Bir sahil kenarı yeterdi ona. Yeter ki kapatabilsin gözlerini. “Geldiğim yere dönmek” diye geçirdi içinden. Artık ağlamıyordu. Hayat tuzluya mal olmuştu gözlerine. Artık ağlamayacak olmasına üzüldü sadece…
Yere eğildi düşen ekmek poşetini almak için. Bastonuna tutunarak olmuyordu. Kendi yaşlarında bir çocuk geldi, poşeti yerden alıp, eline verdi, gitti. Aynı yaştaydılar oysa...
Aşık, sevgilisini o kadar benimsemiş ki, onun kötü geçmişini bile sahiplenmiş. Ve sevgilisi gibi söylenip dururmuş hep: "O lanetli, kötü günlerim!" Sevgili ise onun bu mırıldanışlarını ince bir gülüşle karşılarmış her zaman. Bir dostuna şöyle demekten kendini alamıyormuş: "Hem özgür olduğunu iddia ediyor, hem de beni karşılıksızca seviyor. Hem ben olmak istiyor, hem de bana karşı durmaya çalışıyor. Ama bu benim umrumda değil tabiki. Çünkü bu benim sorunum değil. Hem bana ne ki ondan! Bunu sana anlatıyorsam keyfime iyi geldiğinden. Kötü günlerime gelince.. Ben unuttum bile. Ama o sanki benden daha fazla yaşamış gibi içten konuşuyor." Diğer yanda ise aşık yine kendi odasında derin bir çatışmanın içinde, kendine kendine konuşuyormuş: "Ey akıl! Ey kadim dostum! Kurtar beni bu uçurumdan!" Ancak biraz sonra, yine dalınca, "Ey lanetli, kötü günlerim!" Ve çok sonra, uyanır gibi olunca da...
Ve uyandım kabus dolu uykumdan. Yoktun kollarımın arasında. Sıcaktı yan tarafı yatağımın. Yeni gitmiştin belli. Yine bırakmıştın kendi kabusunu da bedenimin üzerine. Şeytanın işeme duvarı gibi oldu artık bıraktığın kirlenmiş sevgin. Gözümü açtım, göz yumdum gidişine sessizce...
Aynı zamanda iyi arkadaş olan iki asker, düşmana yakalanmıştı. (Nerede, nasıl? Önemsiz.) Tutuldukları gibi gözleri bağlandı ve oradan bir araçla soğuk bir binaya götürüldü. Daha sonra kendilerini, yerin çok altlarında olduklarını tahmin ettikleri, birer hücrede buldular. İşkence görmüyorlardı; ancak kendilerini ağır işkencelerin beklediği de sıklıkla söyleniyordu. Ve şu da söylenmişti kendilerine: "Eğer içlerinden biri kaçacak veya kaçmaya teşebbüs edecek olursa, diğeri işkence ile öldürülecekti." Böylece işkenceyi beklerken işkence görüyorlardı. Derken mahkum A. için bir kaçış umudu doğdu. Hücresinin arka duvarı nemden zayıf düşmüştü. Biraz uğraşsa onu yıkabilir ve kaçabilirdi. Ancak daha kötü bir olasılık ta vardı: Ya arka tarafta bir göl veya deniz varsa? O zaman hücre delinir delinmez, kendisi de suyun içinde boğulmayacak mıydı? Arka tarafta neyin olduğunu bilemiyordu. Kulak kabartıp beklediği suyun sesinden eser yoktu. Ancak duvar, boydan boya nemliydi. A., duvarın bir gün yıkıldığında yine öleceğini düşünmekten kendini alamıyordu. İki arkadaşın konulduğu hücrelerin duvarı ortaktı ve biraz bağırarak konuşabiliyorlardı ancak. Diğer hücrede hiçbir nem olmadığını söylüyordu orada yatan arkadaşı. Konuşmaları, nöbetçi askerlerin sert uyarısıyla kesiliyordu ara bir. Ancak onların uzaklaşan adımları duyulur duyulmaz, yine bağırarak konuşuyorlardı, kör karanlıkta:
-Uyuyor musun dost?
-Haayır dostum.Ya sen?
-İyi tamam.
Böylece yine arada kısa sürecek koyu bir sohbet başlıyor ve iş duvarın yıkılıp yıkılmaması meselesine gelip dayanıyordu. Mahkum A.'nın temel sorunu şuydu: "Duvarı yıksa, içeri dolacak yığınla suyun içinde kalacak ve yüzme bilmediğinden boğulacak. Ancak şansı yaver gitse de bir yırtıverse -belki gökten bir ip inse kendisine mesela- o zaman arkadaşının kaldığı hücre duvarını da rahatlıkla dışarıdan yıkmaya çalışacak. Bu konuda zerrece şüphesi yok. (Nasıl? Bu konuda bir fikri de yok.) Beri tarafta, eğer kaçamazsa da, böyle işkenceyi bekleyip duracaklar; kurulmuş kendilerini bekleyen bir yağlı urganı, veya bir manga askerin tüfeklerinden çıkacak bir düzine kurşunu veya bir elektirikli sandalyeyi veya ... boylayacaklardı. Üstelik bu durumda arkadaşı da aynı kaderi paylaşacak. En iyimser durumda ise, burada, nemden hastalık kapıp, ölüp gidecekti." A., bu konuda ağır bir yük altındaydı. Üstünde arkadaşını kurtarma sorumluluğu da vardı ve bir ailesi olan arkadaşını kendisinden çok düşünüyordu. Çünkü A.nın arkadaşından başka kimsesi yoktu. Mahkum B. ise arkadaşı A.'nın hücresinden çıkacağından emin; kendisini kurtaracağını düşünüyor ve başkaca birşeyi de aklına getirmiyordu. Günler geçip gittikçe B.'nin içindeki umut büyüyordu. Çünkü A., buradan bakıldığında, gerçekten çok güçlü görünüyordu.
Günler; yaşanabilecek en iyi hal olan bu hali yaşatmak için dua ederek geçirilip gidiyordu.
Bir gezginin yabancısı olduğu bir coğrafyada haritası çalınmıştı. Üstelik bir de not bırakılmıştı. Şöyle yazıyordu: "Kendini gezgin, bütün herkesi de yabancı mı sanıyorsun; yabancı? Haritanı çalarak sana iyilik yaptım. Eğer anlayabilirsen." Gezgin, o gün şehirdeki pazarı gezerken karşılaştı haritasıyla. Satışa çıkartılmıştı. Satıcı ile tanıştılar. Haritayı kendisi çalmışmış meğer. Paraya ihtiyacı varmış. Olaya olağanüstü bir hava vermek için böyle bir yola başvurmuş. Peki gezginin dilini nereden biliyormuş? Tabiki şehirdeki ingilizce dil kursundan öğrenmiş. Ancak gezginin kafasında halen soru işaretleri vardı. Satıcı gerçekten bir oyun mu oynuyordu; oyun nerede başlıyor, nerede bitiyordu? Gezgin, mecburen parasını vererek haritasını kavuştu kavuşmasına ama, satıcının oyunu o günden sonra kafasını hep meşgul edip durdu. Bu yüzden daha fazla ileriye gitmedi. Sınırların ötesini merak etme hissi yok olmuştu.
Adliye binasında hakimler, avukatlar, adli memurlar, adli işlere bakıyorlar. Hastanelerde doktorlar, ebeler, hemşirelerin dünyası yalnızca o. Okullarda öğretmenlerin bütün hayatı sınıfta geçiyor. Böyle bir yığın binada farklı meslekler insanları işliyor, farklılaştırıyor. Farklı insan grupları çıkıyor ortaya. Ve hepsinin ortak özelliği; yalnızca kendi dünyalarını tek ve gerçek sanmaları. Ve sen dostum; duvarların arasından geçerken böyle hayalet misali; öylesine sessiz, öylesine ölü görünüyorsun ki!
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız