 bin Müslüman'ı öldürmesine ses çıkarmaması, bütün İslam dünyasındaki Sünni siyasal İslamcı örgütlerde şok etkisi oluşturdu. Sünni siyasal İslamcılar, İran İslam devrimciliğinin aslında bir Şii hareketi olduğunu fark etti. Bu şekilde dışlanan İran için tek yol kalıyordu; Arap dünyasındaki Şii muhalefet hareketlerine ve kendilerinden yardım almakta mahsur görmeyen radikal İslamcı örgütlere destek olmak.
İran'ın Hizbullah'a yaptığı silah ve malzeme yardımı önce Şam'a, buradan da Suriye'nin kontrolü altındaki bölgede faaliyet gösteren örgüt merkezlerine gönderiliyordu. Kargo uçakları ile Şam'a, buradan da kamyonlarla Lübnan'a ve Bekaa'ya taşınan ağır silah trafiği, 1996 yılında büyük artış gösterdi. Suriye'nin Lübnan'da yaklaşık 35 bin askeri vardı ve İran, Arap dünyasından tümüyle koparak düşmanlığının tescillenmesini istemediği için Suriye ile ittifakını sürdürmek amacıyla ne gerekirse yapıyordu. Suriye'ye değişik adlar altında mali yardımlar yaparak askeri ve siyasi işbirliğini güçlendirdi.
1990'lı yıllarla birlikte Körfez ülkelerinde İran yanlısı Hizbullah örgütleri boy göstermeye başladı. 1996 yılı başında muhaliflerin yoğun baskısı altındaki Bahreyn'de Bahreyn Hizbullah'ı ortaya çıktı. Suudi Arabistan'daki Amerikan askeri varlığına karşı girişilen bombalama eylemini de yine adı ilk kez duyulan Körfez Hizbullah'ı üstlendi.
Terör örgütleri çeşitli isimlerle Türkiye'nin karşısına çıktı. Türkiye'de Kürt ayaklanmasının meydana gelmesi için Ortadoğu ülkeleri yıllarca çaba harcadı. Kürt sorunu, günümüzde Suriye, İran ve Irak'ı da tehdit ediyor. Yıllar önce ilki 1806 yılında Süleymaniye Kürtleri'nden Babanzade Abdurrahman Paşa önderliğinde Kürt istiklalini temin için başlayan Kürtçülük hareketi şimdilerde Suriye, İran ve Irak'ın bütünlüğü için de bir tehlike durumuna geldi. Suriye ve İran'da zaman zaman başlayan Kürt ayaklanmaları bastırılsa da bu isyanların ileride büyük olaylara gebe olacağı öngörülüyor.
İHA.
***
Bu hususta maşa olanları tarih affetmeyecek. Yüce milletimiz bunun da üstesinden gelecek.İnşaallah.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız