Uzak bir ülkede; çok çok uzak bir ülkede, hiç kimse yaşa-ya-mıyordu uzun süre. Uzun uzun bakınca, belli belirsiz görünüyor, silueti ortaya çıkıyor, ama az sonra bir klakson sesi, bir nasılsın sorusu, bir oyun isteği bu uzak ülkeyi sislere gömüyordu. Uzak Ülke cennet değildi. Çünkü orada hüzün vardı; daha az huzur ve daha az sükunet vardı. Aşkın düşünce de ha keza. Oysa cenette düşünmek yoktu. Uzak Ülke varla yok arasındaydı. Varlık içinde yokluktu. Cennet gibi yokluk içinde varlık değildi. Uzak Ülke, uzağa bakan birisine muhtaçtı. Uzağa bakan ise zaten yoktu. Yalnızca uzağa bakış vardı. Bakan kişi bir ışıma oluyor, akıyor ve bakış oluyordu. Ve bu bakış, uzak ülkeye ulaşıp ulaşamadığı meçhul, uzaklarda sırra kadem basıyordu.
Abuk sabuk konuşmanın kendine has başka gerçekliklerle dolu hayali bir dili vardır. Başka anlamalar vermeyin.
Saçmalamanın içinde bir mantık gizlidir, anlamsız değildir. Anlamsızlık, delilik ve nedensizlik... İster uç noktalarda ve zor anlaşılabilir olsun, ister çelişkili olsun 'söz' böyle de anlaşılabilir.
Kelimeler! Kelimeler, ruhun ta derinliklerinde kaosu bir düzene sokuyorlar.
Bu yol, her ne kadar sancılı, mantıkdışı ve önemsiz görünse de, tarih nasıl yazılır? Verilen armağanla mı, yoksa armağan verenlerle mi?
Öyküler sarıyor çevremi; başka insanların hayat öyküleri.
Çiçek açmış kırlardaydım. Senin doğduğun gündü; bir masal gibi, ama oradaydım.
Aşk bizim için artık çoktandır bildiğimiz bir çılgınlık, gerçekleşmiş imkansızlıklar. Binlerce yılda bir olan şey; işte, aşk budur. İnsansı bir görünüme bürünerek, henüz dünyaya gelmemiş olsanız bile sizi oraya, başka birinin doğum anına götüren doğaüstü bir şey.
Gerçeklerin acımasızlığı, çocukluğun iyi yürekli, merhametli tanrısına dönüşür. Aşk budur; masumların dileklerini gerçekleştiren çocukluğun bir tanrısı.
Benim anılarım; onlar artık yoklar. Sonsuz bir beyazlık, ıssızlık. Anılarım seninle başlıyor. Sen yaşamımın başlangıcısın. Kendime ait hiç bir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım her şey seninle ilgili. Sen, benim gerçeğimsin. Anıları olmayan, keşfedilmemiş bir kara kıta olan, benim gerçeğim.
- "Peki, neden hiç çaba harcamıyorsun? Neden kendi anılarını ortaya çıkarmıyorsun? Bir başkasının öyküsü içinde var olamazsın, sana ait öyküler, sana ait anılar olmalı."
Benim anılarım yok, olmasını da istemiyorum. Hepsi onun olsun.
- "Kendini bu denli küçültmek sana hiç yakışmıyor!"
Ben böyle yaşamayı istedim.
- "Bu insanlık dışı bir şey, aşkın uğruna kendine insafsızlık ediyorsun. Zamanın varken anılarını bul, kendini bul."
Şu an bu benim için olanaksız. Bütün dikkatimi, bütün düşüncelerimi ona verdim.
- "Böyle olağanüstü bir bağlılık, böyle bir aşırılık onu korkutmayacak mı peki?"
Bunu hiçbir zaman bilemeyecek. Bu benim sırrım. O en küçük ayrıntıyı bile asla öğrenemeyecek.
Kanlar içinde, annenin rahminden çıktığın ve ilk çığlığının duyulduğu anı zihnime kazıdım. O an çok gizli bir şey daha görmüştüm; acıyı görmüştüm.
Bu, onun kendi ifadesiydi, kendi acılarıydı. Seni dünyaya getirebilmek için bütün gece korkunç acılar çekmişti. Böyle bir ayrıcalığı kıskanıyorum ve bunu hiçbir zaman elde edemeyeceğim için üzülüyorum.
Annen olup şunu sormak isterdim; Beni seviyor musun?
-"Bu yol, her ne kadar sancılı, mantıkdışı ve önemsiz görünse de, tarih nasıl yazılır? Verilen armağanla mı, yoksa armağan verenlerle mi?"
Ölülerin adı yoktur.
Yalnızca bir mezartaşı yüklenir tüm varlığı-nı.
Mezartaşı da eğilirse, yatarsa toprağa
Bu hiçbir anlam ifade etmez
Üstündeki ismin anlamsızlığı gibi.
Bir mezartaşı, yalnızca bir mezartaşıdır ve
İnsanın yerini tutar yokluğunda.
Hiç ne?
Hiç olmak ne?
Hiç olduğunun farkında olmak ne?
Bu farkındalıkla hiç olunabileceğinin, farkında olmak ne?
Bu soruma bir zaman şu yanıtı aldım:
Hiçlik; madde veya salt zamanı geriye sardığında gelebileceğin son an'ın bir altın oran gerisindeki zamansızlık. Zaman kavramıyla aha burası diyemiyeceğin noktanın mantıksal anlamıyla bir zaman gerisi. Bu sürecte ilerleyip an'a erince/erebilince bir şey olacağını düşünmek/hissetmek hayal gücüdür. Gerisi hayalin bile güçsüzlüğü. Ve bu süreç bile ancak deneyin sadece mantıkla işlenebilmiş halidir.
Son anı ve gerisindeki muammayı hesaba katmadan olmuyor tabi. Yukarıda yazmaya çalıştığım şiirde yaşayanlar ile ölülerin arasındaki farkın isimleri olduğunu imledim çok ta bilinçli olmadan. "Ölülerin adı yoktur". O halde isimlerimiz 'birşey' olduğumuz yönünde bir yanılsamaya yolaçmıştır.. Herbirimizi başkalaştırarak aslında bir ölü olduğumuzu (çünkü uzun vadede hepimiz ölüyüz) unutturmuştur. Böylece hiç'liğimizi de unutturmuştur.
Ancak bendeki hiç'lik kavramı, yokluk demek değil. Herhangilik demek. Farksızlık, yüksüzlük, değersizlik demek. Geçenlerde yürürken farkettim bunu: Dünyadaki herhangi bir ayrıntıyız. Önemsiz bir ayrıntı. Bir taş, bir apartmanın balkon demiri, yanından geçen araba, asflat yol, ot, ağaç, kuş, bulut, böcek, su, buhar, sadece bir görüntüden ibaret olan diğer insanlar... Diğer insanlardan olan birisi olarak ta kendin. Dünya bütünlüğü içindesin ve sıradan, basit bir ayrıntısın. "Ben ve başkaları" çelişkisinde, ben'i geçip, başkalarından olduğunu görmek. Tabi insanı ayıran bu kendi'lik bilinci. Hiçlik=herhangilik eşitliğini sağladığımız zaman, kendinden geçmek daha kolay. "ben yok'um" diyemezsin. Çünkü bunların farkında olan bir ben var.
Hepimiz Allah'ın aklından geçmiş ve yaratılmış bir tasarımız. Var olduğumuza göre, gerekliliğimiz de var. Ancak bu gerekliliğimiz herşey demek değil, hatta hiçbirşey. Varlığımızı anlamlandıran Allah'tır. Birşeyliğimiz Allah katında. Dolaysıyla varlığımız da, hiçliğimiz de, yokluğumuz da tamamen O'na bağlı.
Hiçlik bir duyuş, yokluk ise bir durumdur.
En son Poe tarafından Çrş Ağu 06, 2008 6:10 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Adımı kumsala yazdım.
Dalgalar ve rüzgar bir an önce silsin diye.
Sonra anlamsızca toprağı kazıdım.
İçinden tuhaf bir böcek çıktı, adı yoktu.
Onun gözlerinden baktım;
Tuhaf bir böcektim ve adım yoktu.
En son Poe tarafından Çrş Ağu 06, 2008 6:13 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Yolda karşılaştığında gözlerine inanamadı; bu oydu; Bart Simpson'un ta kendisi. Ama insanlar onu önemsemiyordu; çünkü görmüyorcasına hareket ediyorlardı. Yine bir mağazadan diğerine giriyorlar; yolda karşıdan karşıya geçiyorlar, sevgililer birbirine yaslanmış yürüyorlar, arabalar vızır vızır işliyor; hayat çarkı eşiküstü gürültüsüyle dönmeye devam ediyor. Kısacası herkes kendi koşturmacasında. Ve bu olağan görüntü içinde Bart Simpson'un ortalıkta görünmesi hiç te olağanüstü birşey değildi; yalnızca şu şaşkın genç adam haricinde.
Bart Simpson'la konuşmak için içinde dayanılmaz bir istek duyuyordu ve o küçüğü etrafına sevimli sevimli bakarken yetişip yakaladı. "İnanamıyorum; sen gerçeksin" diyebildi ancak. Koluna dokundu. Sonra bu cümlesini ve hareketini abartılı buldu; içindeki hayrete denk düşüyordu gerçi ama, utandırıcıydı yine de. Beklediği gibi Bart buna kızdı; "Neden şaşırıyorsun ki öyle! Tabiki gerçeğim; hem de senden daha gerçek!" Donakaldı genç. Ne diyeceğini bilemedi. Adeta dili tutulmuştu; sadece yanında yürüyordu. "Bir yere otursak ve konuşsak ne iyi olurdu"; diyebildi ancak. "Sevinirim," dedi Bart; "ancak bugün çok yoğunum. Kardeşim Meggie için biraz alışveriş yapacağım; sonra babam Homer.. Neyden bahsediyorum ben öyle; bunlardan sana ne! Kısacası işim var dostum." Tam alışveriş mağazalarının yoğun olduğu caddeye dönmüşlerdi ki, önlerini iki genç kız kesti. Bart'tan, ellerindeki Simpsonlar'ın basılı olduğu kartpostalları imzalamasını istiyorlardı. Bunu Bart'ı gördüklerinde çantalarından çıkarmışlardı; Bart'ın her ikindi vakti böyle çıkıp gezindiğini çoktandır biliyorlardı; bu yüzden hazırlıklıydılar. Ancak şu bizim şaşkın genç adam halen bundan bir olağanüstülük görüyordu. Bart Simpson kızlara kartları imzalayıp, kızlar da basıp gittikten sonra, O'na döndü ve yüzünü okurcasına, "Amma da şaşkın ördeksin ha!" dedi. "Böyle sıradan bir şey karşısında bile ağzın açık kalakalıyorsun. Bence dostum sen, sen nesin biliyor musun? Sen bir yanılsamasın. Karşısında durduğun, baktığın şeyler senden daha gerçek; sen açık kalmış ağızdan başka bir şey değilsin. En basit durumlara bile şaşırıyorsun." Bart bunu söylerken muzipçe gülüyordu; çünkü şu 'açık ağız' benzetmesi cuk diye oturmuştu. Açık ağız'ı orada bırakıp gitti; giderken bir göz kırpmayı da ihmal etmedi. Önüne doğru döndü ve "Şu insanlar garip gerçekten. İşte böyle bazıları var ki, onların gerçekte yaşadıklarına inanmak güç. Ancak böyle karşılaştığında varolduklarına inanabiliyorsun; ama az sonra bunun bir yanılsama olduğunu çıkarsıyorsun" diye mırıldandı kendi kendine. Sonra "açık ağız, açık ağız" diye bir tekerleme tuturup yoluna devam etti.
-Bir şarap getir saki; en iyi sarabından.
-En iyi şaraptır bu; geçmez sarhoşluğu!
-Saki, getir o halde şarabını!
-Nereye?
-Buraya.
-Oraya getirmem anlamsız. Gel, kendin al!
-Benim de oraya gelip almam anlamsız.
-Bak işte, hemen sarhoşluğa düştün. Artık uyanman anlamsız.
-Nasıl bir şarapmış bu saki; içmeden sarhoş oldum.
-Sorgulaman anlamsız.
-İyi de nasıl bir şarap bu?... Nerdesin ey saki? ey şarap?
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız