Katlandığı yerlerden derin izler yapmış bir kağıda benziyorsun. Hayat kimi zaman seni açılmak zorunda bırakıyor. Ama boş bulunduğunda, hızla izlerinden geri katlanıyorsun. Ancak en kötüsü... İzlerin gitgide derinleşmesi ve yırtılmaların baş göstermesi.
Küçük bir çayın kenarında, çamurdan, anlamlı nesneler yapan küçüklüğümü hatırlıyorum bazen. Balçıktan heykelciklerimin hiçbirisi hayal ürünü değil. Hepsi çevremde gördüğüm nesnelerin yansıması. Bir köpek, bir insan, belki bir kuş, bir ev yada bir araba. Kurumak üzere olan kara heykelciklerime uzun müddet bakıyorum ve az sonra sıkılınca, geri suyun içinde dağıtıp çamur haline getiriyorum. Böyle böyle bazen saatler harcıyorum o küçük derenin kenarında. Bu sırada dere boğuk bir şırıltıyla akıyor. Küçük dere akıyor ve ben derenin içten homurtularıyla akışını unutup duruyorum. Bir dahaki coşkuya kadar oyunumu sonlandırıp ayrılırken oradan...
Küçük güğümümle köyün çeşmesine gönderildim. Ninem yere tükürdü ve tükürüğü kuruyuncaya dek benim çeşmeden gelip gelemeyeceğimin iddiasına girdi benimle. Eğer tükürüğü kurumadan gelebilirmişsem su dolu güğümle, o zaman ben aferinlik çocukmuşum. Böyle acele durumlarda, suyu ya abdest almak için, ya da taze taze içmek için isterdi benden. O zaman "kaça kaça" çeşmeye iner ve geri dönerdim. Eğer normal bir zamandaysa su almam gereksinimim, belirsizliğe dalar kafam. Bir keresinde bir türkü tutturmuştum böyle. Üstelik sözleri de vardı, ama bu dili ben dahil kimse bilmiyordu. Yani anlamı yoktu sözcüklerin. Güğümümle eve dönüyordum ve iç sesim dilime hakim olmuştu. Çeşmenin üstünden geçen tozlu şose yoldan, ileriden gelen bir arabadan önce davranıp, güğümdeki su saçıla saçıla karşıdan karşıya alelacele geçerken, unuttum şarkımı. O moral bozukluğunu ve hayal kırıklığını halen atmış değilim. Çünkü atabilseydim, bu yaşımda halen anımsıyor olmazdım. O melodi, o dil; benimle yeryüzüne gelmişti. Ama o lanet olası otomobil bütün bir şarkımı tozlara gömdü. Eve giden geri kalan yolumu, şarkımı tekrar hatırlamaya çalışarak tamamladım. (mı?)
a- Saçma bir sistemi, başka saçma sistemle değiştirmeye çalışmak.
b- Saçma bir sistemi yalnızca tarif etmeye çalışmak.
c- Saçma bir sistemin çıkışı bulması imkansız elemanı olarak oturup hayıflanmak.
d- Hepsi
e- Hiçbiri
Tepesi ve alnı açılmış kafası, seyrek saçları, gözlükleriyle; ortalıkta dolaşan o hep birbirinden ayırt edilemeyen orta yaşlı tiplerdendi. İdare ettiği muhasebe bürosunda genelde yalnızdı. Yalnız ve asık suratlı. Parası olmadığından daha ziyade, istemediği için stajyer yada ücretli bir elaman tutmazdı. Onunla konuşulduğunda hep bir şeylerden şikayet ederdi. Öğlene kadar gazetelerini okur, çayını içer ve gelen giden ziyaretçilerine derin fikirlerini açardı. Masasının arkasında, Türk Bayrağı'nın doğuşuna ilişkin o meşhur efsaneyi tasvir eden bir resim vardı. Odasına herhangi bir nedenle girecek olsam, o tabloyu uzun uzadıya incelerdim. Bir savaş meydanında cengaver Türk atlıları ile haçlılar birbirine girmiş. Göğe uzanmış kargılar, mızraklar, şaha kalkmış atlar, çekilmiş soluk tenli yayvan kılıçlar, heybetli atalar... Yerlerde haçlı cesetlerine mukabil şehitler bir yanda, kan göleti oluşturmuş orta yerde. Gökteki ay ve yıldız bu kana düşüyor... İşte bu tabloya bakardım ve unuturdum bütün konuşulanları. Ancak, muhasebecinin babası cana yakın, ve halen okuyan birisiydi. Zaten milli-manavi havayı büroya yerleştiren de O'ydu. Bir gün konuşuyorlardı
"Bu sakallılar böyle." dedi orta yaşlı muhasebeci. "Bugün ben dolmuştayken kafası bereli, sakallı birisi bindi. 'Selamunaleykum' deyip öne geçti ve başladı muhabbete. Arada bir 'Allah' diyor, besmele çekiyor, bilmem ne. Şoförle bir sürü konuştu. Sonra da "Hadi Allah'a ısmarladık' deyip indi. Para mara vermedi. Bütün o gevezeliği bunun içinmiş o sahtekar adamın. Bunlar işte hep böyledir."
"Var tabi," dedi ak bıyıklı babası. "Ama günahını alma adamın. Belki gerçekten unutmuştur."
"Yok be! Şoförü markaja alıp parayı unutturdu."
"Sanmam."
İri yarı başka birisi:
"Bence de kategulliye getirmiş."
"Bunlar böyle Hocam, hep böyle."
Günler asık suratlarını göstererek geçip gidiyordu. Bir gün komşu büronun kapısını kilitli buldum. Gelen müşterileri biraz etrafa sorup soruşturup geri dönüyordu. Bir kaç gün sonra o kötü haberi aldım Mükelleflerinin vergi paralarını toplayan muhasebeci kaçmıştı. Şu anda İzmir'de olduğuna dair polisten duyum alınmıştı. Bir ara babası göründü. Sessizce büroya geldi ve içeri kapandı. Birkaç gün sonra ise büronun kapısına kilit vuruldu.
Künefenin tadı aynı yıllar sonra. Memleket değil mi hocam diyesi geliyor insanın. Tüm gün özlenen dost, dost sohbetleri. Uzaklaşıyor muyum? Çoktan bitti mi yoksa dünyanın kenarındaki ince çizgi? Yaşıyor musun ey dost? Bilmek istiyorum. Künefenin yarısını bıraktım gene, tadı aynı, arap ustanın elinin ayarı aynı. Masadaki sandalyen de boş. Kimseye vermedim yerini. Yerin hala aynı. Yağmur yağdı şehire. Islandım. Senin de ıslandı mı yanakların? Memleket değil mi hocam, suyu bile aynı. Gözyaşı aynı.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız