Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 143 Üye Adayı ve 9 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Kayıp Eşya Bürosu
 Doktor Doktor
 Ahmet İnam'la sıradışı bir sohbet...
 Sömürünün kavramları
 Halide Nusret Zorlutuna ile yeniden
 Mutfak kitapları
 Görünmeyen
 FELON
 Kalbin hafızası var mıdır?
 Dahası ne?
 bir cumartesi
 Ayaklarının üstünde
 Bayramsız Çocuklar
 İyi Bayramlar
 bir cezm kaldı
 Uzlette...
 Çizginin Yüzleri...
 Eyy Uhnem! Eyy Uhnem!
 Seçmece
 İmkansızın peşinden koştunuz mu hiç ?

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

"Ve" Asla Sadece Bir Bağlaç Değildir...


"Ve" Asla Sadece Bir Bağlaç Değildir...
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5 ... 24, 25, 26  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Denemeleriniz
Yazar Mesaj
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Hzr 11, 2007 9:43 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Crying or Very sad

hiçbir şey
ziyan olmaz derler
ya öyle
ya da
her şey ziyan olmuştur zaten.
c.bukowski


önemsiz...

Şimdi hayat akıyor ben seyrediyorum. Kimse yok dükkanda, işlerim kesat, sular kesik, son telefon faturam ödenmemiş, insan Allah’tan daha başka ne diyebilir ki? Bak aklıma ne geldi şimdi: İki derviş karşılaşırlar yol üzerinde, selam sohbet derken biri diğerine sorar “hayat nasıl gidiyor erenler?” “Bulursak şükrediyoruz, bulamıyorsak arıyoruz” diye cevaplar öbürü. “O’nu Hindistan’da ki aç köpekler de yapıyor erenler, biz bulursak dağıtır, bulamazsak dağıtırız” diye karşılanır sözleri. Biraz böbürlenmeyle beraber güzel bir mesel, elbette destansı ve hayalperest. Olsun zaten bıkmışız realizmden.

Kedim ‘siyah’ iyiden iyiye bana alıştı. Başını kaşıtmaya öyle meraklı ki kerata, hemen mırlamaya başlıyor, üstümü başımı kirletip kayboluyor ardından. Hayatı sevmiyorum! Her aşk biter, her canlı ölümü tadar! Kurtlar ulur, kervan kalkar, it ürür, birileri de yazar. Yazarın iş tanımı da aynen üstteki gibidir. Rahatsız olmayan yazamaz ciğerim. Ben şimdiye kadar, hayatımda, ülkemde, dünya da her şey dört dörtlük, işler tıkırında, keyfim gıcır, mutluyum, sağlıklıyım, paralıyım, karım bana hala aşık, üstelik çok zekiyim diyen bir yazara rastlamadım. Bunlardan bahseden birileri var da, onlar benim yazarlık kategorim içerisinde değiller. Gece yatağında osurup, sabah o sesi müzik diye yutturanlar da var. Kitle geniş, her türe ihtiyaç var, ancak çıtayı yüksek tutmak gerek, eğer bu işlere kıyısından yöresinden bulaştıysan.

Beni çözemezsin hemşire, sınıflayamazsın, etiketleyemezsin, kelimelerle tarif edemezsin! Üç sene sonra Adıyaman Menzil’de tarikata girmiş çile dolduruyor olabilirim, ya da Afrika’da dağa tırmanıyorken düşüp ölebilirim. Tek bir cümle ile hayatımı, düşüncelerimi, değer yargılarımı değiştirebilme yeteneğine sahip olmak üzere yetiştirildim ben. Dinim, milliyetim, dilim ve kimliğim haricinde var olan her şey değişim ve gelişim sürecindedir. Bu dördü değiştirilemez, teşebbüs dahi edilemez.
Hayda bre pehlivan. Bugün Cumartesi. Harala gürele daldık dünya işlerine. Ticaret dediğin al gülüm ver gülüm. Ne güzel İstanbul! Kendimi yetiştirmem lazım hesap kitap işlerinde ayakta kalabilmek için. Sadece zamana ihtiyaç var…

Emekli namıyla meşhur Fuat abi ile Yamuk Nedim lakaplı dolmuş şoförü tamı tamına otuz yıllık arkadaş. Kırk yıllık karı koca evde nasıl birbirleriyle dalaşıyorlarsa bunlarda dışarıda öyleler. Bağıra çağıra konuşmalar, iğnelemeler, taşlamalar ve ayrılamamalar. Daha çok sesi çıkan Emekli, Nedim amca alttan alan tavırlarda. Ön dişleri yok, çorba ve bayat ekmek ideal yemeği. Hesabını iyi bilir, biraz da ufak hesapların adamı, beleş kaçırmayan bir tavır. Emekli akşamları Nedim amcanın dolmuşuna takılıyor, gün sonunda da rakı, şarap ne bulurlarsa içerler eve gitmeden önce. Nedim amca Harem-Gebze hattının en kıdemli dolmuş şoförü. Eski dönemlerin mal sahibi, iki plaka yemiş babası öldükten sonra. Şu ara bir plaka beş yüz seksen bin Türk lirasına mal oluyor, varın anlayın gari. Sigorta yok, emekli olma umudu da yok. Direksiyon sallayarak geçiniyor sadece ve diğerlerinin aksine sigara kullanmıyor. Yamuk lakabı boynunu sağa çevirememesinden kaynaklanıyor. O sırada sarhoş olduğu söylense de o aksini iddia ederek, sadece karanlıkta göremediği için merdivenden düştüğünü . Saat on bir civarında mal sahibinden dolmuşu teslim alıyor ve yevmiyeyi doğrultana kadar, bazen gece bire kadar elli kilometrelik hattı gidip geliyor. Şoför mazotu fulledikten sonra mal sahibine anlaşmasına göre yüz altmış ila iki yüz yirmi lira civarında para verir her gün, geri kalan kendinindir. Günde iki öğün yemek yer ki beş liradan on lira, iki kere kâhya ya bir lira bayılır iki lira, iki pakette sigara içer on lira, üstüne ne kalıyorsa da evine götürür. SSK ve diğer özlük hakları kimsenin aklına gelmez, Maliye ve diğer ilgili kurumlarında aklına gelmez ki hiç kontrol etmezler. Her dolmuşçunun bir lakabı mevcuttur, Sarı Yaşar, Kel Mehmet, Maymun Alaattin, Topal Erdoğan, Yanık İsmet ( burnundaki doğum izi nedeniyle), Yamuk Nedim gibi anatomik özelliklerinin yanında, Hans ( sanırsın sarışın, tam aksi karakaş kara göz kapkara Afyonlu bir adam), Karpuz, Alkol İbo, Çivi, Komser, Tombalacı, Bitik, Bitli Hamit, Yorgun Ömer, Yetim Mustafa, Çerkez, Boşnak, Bigalı, Piç Turgut, Hamo, Vali, Enişte (Kravat Mehmet de denilmekte), aklıma takılanlar. Gençlerin pek çoğu esrar kullanır, bir kısmı da satar, alkol zaten eski dost ve dolmuşçu hastası kadınlar mevcuttur İstanbul’da. Manitalarına ayakkabı ya da makine derler kendi aralarında, bir kısmında ar namus kalmamıştır. Yapılabilecek en pis iş olduğunu söylerler ancak kıçlarının şekli ve konuşma tarzları başka bir iş yapmalarını da engeller. İçerisinde dört dörtlük adamlar vardır. Bir tanesi benim Balıkçı Rüstem amcam olur diğeri de Nedim amca. Yolda çok kötü kapışırlar, martılara benzerler biraz, kapanın elinde kalır yolcu, cehennemin dibinde beklese durur alırlar müşterilerini. Bir kısmı da sahte para işi yapar, dört yüz liralık sahte parayı yüz elli liraya alır, her gün gözüne kestirdiğine bir tane yapıştırır. İçlerinde eski karısını pazarlayarak pezevenklik dünyasına kapı açan dahi mevcuttur. Yalnız bu anlattıklarımın hepsinin yalan olma ihtimali de olasıdır. Bire bir gözlerimle şahit olmadım ben, rivayet olup benim dükkânıma yağan kelimelerden uygun cümleleri seçip kafama göre sıralıyorum sadece. Burası İstanbul herkes ritme ayak uydurup hayatının dansını yapıyor, kimi aşağılarda kimi gökdelende ne fark eder ki.

Bir atın koşarken çıkardığı ayak sesleri, bir köpeğin su içerken ağzını şapırdatması ve bir kedinin dizlerinin dibinde mırıldanması dünyanın üç harikasıdır. Yaşlandığımda kitap dolu bir malikane kadar bunları da yanımda isterim. Bir de kışları Üsküdar da Kız Kulesini gören bir ev. Şarap içip şiir yazmak için. Hayatım boyunca tek şiir yazdım ben, gerisi tırışkadan nağmeler, yersen! Elimde iki kitap var, ikisi de tarih çalışmalarımla ilgili ve ikisi de sıkıcı. “Şu Çılgın Türkler” ve “Kavgam”. İki dünya savaşı benim özel ilgi alanım, özellikle ikincisi. Naziler ve yaptıkları merakımı celbediyor. Aman alınma üstüne, ne ırkçıyım, ne faşist, ne de başka bir bok! Asla tarihi öğeler taşıyan bir roman yazacak yetkinlikte olamayacağım. Ben ne araştırmacıyım, ne de kalem işçisi. Sezgilerle ve çalakalem oynarım ben kendi sahnemde, asla bir hedefe varmak üzere ya da yazma yeteneğim artsın diye okumam. Elbette aklımı çelen mevzuları araştırırım, ancak çok yüzeysel ve topu topu internet sitelerini göz atma şeklinde tezahür eder bu. Konularım çok özneldir, örneğin Lara Falay adlı Musevi kızın intiharı ve chat kayıtları, Mason üstadının kızı ve Duman solistinin eski kız arkadaşı Ahu Paşakay’ın intiharı, Oklohama bombacısının hikayesi, Marilyn Manson, Kurt Cobain, Deniz Gezmiş, Hz. İsa, Naziler, Nazi kadınları vesaire. Okurum, gazeteye göz atarım, internete bakarım, ancak bu asla bir düzen teşkil etmez. O an neden bunu yaptığımın ayrımını da varmam zaten. Aynı şey sinema seyrederken veya televizyon izlerken de geçerlidir. Yazı yazmadan evvel aklımda genellikle hiçbir plan yoktur, düşündüğüm olur eğer yeterince boş zamanım varsa ama genellikle farklı açılımlar boy verir sonuçta. Yazı kendi belirler karakterini ben sadece bendin önünü açarım, o nereye akmak istiyorsa oraya gider. İlk kelime çok önemlidir, onu bulduktan sonra gerisi gelir. Bazen üç beş ay yaklaşmam makineliye, dolma sürecidir o, boşalması gerektiği zamanı bilir ve yağar kendiliğinden. O zamana kadar yapılacak en iyi en iyi şey insanların arasına karışmaktır, çünkü ne kadar süreceğini asla tahmin edemezsin. Ikına ıkına yazıp okuyanları kabız edene kadar, çağlayan ol, yürekleri ateşe at. Yoksa Selim İleri’den ne farkın olur ya da Doğan Hızlan uyuzundan. Yazmak için çile çektiğini iddia eden moronlar sürüsünün, okunurken de eziyet verdiğini birileri kendilerine hatırlatmalı. Ahbap çavuşların kurduğu sahte cennetin tüm duvarlarını yıkmak için yaratıldım öte yandan, edebiyatı tarif ede ede bir nesli helak ettiler, artık yeter! Şiirleri çapsız, yazıları mundar. Aşk yok, rüya yok, fikir yok, ahlak yok ama sesleri çok çıkıyor, her köşe başındalar ve kuyunun suyu kurumuş, onlar hala elmas saçtıklarını iddia ediyorlar. Neden yayınlatmıyorsun diyorlar dört bir yandan bana. Adamlara “Troyka” yı gönderdik, didaktik ve sert bulmuşlar. Hay .mına koyayım ya ne olacaktı? Adam deli, zır desen kavağa çıkıyor, sizin uysal cümlelerinizle mi anlatacaktı mevzusunu? Rahatsızlığın sesiydi o, fırtına gibi esecekti elbette, hiçbir kanunu tanımıyordu ve bir deli sel olup akmıştı hayatın orta yerine. Bir akşamüstü memleketinde valiliğin önündeki havuza işemiş bir delinin sesiydi o ve siz didaktik ve sert deyip yok saydınız kendisini. Tek satırı değişmeyecek ve o ses kendi karanlığında boğuluncaya kadar susmayacak. Yayınlanmak o kadar önemli değil biliyor musun, asıl olan yazının kendisidir. Yayınlanmış bir dünya eserimsi var ve pek çoğu o deli çığlığının tek satırı etmez ama varsın öyle olsun. Geriye kalan tek şey Bukowski’nin dediği gibi aletin başına oturmak ve ne geliyorsa içten onu döşenmektir. Dolmuşsan taşarsın, bal tutan parmağını yalamalı yoksa heba olup gidersin ve kimse de gözünün yaşına bakmaz. Yetenek kendi başına bir şeydir ve kaybolmuş yetenek kadar acınası başka bir şey yoktur süprüntü yaşantımızda. İlk kelimeyi bul ve yaslan tuşlara, varsa çıkacaktır, yoksa kafayı duvarlara vurdurur uğraşma boşuna. Allah’a şükür kelime çok, helak olmadan yazmak için zaman da var, daha ne öyleyse. Çalsın davullar, çanlar bu gece benim için çalıyor. Aklıma her türden imge gelir, film kareleri, replikleri, kitaplardan inci taneleri, bilgi kırıntıları, değersiz konuşmalar, havada asılı kalmış önemsiz hikayeler ve her biri harmanlanıp yağar beyaz kağıdın üstüne. Ne şemsiye açarım, ne paraşüt. Ham halini ve çılgınlığını severim. Irmak yatağında değerlidir, söz yeri geldiğinde önemli. Bir biri ardına anlamlı ve kurallara uygun dizmek üzere uğraş vermek beyhudedir. Kafada sıralanır kendileri, yoksa dünyanın en iyi editörü olsan ne fayda. Editörler bu işi o kadar iyi bilselerdi kendileri yazarlardı, Allah kimseye bir şeyi tam olarak vermiyor, yazmak sezgi işidir, editörlük bilgi. Çalışarak yazar olunmaz, yazarlık hedefte değildir. Eylemin önüne ideal geçemez. Günümüzde yazar pazarlanma taktiğiyle yazdıklarının önünde koşuyor ve bu yarıştan edebiyat yara alıyor. Saçmalık! Mal pazarında nalburlarda aynı işi yapıyorlar, sen sadece işine odaklan, varsa değeri, çıkar ortaya, pazarlamak yazarın görevi değil. İmza günleri, söyleşiler, yazarın yazma eyleminin tabutuna çaktığı çivileridir. Beyhude! Akademik eğitim sanatın bir diğer katilidir. Hayatım boyunca yaptığım en doğru eylem, edebiyat fakültesine gitmememdir. Adamı alır, elini kolunu budar, beynine binlerce kalıp yerleştirir, kurallarla çerçeveler, geriye birkaç kitap ismi ve birkaç mısra bilen bir papağandan başka bir şey bırakmaz. Hani “bilgi kuvvettir!” söylemi. Madem öyle de kaç tane adam akıllı yazar yetiştirmiş sevgili edebiyat kürsüleri? Yazar sokakta yetişir, istediği her çiçekten öz alan arı gibidir. Sonuç ne olur kendisi bile bilmez, yazmadıkça ve yazı yazmanın keyifli ve kanı ateşleyen bir olgu olduğunu ve ondan vazgeçemediğin gerçeğiyle var olmadıkça yazar olamazsın. Özgürlük denilen sadece yazarken hissedilendir. Bunu tadan el bir daha ondan ayrılamaz. Yazdıkça sınırlar ortadan kalkar, yasalar dışlanır, kurallar kalkar. Zaman gelir ki safi özgürlüğe dönüşür, yazan ve yazılan arasındaki fark ortadan kalkar. Hayat sadece harflerden ibaret hale gelir. Ben ve klavye vardır ve tüm dünya ışıklarını kapatıp bizim etrafımızda dönüyordur artık. Milyonlarca düşünceden bir seçkiler yumağı yapar, yaramaz bir yavru kedi gibi oynarım onunla. O benimdir, imzam, adım, geçmişim, her şeyim. Yazıya dönüşürüm, o an hayatın ve ölümün anlamı yoktur. Bu şekilde anlatıldığı vakit abartılı duruyor ancak gerçekten öyle değil durum. Aksine çok saf ve çocuksudur.
Adam olmuşum da yazarlık dersleri vermeye başlamışım! Hey gidi kıçımın kenarı ben hey!
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Hzr 15, 2007 9:16 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

her insanın, dedim ona, yeterince deşersen, bir tür yeteneği
vardır muhtemelen.
c.bukowski

önemsiz

Adam olmuşum da yazarlık dersleri vermeye başlamışım! Hey gidi kıçımın kenarı ben hey! Camus “Veba”sında bir yazar heveslisini resmeder. Ortada tek bir cümle yoktur ancak bir dünya hayal kurar çıkacak kitabı üzerine. İlk kelimesi aylarca süren uğraşlar neticesinde durmadan değişen kitap bittiğinde yayın evine gönderilecektir ve editörler grubu kitabı daha açıp okumaya başlar başlamaz, başkanları ayağa kalkıp “Beyler lütfen ayağa kalkın ve şapkanızı çıkartın, Fransızca yazılmış bir şaheserle karşı karşıyayız” diyecektir. Çok güzel bir hayal elbette, desteksiz ve kırılmaya mahkûm olsa bile. Her yazar ülkenin dilini en iyi kullanan kişi olarak anılmak ister, İngilizce de Sheakspear, İtalya da Dante, Fransa da Victor Hugo gibi dili dondurup en güzel örneklerini ortaya koymak için çırpınır. Böyle bir derdi olmayan kişinin yazarlıkla alakası yoktur, başka tür güçlere hizmet ediyordur. Benim de ilk gençlik çağlarımda böylesi acınası hayallerim olmuştur, utancımdan yeni yeni dillendirdiğim. O zamanlar takip ettiğim daha sonra ise müthiş derecede soğuduğum Cezmi Ersöz’e veya her daim en önemli Türk kadın yazarı olduğunu düşündüğüm Alev Alatlı hanımefendiye yazdıklarımı gönderecektim bir şekilde kâğıda döküp. Okumaya başlamalarından itibaren, bitirmeden ellerinden bırakamayacaklar hatta bu nedenle uykusuz kalacaklardı tüm gece. Sabah ilk iş yayıncılarına koşup kitabımı önereceklerdi basmaları için. Elbette hiçbir girişimde bulunmadım da diyemem, e-mail denen bir olay var ancak açılıp açılmadıkları şüpheli, okunup okunmadıkları daha da karanlık. Dediğim gibi İletişim yayınevi sert ve savruk buldu Troyka’yı, Parantez yayınevi cevap bile vermedi ve ben bir daha hiçbir girişimde bulunmadım. Hiçbir yazar yazdıklarını sadece kendine saklayacak kadar bencil değildir. Elbette ilk amaç kendini iyi etmekse de ikinci amaç hedef kitleye ulaşmaktır. Diğerlerine ulaşamayan yazı ağaç olmaktan ümidini keserek kuruyan tohum kadar çaresizdir. Daha sonraları internet aleminde forum adıyla meşhur sitelere bulaştım ki kendisi tamamıyla bir tesadüf neticesinde gerçekleşmiştir. Bukowski yazıları aratıyordum ki “Kaybedenler Kulübü” adlı bir siteye denk geldim, Bukowski pasajlarına göz attıktan sonra bir baktım kızlı erkekli bir grup kendi aralarında yazıp çiziyorlar durmadan. İçlerinde çok sıkı metinlere imza atan kalemlerde mevcut, ki ben bu işten biraz anlarım. Neyse tuttum üye oldum. Ama forum nedir, ne demektir, neye hizmet eder hiçbir fikrim de yok. O sıra Aslı beni terk etmiş, işten istifa etmişim, yüklü bir tazminatla icralık olmuşum, bulunduğu yere bin kilometre yol kat etmişim, beni görmek istememiş ve ben eve kapanıp Marilyn Manson dinleyerek Troyka’yı bitirmişim. Tuttum bütün yazdıklarımı attım forumun bir köşesine. Kapasite yetmedi tabi üç bölüm halinde gönderdim. Kemikleşmiş bir kadro hakim siteye, çoğu İstanbullu ve ara sıra görüşüp eğleniyorlar hep beraber. Fırtına gibi girdiğimi söyleyemem hatta epeyce sessiz karşılandım önceleri. Kimse alışık değil uzun yazılar serisine. Derken ağır toplardan bir tanesi, dayanamayıp yazıcıdan indirmiş bir gün ve bir gece uykusuz kalmış okumak için. Ertesi gün mesaj attı özelden, “Hocam ne yaptınız siz, gece uyku haram oldu sizin yüzünüzden, ancak tüm yorgunluğuma değdi” diye. Nasıl mutlu olduğumu ve neredeyse bir beş dakika sırıtarak ekrana bakıp kaldığımı hatırlıyorum. Daha sonra tanıştık bu ilk okuyucumla ve beni keşfetmesiyle site içerisinde meşhur etmesi bir oldu ardından. Bin dokuz yüz seksen yedi isyanı ve o isyanda tanklara vücudunu siper eden meçhul ve meşhur Çinli fotoğrafından beri Tiananmen Meydanı ile ilgili fantezilerim mevcuttu, en sonunda oralı olmaya karar verdim ve Tiananmenian lakabı ortaya çıktı. Orada Tian olarak anılmaya başladım ve bine yakın yazı yazdım ve bir gün sitenin isim hakkı sahibi siteyi karantinaya almaya karar verdi ve sadece orada yer alan yüzlerce yazım kaybolup gitti böylece siber alemde. Bir akşam Levent’te benim hatun ile bir arkadaşının evinde otururken, diz üstü bilgisayarıyla uzun süredir girmediğim internete bağlandım ve Nihat Genç vasıtasıyla, bu sefer O’nun yazılarını ararken Karakutu ile tanıştım ve artık orada devam ediyorum. Yayınevlerinin canı cehenneme, özgürlük her şeydir…

8

“Ülkücü Aysun”,
Çingenler âleminin hatun kısmı çok çalışkandır. Başlık parasıyla gelin gitmeleri ve bu yolla babalarının içki sofralarına katkıda bulunmaları bir yana evlendiklerinden itibaren çalışarak evlerine katkıda bulunurlar. Bir nevi sigorta sistemi, tersinden başlayarak işlemektedir sevgili çingene dostlarım arasında. Önce toplu para kız babasına toka edilir, ardından kızı akla gelen gelmeyen pek çok işte çalışarak erkeği para kazansın ya da kazanmasın eve bakar. Aysun sarı saçlı bir çingene ve on sekiz yaşına rağmen dört yıllık evli ve üç yaşında Sevilay isminde çok güzel bir kızı var. Bana bozuk para getirir zaman zaman, bazen de boş şişe satar. Malum Efes firmasına boş şişe vermezsek parasını peşinen tahsil ediyor, bir kasa da yirmi dört şişe var, çarpı on beş kuruş, eder üç lira altmış kuruş, ne var ki bunda diyeceksiniz ama kazın ayağı öyle değil, yirmi kasa alıp hiç boş şişe vermezseniz ekstradan yetmiş iki yeni Türk lirası ödemek zorunda kalırsınız. Zaten iş icabı kendi müşterilerimizin getirdiği boş şişeleri alıp değerinden ödeme yaparız veya çoğunlukla yeniden bira vererek hesabından düşeriz. Ülkücü Aysun sümüklü ve müthiş güzel kızını takmış koluna bir çuval boş şişe getirdi. Önüne kasaları koydum doldurmaya başladı ki yaklaşık bir buçuk kasa şişe. On iki buçuk kuruştan hesapladım ve verdim parasını, Sevilay’a da bir tane mastik, Çingenece de sakız demek. Tam gidecek bir baktım yakasına broş niyetine bir anahtarlık bağlamış çengelli iğneyle. Şu partilerin seçim dönemlerinde dağıttığı promosyon saçmalıklarından. Kırmızı zemin üzerine beyaz hilal, ortasında göğe kafasını kaldırmış bir bozkurt. “Ne o kız ülkücü mü oldun yoksa sen?” diye takıldım, anlamadı, tekrarladım yine tık yok. “Yakanda takılı olan anahtarlıktan söz ediyorum” dedim “ Ha o mu? Parkta buldum dün, yakışmamış mı yoksa?” deyiverdi. Ne diyeyim ki ben şimdi. Asıl beyni bulanık olan bizler olduğunu düşündüm o gittikten sonra, bir anahtarlığa bile birkaç anlam yüklemekle mahir olduğumuzu var sayıyoruz. Hiç de değil, o sadece bir aksesuar, sadece yakışıp yakışmadığı önemli. O gün bugündür “Ülkücü Aysun” namıyla anarım kendini ve her seferinde düşünüş tarzlarımızın saf ve kirli olarak nasıl ayrıştığını daha derinden hissederim.

Yine bir Pazar akşamı, televizyon Galatasaray Fenerbahçe derbisine kitlenmiş kalmış. Şarap içiyorum usuldan usuldan, kafam iyi, dükkanı kapatmama bir saat var. Eskiden olsa rahmetliye takılırdım, şimdi kimsem yok. Hayat durgun, devam etme gereği var elde, biraz pür telaş biraz yorgun ama hep ileri doğru. Bir dünya insanı tanıdım ve bir kısmını hiç tanımamayı yeğlerdim. Yarında elektrik ve su faturamı ödeyemeyeceğim, kredi kartlarımda yarın beklemek zorunda. Umduğumdan daha kötü geçti bu gün, yani iş hacmi olarak. Para değersizdir, varsın katığımız ekmek ve sudan ibaret olsun. Yaşama hırsım yara aldı bu günlerde inzivaya çekilip kaybolmak ve yeraltına inmek istiyorum. Yitip gitmek ve kitaplara gömülmek!

Küçük Türkiye gibiyim epeydir. Kaşıkla biriktirip kovayla saçıyorum ardından. Sadece umudum var, oda Pandora’nın kutusunda kapalı. “İnsanların güvenini kaybetmektense, para kaybetmeyi yeğlerim!” demiş Robert Bosch. Güzel söz, ama zaten kaybedecek para yok, para yoksa ne insanlar var ne de itibar. Bu haftada cambazlıkla geçti geçer, haftaya Allah Kerim. Saçmalık bu iş! Devranı döndür, köpekler gibi .ötünü bekle dükkanın, biraz para tutunca götür faize yatır, borçluların her biri dört bir yandan telefon açsın, sen de alacaklarını tahsil edeme. Ne güzel İstanbul! Çok bira satmam annem çok. Bazen telefonda konuşurken ablama takılıyorum “Valla sattığımdan çok içiyorum” diyerek. Kadınlar hep aynı; İçmeyen erkek, iyi erkek. İçme sebepleri önemli, ancak benim içmek için sebebe ihtiyacım yok. Ay her ne hal üzere olursa olsun içmek için yeterli bir sebep. Yok hava bulutlu ay görünmüyorsa o da ayrı bir içme sebebi. “ Hayatın kıyısında yaşayanlar onu daha iyi anlarlar!” buyurmuş sevgili filozofumuz, doğrudur belki. Bende “ Hayatı anlamak ondan nefret etmektir” derim, bunu da yaz bir yere. Ala kız hayranın olim, hele hele kurbanın olim…
Kurgu nasıldır bilirsin, beşinci sınıf Amerikan korku filmlerinde ilk önce gözlüklü ve salak oğlan ölür. Tatile çıkan bir grup genç tahayyül et, bir dünya şaklabanlık, bir o kadar suratsız ve kişiliksiz hazırlık, ardından ilk kurban, mutlaka erkek ve salak ve gözlüklü. Klişe her yerde klişedir. Biz hayata gözlüklü ve salak başlıyoruz en başından. Korkularımız var ve bir dolu yaşanmamışlıklarımız. Görkemli bir şölenden payımıza masa dibi artıkları düştü ne yapalım.

Bugün motora bindim, hava güzel ya, hemen depreşti motor sevdam. Ancak dünkü yağmurdan dolayı kıyıda köşede kalan su birikintileri yüzünden üstüm başım da battı bu arada. Üstümü anladım da başım ne, ben ona takıldım. Roman dostlarımdan Hip Hop Erol’un anası ayda bir yıkıyor sağ olsun kıyafetlerimi. Ama iç çamaşırlarımı dükkânda elde yıkıyorum, bekârlık zor zanaat, alışmak adamın yıllarını alıyor. Ev bark, ıvır zıvır, eften püften, aman be neyse ne, kendi kendime karar verdim, ben ayyaş olacağım. Aklı başında tek eylem içmektir, eğer intihar komandosu olamıyorsan. Artık günahlar zincirine bir halka daha eklemekte beis yok…

Sesten ve insandan yoruldum. Ben yorgunum ve kimsenin umurunda değil, herkesin anlatacak pek çok şeyi var ve her biri kendi gölgelerinin serinliğinde arınmak istiyor. Tüm bunların tam ortasında ölesiye yalnız olduğumu hissediyorum. Anlatıyorlar, anlatıyorlar, anlatıyorlar ve ben aksayan yönümün ne olduğunun farkına varıyorum. Diğerlerine açılamamak! Gerekçesi diğerlerine anlatmanın gereksiz oluşu. İnsanlık tarihi yüzyıllardır konuşanların izini sürüyor, varsın ben ayrık durayım. Yanlış iş seçtim hemşire, gece bekçisi ya da Budist rahibi olmalıydım ben bir dağ başında. Ama ne çoban olabildim ne de sürü sonuçta. Sadece seyrettim, sadece uzaktan takıldım. Derken hayatın orta yerinde yalnız başıma, her biri çoban olduğu iddiasında sürüyle baş başa kaldım. Bu da benim cezam Nemesiz! Hayatımın geri kalanı bu lavuk muhabbetinde heba olup gidecek, farkındayım henüz. Bugün hatta az evvel intihar denilen büyülü eylemi ilk defa derinden anladım. Üzerine bir kitap bile yazdım ama hiç bu kadar yakın hissetmemiştim. İlk defa nefes almak ya da almamak arasında farkın olmadığı eşiğin üzerine basıyorum. Tuhaf bir his ve yapışkan bir durağanlık eylemi. Anlatmak çok zor, sadece alkol hafifletiyor. Allah, sevgili yaratıcım bana armağan ettiğin hayatı heba ediyorum şahit olduğun üzere. Hiçbir değeri yoktur! Yaptıklarım, söylediklerim, yazdıklarım ve varlığım şu an itibariyle sıfır noktasındadır. Geldiğim aşama bu ise geçmişim anlamsızlığın sürek avından ibarettir. Hayatı sevmiyorum tamam mı? Sevmek zorunda değilsin zaten kimin böyle bir ayrıcalığı olabilir ki? Seni özel kılan ne? Şarap mı bunları söyleten yoksa var olan hep buydu da kırmızı düğmeye mi dokundu şiirsel rengiyle? Soğuk, karanlık ve çirkinim. Hayat durdu, perde açıldı gözlerimde. İçimde kötülük var benim. Seçimlerim yanlış, eylemlerim sakatlanmış. Beni tanıyan kimseye açmadım kendimi, sadece yazarken biraz kıyılarını serdim yabancıların önüne. Eğitimim ve beynime bindirilmiş binlerce idefiks beni doğal halimden uzaklaştırıp uysal biri gibi perdelenmemi sağladı. Eğer birkaç yapacak birkaç işim, ödenmesi gereken borçlarım olmasa, bu kafayla motora atlar ve Azrail’ sürerdim kendimi. Ama yazmam gerek, beynimin her kıvrımını tavaf edip gidebileceğim en karanlık noktaya kadar her tarafına projektör tutarak ruhuma ulaşmalıyım. Orada Allah’ı bulmayı umuyorum, mutluluğun ve hüznün uzlaştığı ve önemsizleştiği, sıradan hale dönüşüp kaybolduğu yer. Allah, ismi bile bir tuhaf ediyor adamı, bu sarhoş halimle bile…



9

Sabah açtım dükkânı. Siyah yavrularını dükkânın önüne taşımış. Üç tane yabani yavru kedi. Dört tane olması gerekirdi, sırf bu yüzden ben onlara efsane Beşiktaş dörtlüsü Metin, Ali, Feyyaz ve Rıza isimlerini takmıştım. Umarım bir şey olmamıştır, Ali’ye. Kırkından sonra ölümden korkan adamaların dünyasına girdim, para kazanmış ama hayatı ıskalamış erkekler.
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Hzr 17, 2007 10:01 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Klas yok ibnede."
c.bukowski


önemsiz


9

Sabah açtım dükkanı. Siyah yavrularını dükkanın önüne taşımış. Üç tane yabani yavru kedi. Dört tane olması gerekirdi, sırf bu yüzden ben onlara efsane Beşiktaş dörtlüsü Metin, Ali, Feyyaz ve Rıza isimlerini takmıştım. Umarım bir şey olmamıştır, Ali’ye. Kırkından sonra ölümden korkan adamaların dünyasına girdim. Para kazanmış ama hayatı ıskalamış erkekler. Giden geri gelmiyor, hiçbir şey süprüntü hayatı korkarak geçirmeye değmez. Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok kölelerin, para kazanılması güç korunması daha da güç bir fenomen. Bu yüzden dipten aşağı düşülmüyor, düşmemek sorunu yukarıdakilerin başını ağrıtır sadece. Mümkün mertebe doğru yaşa, geri kalan her şey önemsizdir. Rıhtımda bir gemi var, siyah bir bayrak çekmiş göndere.

Şükür eksik yok Siyah’ın yavruları arasında, ateş gibi hareketli dört vahşi güzellik. İki ay sonra her biri yetişkin olup başlarına bakabilecekleri çağa gelince uzaklaştıracak yanından yavrularını. Çünkü yeni yavrular yetiştirmek için ortamını korumak zorunda. Kanun böyle… Kendini taşıyana kadar sevgi, ilgi, şefkat ardından rekabet, çekişme, dışlama. Az önce uykuluk yedim. İçiciyim ya yediklerime dikkat etmem gerekiyor. Rakı ile çok iyi gidiyor meret, bünyeyi yormadan devam etmek lazım. Ayrıca kimseye ve hiçbir şeye sinirlenmeden ağır ağır ve emin adımlar atmak zorunluluğu var elde. Demişler ki “ ancak kılıçlı bir el iktidar asasını elinde tutabilir ” o halde bize iktidar da muhalefette yakışmaz. Dilencilerin, çingenelerin, sokakların, karın kışın, soğuğun, aç köpeklerin, yavru kedilerin, üşüyen serçelerin yanı yerimiz. Bunun farkında olmak devam etmek için yeterli bir sebep. Aslında Allah benim vasıtamla Siyah ve yavruları Metin, Ali, Feyyaz ve Rıza’ya rızk veriyor. Ben sadece aracıyım, bunun bilincinde olmak beni güçlendiriyor, tahammül etmeme, sabırla çalışmama neden oluyor. Öyleyse devam Selim Efendi, şikâyet etmeye gelmedin sen. Görevini tamamla ve .iktir git nereye gideceksen. İntihar gibi beylik kelimeleri de unut gitsin bundan böyle. Sana ait olmayan bir elbiseyi, iki bira içip gaza gelerek üstüne giymeye kalkma. Siyah yaşamalı, çırak Bülent liseyi bitirmeli, Fevzi abi şişe toplamalı, Sebahat Abla sigara içmeli, Yaşargül bozuk para bütünlemeli, Yanpir kıçını başını sallaya sallaya caddeyi boydan boya geçmeli, Komser rakı içmeli, Balıkçı Rüstem Amcam eski günlerini anarak iç geçirmeli, Müzeyyen Senar şarkı söylemeli, Kazım Koyuncu yürekleri ateşe atmalı, daha ne. Sen dünyayı kavak gölgesi mi sandın a çocuk? Büyüklenme hiç, çamurdan yaratıldığını unutup. Giden gider Selim devam eder bayrağını çekelim göndere. Varlık hiçliktir, var olmanın anlamı yokluk varsa kendini ifşa eder. İlerde bir gün bir kız sevip evlenmezsem eğer kendimi nadasa çekip münzevi bir hayatın izini süreceğim. Yemeden içmeden kesilip kendimi Allah’a adayacağım.

İki ay önce bir çingene nişanına katılmıştım. Kandıra’dan bir kız alıp getirmişlerdi benim en sıkı içen müşterilerimden Galloş Enver’in oğlu Erhan’a. Kız aynı zamanda Galloş’un karısının akrabası. Nişana gittim bir güzel eğlendim, bir de yirmi lira takı taktım. Çingen düğünlerinde herkes içtiği kadar para veriyor, ben iki bira içip ağalık yaptım. Neyse derken bu Erhan Adanalı dil bilmeyen ( Çingene dili konuşamayan ) bir kız bulmuş Kartal civarında, aldı kızı eve getirdi. Kızın imam nikâhlı eski eşinden bir de çocuğu var. Olay olur Galloş’un evinde. Ama bizde ki gibi ahlaki nedenlerden değil, Roman âlemi hoş görülüdür bu konularda, sorun ilk nişanlının ailesine verilen başlık parası kaporasından ve onların ailesine verilen sözden dönülmesinden kaynaklanıyor. Yoksa çok anlayışlılar sevda meselelerinde. Kız mahallece saygı görüyor, herkese saygılı ve yardımsever ama gel gör ki Galloş’un karısı ve gelini ki o da nişanı atılan kızın ablası olur, bir türlü dirlik vermiyorlar yeni gelen kıza. Roman dünyası birlikte yaşamı mümkün kılar, bir oda yeter de artar yeni evlenen çifte. O da hemen inşa edilir bahçe ya da evin diğer bölümlerinin dış kısmına. Yeni gelinin babası Kartal Devlet Hastanesinin alt tarafında yer alan bir Çingen komününde yaşamaktadır ve ilk kocası tarafından terk edilen kızının yeni bir eş bulmasından ve hatta bu yüzden kız oğlan kız kadar olmasa da bir miktar başlık parası alacağından dolayı mutludur. Evde kalmış kızlar ile dul bayanlar itibar görmez Romen dünyasında, ancak kaçarak veya yaşlı erkekler tarafından tercih edilirler ya da parası olmayan genç erkekler alır onları. Galloş bakar oğlan kararlı, karısının ve kızının tüm itirazlarına rağmen gider görüşür kızın babasıyla. Başlıkta anlaşmak ve nüfus kağıdı bile olmayan kıza kimlik çıkartıp resmi nikah kıydırmaktır amacı ya da bana öyle dillendiriyordur sadece. Çünkü çingeneler biraz okumuş adamın ya da hafif bilgili gördükleri ve gözüne kestirdiklerinin karşısında usturuplu ve genel ahlaka uygun konuşmayı severler. Bu arada evde kavga dövüş eksik olmaz, kız hırpalanır ve hakaretlere maruz kalır ama katlanır ilahi bir güçle. Bir türlü sonuçlanmaz işlemler, en sonunda Galloş’un karısı son kozunu oynayıp Kandıra’ya babasının evine gider. İki haftada onu ikna edip eve döndürmek için uğraşılır, derken geri döner ve bir gün Erhan, yeni gelin ve küçük kızı ortadan kaybolurlar. Nerede yaşadıklarını kimse bilmez. Ara sıra telefon gelir ve söylemez adresini anne babasına. Her ne kadar “ Allah belasını versin!” diye arkasından beddua etse de ardından içer, üzülür, ağlar Galloş Enver. Kendisinin hayatı “ Yalan Rüzgarı ” dizisinden daha uzun ve karmaşıktır ve bunun farkında bile değildir. Sadece içer ve erteler, geri kalan her şey onun için bir tekrardan ibarettir, hayat da bazan öyle değil midir?
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Hzr 18, 2007 11:02 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

neden bu kadından sürekli kaçtığımı
bilmiyorum. acı çekmeye çok
istekli olduğu için galiba. oturup okların
gelmesini bekleyen bir hedeften
farksız.
(bahtsız kadın şair)

c. bukowski

önemsiz serisi bilmem kaçıncı bölüm

Of ulan of! Çatlayacak ortasından bu yürek. Acı, acı, acı hep acı. Zehir zemberek geçmiş ve giderek kanserleşen kem göz. Askerdeyken takatimin son noktasında ayaklarımın sızısını “ Korku yok! Ölüm yok! Acı yok! ” keskin emriyle dindirirdim. Artık istikrar yok, denge yok, huzur yok. Hayatı rüzgâra karşı işeyen adam çoktur ama en azından bilinçsizce işlerler bu eylemi. Benimki tamı tamına kendim ettim kendim buldum tirilaylom havası. “ Rusya gibisin ” denir Karamazofların en büyüğüne bir seferinde, diğer cümle “ Tutkulu ve ölümcül ” olacaktır ardından. Al bin dokuz yüzlerin Rusya’sını yapıştır iki binlerin Türkiye’sine, anında pişti olur. Derin, kemikleşmiş, statik, çelik yumruk devlet zihniyeti, ekonomik, siyasi ve medyatik köle düzeni, karnı aç, ruhu aç, yüreği aç, beyni aç büyük bir sürü, paraya teslim olmuş ruhban sınıfı ve onun kurbanlık koç kıvamında müritleri, bilim adamlarının kürsülerini bilim harici pek çok amaç doğrultusunda kullanmaları, hedefini ve düşüncelerini saptırmış ve bir kısmı resmen satılmış aydın sınıfı, düzen Tanrısının emrinde saniye titremeyen, yerleri sarsılmayan, makama oturan her kişinin aynılaştığı bürokrat ve Ordu mensupları, bitmez tükenmez dış tehdit naraları. Rusya ile hemen hemen aynı dönemlerde siyasi düzenlerimizi değiştirdik, çarlık ve padişahlık dönemleri sona erdi, Rusya proletarya diktatörlüğünü tek partinin emrine verdi, Türkiye ise asker denetmenliğinde güçler ayrılığına dayalı ama her önüne gelenin yürütmeye giydirdiği kendine has Batı tipi demokrasiyi seçti. Rusya bir yüz yıl kadar sonra kilisesine tekrar kavuştu ancak sadece şekil itibariyle. İkonalarını yatak odalarının duvarlarına asmak ve yılbaşlarını Hıristiyan usulü kutlamaya yaradı bu hal. Şimdi tüm Rusya sızana kadar içiyor, sanırım elli yıl sonra bizim halimizde bu olacak. Sattığım biralardan biliyorum Valla… Mutsuz adamların kavruk düşleri ile ellerinde var olan birbirleriyle örtüşmüyor ciğerim. Durum aynen “ Ben ruhumu soyuyorum, sense sakız çiğniyorsun ” orta oyunu kıvamında. Kırılgan bebekler, temmuzun ortasında buzdan heykeller yapıyor Alanya’da. Düzen ve düzülenler… Her birine sırtını dönen iyi günde, kötü günde, yağmurda, çamurda, açık havada içen bir Selim Aker. İçmenin felsefesini ben Bukowski’den öğrendim. Üstat bir yandan edebiyatın altını üstüne getirirken yeni kurduğu cümleler dizesiyle, diğer yandan hayatı yazısına kattığı kadar, yaşadıklarını ve eylemlerini de yüceltmeyi ihmal etmedi ve kurduğu en önemli cümlelerden bir tanesi “ Yeterince içersem kayboluyorlar ” oldu. Bir diğer mükemmel cümlesi “ Bir yanlışlık olarak başladı ”, aslında ilk yazdığında “ Her şey bir yanlışlık olarak başladı ” yazmıştı, sonra çağrışımlar Tanrısının attığı tokat sonrası “ Her şey ” i silip devam etti. Ortaya “ Postane ” gibi bir şaheser çıktı sonuçta. Yaşadıklarını yazanlar, düşündüklerini yazanlardan üstündür. Bukowski ile tanışmam ile edebiyat putlarımın yıkılması bir oldu. Kandırıldığımı anlamam uzun yıllar almış demek ki. Bu arada ikinci paket Muratti’nin de dumanını havaya savurdum artık yeter. Bukowski edebiyatın geldiği son aşamadır, kendinden evvel var olan şaşaalı ve asil olduğunu varsayan sahtekâr edebiyat şarlatanlarının her birini layık olduğu yere, Bill Gates terminolojisiyle “ Geri Dönüşüm Kutusu ” na göndermiştir. Şiirlerini düz yazıları kadar sevmememle beraber, üstadın asıl mahir olduğu alanın bu olduğunu da belirtmekte fayda var. Zaten şiir yoksa hiçbir şey yoktur yazı işlerinde. Maalesef Türk edebiyatında şiir ve nesri bir arada kullanan pek yok, Nobel Edebiyat ödülünü bile aldık ama hiçbir şey değişmedi, Batı dünyası Nişantaşı’ndan dünyaya açılan bir sesi, kendi ritmine ayak uydurduğu için alkışladı o kadar. Ahmet Hamdi Tanpınar çok iyiydi, Oğuz Atay tüm sınırları zorladı, Alev Alatlı yüreğimize su serpti, Orhan Kemal ruhumuzu dinlendirdi, Nazım Hikmet hakikatli şairdi, Necip Fazıl Kısakürek son Sultan-ı Şuara idi ve içlerinde yaşayan tek kişi Alev abla. O da Rusya’ya merak saldı bu günlerde. Sezai Karakoç, İsmet Özel, Nihat Genç, önemli isimler ancak tekrarlanıp duruyorlar epeydir. Asıl vurgu Türk müziği ozanlarından gelmekte, Rahmetli Aşık Mahsuni Şerif, Aşık Veysel, Orhan Gencebay ve Neşet Ertaş aklıma gelen ilk isimler. “ Kar yağar kar üstüne, yar sevmiş yar üstüme, varsın sevsin neyleyim, turp yemiş nar üstüne ” var mı ötesi? Bir kütüphane dolusu kitabımsı yan yana gelse bu sözlerde ki ifadeye milim yaklaşamaz. Ya TRT repertuarında “ O allı şalvarın ben verdim parasını, seni alacak uşağın severim anasını ” diye geçen ama Nihat Genç’in gerçeğini yazdığı “ O boklu şalvarın ben verdim parasını, seni alacak uşağın, .ikerim anasını ” diye yazan Karadenizli ozanın iki cümlede anlattığını elli tane Tuna Kiremitçi yan yana gelse beş yüz tane kitap çıkarsa anlatamaz, bu kadar da iddialıyım. Tutunmuşlar Aydın Doğan’ın ipine, parlatıp duruyorlar şöhretlerini, Aşk Neyin Kısaltması? Ebenin örekesinin, var mı ötesi? Liseli kızlara malzeme lazım elbette, ama yazık oluyor bu fabrikanın malına. Bir zamanlar bir iddiam vardı benim. Küçük İbo namıyla bir küçük türkücü peyda olmuştu piyasada ve sesi kalınlaşmadan evvel ilk çıkarttığı kaset altı yüz bin adet satmıştı o zamanlar, verilere göre o kaseti alan altı yüz bin şaşkın vatan evladını alacaksın, Sibirya’ya sürgüne göndereceksin maliyetine katlanıp bir daha geri dönmemek üzere, bu ülke geleceğine ancak bu şekilde güvenebilir. Şimdi bu gamzeli yazar diyelim ki yüz bin satmış liseli kızlar tayfasına, her birini Mars’a göndermekte fayda var canımın içi. Beyinlerinde meydana gelen hasarı ancak orası kaldırabilir.
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Tem 19, 2007 1:37 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

biraz mola verdik sadece ve "önemsiz" serisine devam ettik bu sürede, klavyem bozuldu, a,s,d,z,d,k ve m tuşları işlevblerini yitirdi çünkü üzerine gazoz ( üç aylar geldi diye de yalan yazma, gazoz değil bira ) döküldü. internet bağlatma çabalarım henüz telefonun bağlanması aşamasında, on beş gün oldu ve hala tık yok her gün aramama rağmen, TT diyorki özelleştik ama ruhumuz hala " yaparız abi, sistem hatalı, çalışmalar sürüyor " kolaycılığına kaçıyor, evlilik rayına oturdu, altı ayı devirdik, dükkan hiç değişmiyor, hep aynı, mücadeleye devam. önce internet bağlantısı ardından yeni bir klavye ve yazmaya devam her daim olduğu gibi. ertlenmeden ve deli dolu...





Çingene kızlarının yüksek topuklu ayakkabı giyme meraklarına dair düşünüyordum ki aklıma eski günlerden bir hikaye geldi, yüzde yirmi gerçek, yüzde elli kurgu, yüzde otuz esinlenme, ismi de;
“ Köpek Öldüren Kışı”
Çocukluğumun en sert kışıydı. Çok soğuk vardı memlekette. Dehşetli üşüyorduk, sokaklar ıssızdı akşamları, sobaları tüten evlerden çıkan duman sebebiyle is soluyordu dışarıda kalanlar. Kar yağdığı zaman hava yumuşuyordu sanki, ama bir yağdı mı yirmi gün yerde kalıp ayaz yapıyordu arkasından. Başıboş köpekler geziyordu sürü sürü ve biz kimseye acıyamayacak kadar çaresiz, sobanın etrafına dizilmiş beş küçük çocuktuk. Anamız dört şişle yün çorap örüyordu habire bizlere. Gerçekten de sıcak tutuyordu ilk giyildiğinde ama bir kere ıslanmaya görsün eskisinden beş beter üşütüyordu bu sefer, kurumak nedir bilmiyordu üstelik. Sobanın yanında kurutmaya çalışıyorduk, bazen yanıyordu sağından solundan. Sarı rengi kahverengiye dönüyordu, eğer hızlı davranıp kurtaramazsan önce sertleşip ardından deliniyordu. Yama atıyordu anamız bu sefer. Çamaşırlarda bir tuhaf kurutuluyordu. Sobanın yanına serilenler için sorun yok, ama diğerleri dışarıda bekliyorlarsa buz tutuyor, biraz sert davranıp çektiğin zamanda kağıt gibi yırtılıyorlardı. Büyük ağabeyim Hasan sokağın en sıkı kızak kayan adamıydı ama dün akşam kara lastiklerini tam ortasından ikiye bölmüştü. Kara lastikte bir acayip ayakkabıydı hani. İki türü vardı, astarlı ve astarsız olmak üzere. Aradaki fiyat farkı bugünün para birimiyle ben deyim elli sen de yüz kuruş. Kışın sorun olmazdı pek ama yazın dehşetli kokuturdu ayakları. Astarlı olanı dışardan fark edilmez ama adamın yürüyüşünü değiştirirdi hani. İyide top oynanırdı, ayağı tam anlamıyla kavrayıp şekline kendini uydurduğundan hâkimiyet kurmayı sağlardı meşin yuvarlağa. Ancak kış için uygun bir ayakkabı değildi sonuçta, çünkü yüksekliği Sivas gibi on beş santim karın her yanı kapladığı bir memlekette yürümeye yetersiz gelirdi. Sümerbank o sene müthiş bir atak yaparak Türk girişimcilik tarihine adını altın harflerle yazdırarak bot gönderdi büyük miktarda ve epeyce bir sıra bekleyerek, hatta ayağıma uygun numara bulamadığım için bir numara büyük de olsa bir bot edinebildim. Babamın iktisadi durumu epeyce sarsılmış olmalı ki borç harç lafları terennüm edilmeye başlandı büyükler arasında. Ama biz çocuklar sevinçliydik hani, astarlı ya da değil kara lastikten kurtulduğumuz ve bağcıklı botlarımıza kavuştuğumuz için. Hasan’ın lastiklerini parçalaması olayı es geçilmedi ama, bir güzel azarlanıp bir daha da üzerinde durulmadı. Az sonra memleket beyaz çarşaf giydirilmiş olarak karanlığa gömülecek ve sokağa çıkma yasağıyla örtüşecekti geleneksel elektrik kesintisi. Biz bir ara elektrik denilen enerji çeşidini bir gün var olup diğer gün kaybolan iyiliksever bir peri olduğunu sanıyorduk, sonra öğrendik ki kendisinin hafta da üç beş gün üst üste kaybolabilme özelliği de varmış. Gaz lambasının fitili ne kadar uzun olmalı? Cam muhafazası neden bu kadar incedir? Duvarda oluşturduğu Gulyabani gölgeleri neye işarettir? Gibi sorularımız mevcuttu ve kimsenin cevaplamaya niyeti yoktu. O gün gece gözüme uyku girmiyordu, çünkü eski kızağımın ayaklarına ‘ Balıksırtı ’ denilen demir aksamı sanayide demirci Kazım amcaya rica minnet taktırmıştım ve yarın ilk defa deneyecektim hızını. Hasan yeni bir yer keşfetmişti anlaşılan, “ Nah aha böyle, uçurum gibi mübarek! ” diyerek koluyla eğimini tarif ediyordu. Kızağın yağ gibi delice kaydığını ballandıra ballandıra anlatışı biz erkeklerin iştahını kabartmıştı. Yaklaşık altmış derece eğim biraz da tehlikeli bir yer demekti ama kimin umurunda. Az sonra annemle babam odalarına çekilecekler ve sobalı odayı ikisi kız beş çocuğa terk edeceklerdi. Yün yorganlara sarınıp düşlere dalacaktık ve en hızlı kızağın üzerinde kayacağımızı görecektik rüyalarımızda. Ve Hasan orada bile geçecekti beni. En uzun mesafeyi, korkusuz manevralarıyla yönettiği eski kızağıyla, benim “ balıksırtı ” demirlerime rağmen O yapacaktı. Çok kış vardı memlekette, çok üşüyorduk, çok genç adam ölüyordu sokaklarda. O yıl tarihlere “ Köpek öldüren kışı ” diye not düşülecekti sonradan.
11

Dolmuşçu tayfası konuşma geleneklerinde yanık gelmek iş yapamamak, kirli para benzin hariç hasıla, temiz, benzin tamamlandıktan sonra patrona verilen para harici elde kalan yevmiye, borsalı araba almak, günlük hasıla ne olursa olsun sabit bir fiyatı garanti ederek çalışmak demek.
Siyah’ın yavrularından bir tanesi dükkânı mesken tuttu, hadi hayırlısı…
Hayırlısı tabii, bir tanesi daha geldi bu gece. Tüylü ve tam bir eşkıya, Feyyaz bu. Koltuğa yerleşip Siyah’ı bir güzel emdiler, soğurdular desem daha doğru aslında. Şapır şupur, Yarabbi çok şükür. Siyah’ta emzirirken öyle sevimli ki neden kadınların çocuk emzirirken mahrem yer sayılan memelerinin seksi görünmediğini düşündüm. Bu ara beni gülümseten tek şey bu kedilerin varlığı. Bakım neticesinde Siyah iyice semirdi ve bir ev kedisi gibi davranıp kötü huylarını terk etti. Bugünde sabah içtiğim çorbayla geceye girdim. Biram bitti, sigaram bitti, ben yorgunum ve dükkânı kapatmama daha iki buçuk saat var. Hayat yoğun, insanlar bencil, işler kesat, Allah’a şükürler olsun. De buyur, şimdi de Siyah’ın kocalarından biri teşrif ettiler, yavrulardan Metin’e rengini veren olmalı, büfenin ismini “ Kedili Büfe ” olarak değiştireceğim böyle giderse, adımız çingene çocukları arasında “ Kedi Selim ” olarak anılmaya başlamış zaten.
İlk kan döküldü! Yavrulardan bir tanesine dokunabildim nihayet. Koltuğa serilmişti, yaklaşınca kaçtı, sırtından kavradım, dönüp bir tırnak attı elime, aklım yerinden oynadı. Çok vahşi, çok güzel, yaşamayı biliyor…
“ Hapishanelere Güneş Doğmuyor ”
Mafya eskisi Musa, Tombalacı Hüseyin ile olan irtibatından dolayı, hapishaneden çıktıktan sonra dolmuş şoförlüğüne başlar. Gençliğinde Pendik’te hızlı takılmıştır. Derken bir gün kahvehanede oturan ağır abilerden bir tanesinin dikkatini çeker, yanına çağırır ve “ Artık büyümenin zamanı geldi, bundan sonra benimle takılacaksın âleme ” diye destur alır. Ertesi gün takım elbisesini giymiş, ağır abiyle Levent’te bir galeriye giderler ve genç yaşlı herkesin “ Abi ” dediği kişiyi beklerler. Ben Musa’nın yalancısıyım meğer bu “ Abi ” Kürşat Yılmaz adlı mafya babasıymış. Durmadan bir yerlere gider gelirler, bir şeylerin peşinde koştururlar, derken silah taşımaya başlar, sonra yurt dışına açılır, Romanya’ya kapağı atar, ev alır, evlenir, ama geçmişi yakasını orada da bırakmaz, bahsetmediği karanlık sebeplerden dolayı, orada tutuklanır, hapis yatar, ardından Türkiye’ye iade edilir, burada da işlediği ve sebepleri yine karanlık suçlardan hapis yatmaya devam eder. Hikayemizin konusu hapishanede şiş yapma tekniği. İlk aşama, Permatik jiletin tırnak makası yardımıyla testereye dönüştürülmesidir. Bu yatağın kenarında ki demiri kesmek için kullanılır, bu işlem birkaç haftayı alsa da damda vakitten bol bir şey yoktur zaten. Demir elde edildikten sonra onun ucunu sivriltmek içinde yine tırnak makasından faydalanılır. Tırnak makası iki ucu birbirinden ayrılarak parçalanır ve keskin ucuyla demir yontulur. Tahta yontmaya benzemez tabii, ama zaman alsa da sonuç sivri uçlu bir demir çubuk elde etmeye yarar. Sonra sivri olmayan uç kısmına diş macunu kabı geçirilir ve yakılarak üzerinde erimesi sağlanır. Ardından üzerine bez sarılır ve selo bantla üzeri kaplanır. Türk hapishaneleri ikiye ayrılır, Bayrampaşa gibi gelip geçenin çok olduğu yolgeçen hanları ve Anadolu hapishaneleri. İlkinde tehlike iki kat daha fazla, dışarıda görülemeyen hesapların orada devam etme olasılığı daha yüksek. İkincisinde hemşericilik esaslı rol oynuyor. Genelde hapishane nerede konumlanmışsa o yörenin insanları fazla sayıda oluyor ve yerli dayanışması sayesinde onların borusu ötüyor içeride. Dışardan para ve sigara gelmesi mühim hadise, paran yoksa yaşaman mümkün değil neredeyse. Kapitalizmin arka sokağı olur kendileri ve yazılı ya da yazısız hiçbir kuralı yoktur.



“ Siyah oldu Zahide ”
Bugün Siyah müthiş bir hareketle rüştünü ispat etti sayın seyirciler. İki köpek ( ki bunlar Yanpir gibi uyuz sokak köpeği cinsinden değiller, harbi harbi çingene yetiştirmesi ateş parçası ), Siyah’ın yavrularına saldırdı dün gece. Benim dükkânın önünde merdivenlerin bulunduğu kısımda ki boşluğa sığınmış yavrulara daldılar, Siyah dükkanın içindeydi o sıra, derken ok gibi fırlayıp iki köpeğin arasına daldı anında. Birini bir güzel tırmaladı, diğerini çıkardığı vahşi sesle ve sırtını kambur yapıp tüylerini dikleştirerek tırsıttı ve iki köpeğe posta koyup kurtardı yavrularını. Derken çingene dostlarımdan Özkan köpekleri taş ata ata uzaklaştırdı, sonra bizimkisi hiçbir şey olmamış gibi salına salına dükkâna geri döndü. Artık Siyah kesmez onu, “ Zahide ” ismini verdim artık kendisine. Yandaki lokantanın aşçısı “ Zahide ” diye seslendiğimi görünce “ Çiçekler duymasın ” diye ikaz etti. Çiçekler diye anılan grup Çiçekdağlı minibüsçülerden oluşuyor, doğaldır ki en büyük Çiçekdağlı ve Onun türküleriyle öğünüyorlar. Ama burada aşağılama yok ki, biz zaten “ Zahidem gurbanım ne olacak halim, yine bir laf duydum büküldü belim ” sözlerine aşık olduğumuzdan koyduk kedimize ismini.
İyice küçük hikâyelerin adamı olduk, aha bir tane daha;
“ Daha on yedi, on yedi, on yediymiş… ”
Seksen sekiz yılı ben on yedisindeyim. İlk defa şehir dışına çıkıyorum, bütün dünyam Sivas’ın sınırlarından ibaret daha. Karadeniz’in kozmopolit, havalı ve orospu şehri Samsun ilk durağım. İlk defa trene biniyorum ve ayakkabılarımı çıkartıp koynuma sokacak kadar da acemiyim yol yordam işlerinde. Kalabalık şehir beynimi buruşturuyor, çok yalnızım, çok parasız, çok toy. Üniversite aklımı almış ve bir bok olup adam sıfatına konacağım hayalleri süslüyor gecelerimi. Nesrin diye bir kız gül saçıyor yürürken etrafına. Çok küçük, çok, ince, çok kıvrak. Sivas’ta sıkı yetiştirilmişim, sert kışın sert insanları arasında. Koltuk altlarımda ısıtmışım ellerimi, bıyıkları soluğundan donan adamlardan dayak yemişim ara sıra, kapının dış koluna elim yapışmış soğuktan kaç kere ve her sabah pürmüz lambasıyla ısıtılırmış arabaların gece donan benzin tankları. Kurmaca yok hayatımda, dümdüz daldım Samsun semalarına. İstanbul’a yeni adım atmış Kürt aşiret ağası neyse bende o hesap yabani ve farklıyım. Büyülenmiş gibi seyrediyordum denizi, her dem yağmurlu hava benim gibi yüksek rakımlı tepelerin çocuğuna yaramamıştı hiç. İçim üşüyordu memleketimi düşündüğümde ve Nesrin’in hayaliyle yakıyordum ruhumun sobasını. Bir tuhaf oluyordum O’nu her görüşümde. Karadenizin kızıydı ve ruhu karadenizden daha karanlıktı. Çok aptaldım, çok kendini kaptıran, çok kör. Nesrin Nemesiz’in bana ilk armağanıydı ve son da olmayacaktı. Ondan sonra bir daha asla o denli duru olamayacağımı anlattı bana. Ne suçlarım ne de benden gidene ağıt yakarım, Nesrin kendisini bu denli büyük aşkla sevip sevebilecek tek erkeği rakı masasına beyaz leblebi hesabı çerez niyetine harcadı. Kömüre elmas muamelesi yapma mahareti peşimi bırakmayacaktı o günden sonra…
“Hadi ya! Sadece O mu daha on yedi, on yedi, on yediymiş?”
Sene seksen sekiz yılı, yatılı kız lisesinden Samsun’a geldim. Yedi kızın en küçüğüydüm ve babamın gözünde en çirkini. Boyum kısa, saçlarım kısa, aklım kısa, yolum kısa, ve tıpkı şarkının dediği gibi sevdiğim başka sevenim başka. Selim bir tuhaf oğlan, pasa sigara içip bana bakıyor teneffüslerde, ne bir şey konuşuyor ne de bir selam veriyor. Soyulmuş Çengelköy hıyarı kıvamında kavruk bir oğlan, Cenk öyle mi, ateş gibi yakıyor gözleri değdiği yeri. Arkasında bir demet kırmızı karanfil bırakıyor sanki yürürken. Daha farkıma varmadı ama bir gün o da olacak. Oysa Selim bir parmak işaretime bakıyor, ama avucumun içinde olması heyecanımı söndürüyor, içimi karartıyor. Çok okuyormuş diyorlar, maddi durumu da iyi değilmiş, hepsi neyse ne de espri yok, çığlık yok, sürpriz yok. Bir ömür iç sıkıntısı, bir o kadar da geçim darlığı. Cenk pırıl pırıl, yüreğiyle var, adım atarken yerleri sarsıyor neredeyse, öyle bedeni bir heybet değil var olan, içten gelen yaşama lezzeti bir hale gibi kuşatıyor çevresini. Hayat dediğin elli almış sene, aşk dediğin baş ağrısı. Geri kalan ömrümü nasıl ve kiminle geçireceğim sorunu beni ilgilendirir. Seni seviyorum Cenk, var mısın bir ömür el ele gönül gönüle bir türkünün ilk dizesi olalım seninle?
Elbette Nesrin Hanım yazmadı ama yazsa böyle bir şey çıkardı herhalde ortaya. Zaten bir soruna parmak basmak için böylesi bir oyun oynadım. Öncelikle tarla benim, tırmık ta, çapa da, tırpan da ben de, o halde istediğim gibi eker biçerim. Kişiler değil, kişilerin bende uyandırdığı etkiyi yılların süzgecinden geçirerek imgelemin türküsünü yakarım, bazen kişileri sadece bir özelliğinden ele alıp geri kalan her şeyini kurmaca dizerek anlatmam da olası. Beni tanıyan ve bir yere konu edecek kadar yeteneği olanlar da varsın kendi yazım geleneklerine göre beni resmetsinler. Yazı dediğin tam da budur. Yazı ile hayat pekte birbiri ile örtüşmez. Orhan Pamuk’un İstanbul’unu okuduk hanım ile birlikte, hanım çok beğendi ben hiç tutmadım ama hevesini kırmamak adına sesimi de çıkarmadım. Elbette kendisi İstanbullu olması babından pek çok ayrıntıyı yakalayabilir ama İstanbul’u yirmi üç yaşında bir deli rüzgârı ile ilk defa gören ve tüm parasını çar çur ederek ancak polislerin yardımıyla eve dönen bana pek çok mevzu heyecan vermiyor. Boğaz güzelmiş, elbette güzel ama ben sadece seyyar kayıkçılardan balık ekmek yerim kenarında o da palamut niyetine uskumru. Ya da Ortaköy’e gider ama çay içerim ya da en çok iki kutu bira alır, taşın üstüne oturur içerim. Boğaz parsellenmiştir ve pek çok yerine benim giriş vizem yoktur budur aklıma gelen. Orhan amca evinin penceresinden geçen gemilerin sayısını yazarmış bana ne, ben Murat Paşa Camii’nin bahçesinde bir ağacının dibinde yatarken etrafımı saran kara böceklerle hatırlarım İstanbul’u, bir de gece saat üçte Etiler’de arama yapan sivil ekip memurlarını, sonra Kadıköy’de bana her nedense simit uzatan küçük kızı, eski Topkapı otogarından beni Sivas otobüsüne bindirerek evime yollayan polisleri tanırım. İstanbul payitahtmış, şu dergiler yayınlaşmış, bu kitaplar çıkmış, şu ressamlar kendisini resmetmiş çok da .ikime. Ancak hatun kitabı beğenmiş varsın öyle olsun. “ Her orospunun bir müptelası vardır ”, bu da yıllar evvel Refah Partisi Belediye Başkanlığı tarafından yıkılmış Sivas genelevinden kalma bir atasözü. Elbette birde “ Benim hakkımda ne düşünüyorsan Allah sana on katını versin! ” beddua mı yoksa dua mı olduğu pek belli olmayan ama daha çok ilk önermeye yatkın duran çerçevelenmiş bir duvar yazısı var. Beynimde uçuşuyorlar ve ben elimi atıp hangisini yakalarsam sıraya diziyorum, olay bu.
Cobra Verde filminde, Clauss Kinski aynen şöyle bir cümle kurar “ Şekerci, benim adım Cobra Verde! ” iyi de ne var ki bunda diyeceksin, içine turp sıktığımın beynim tutmuş almış bu cümleyi kaydetmiş bir kere, söylesem bir yere bağlamak gerek, söylemesem zırt pırt kendini hatırlatıp duracak. Mevzu şu, Cobra Verde adlı haydut eskisi Güney Amerika’da büyük bir şeker çiftliğinin kâhyalığı görevi bulur kendine, derken bizimki çiftlik sahibinin üç kızı ile de yakınlaşır ve en sonunda kızlardan biri hamile kaldığında, şişman ve gaddar işletme sahibi Cobra Verde’ye çıkışmaya geldiğinde bu cümleyle tokat atacak eli havada kalır. Koskoca toprak ağasının “ Şekerci ” sıfatına indirgenmesinde var olan aşağılayıcı ifade ve Afrika’dan başlayarak ünü dünyayı saran bir eşkıyanın gözlerinden muhatabına sıçrayan kıvılcım sahnenin diğer öğeleridir.


yarım kaldı bu ama klavye alıyım bağlayacağız illa ki bir yere...


En son tiananmenian tarafından Pzr Tem 22, 2007 6:27 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
tu_ce
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 15, 2006
Mesajlar: 903

MesajTarih: Prş Tem 19, 2007 2:04 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Oh be sonunda döndünüz ya...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Tem 22, 2007 6:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

teşekkür ederim...

benim en sevdiğim şiir yunan bir şaire ait, Alev Alatlı'nın kitaplarından birinde geçer, zihnimin karanlık yollarında aklımda kaldığı kadarıyla şöyledir;

sade bir serçeyim ben sazlıkların arasında
şarkı söylemem
unutmam
kışın gitmem
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Ağu 28, 2007 1:55 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

" bitli bir köpek güneşin altında titreşen harikulade bir limon ağacına işerken dünya dönmeye devam eder. "

Charles Bukowski

yaz sonu, Gül yağmuru, ucubeler ve sevenlerince Kars'ın kendinden bile büyük uzak ilçesi diye nitelendirilen Gebze, hıyar turşusu, Berat Kandili, uzaydan gelen teneke sesleri ve küfür heryerde, herkesten küfür...

Karanlığın oğluydum ben, kepenklerim kapalıydı ve gözlerim bozuk, sonra kınadığım herşeyin eninde sonunda başıma gelme faciasının son feykiyle düştüm kuyuya, kendimden uzaklaşırken, dışarı hapishanesinin gardiyanı oldum. Ne şikayet ederim ne de yaralı parmağa işerim, başıma gelmiş çekerim, en çok basar küfrü geçerim. Oturduk bugün sabah yağan yağmuru seyrettik çorba içerken, " Abdullah Gül yağmuru koyduk adını " bugün cumhurun başına seçilecek diyorlar, kimileri de " son kale düştü " diye söyleniyor bir yerlerde. Semra Özal ve kocasından sonra kim gelirse gelsin fark etmez aslında, aslında iktidar dediğin bir tutam bal çalmak ağızlara ve kadınların daha bir şık ve havalı saçlı gezinmesi. Birde anlışalamaz çıkar ilişkileri ağı içerisinde yer alma meselesi. Pahalı saatler ve takım elbise gösterişi, bir ton atışma, çekişme, debelenme, söylenme arasında iktidarın nimetlerinden elden geldiğince faydalanma asalaklığı. Sonrası yok, herkes ölür, herşey kaldığı yerden devam eder. Dün oturduk hatun'la " Beethoven'i Anlamak" filmini seyrettik beraber, ışıkları kapatarak ve tek sahne kaçmasın diye dikattle. Hayatımız zeka ve sanata dair nesneler açısından çok fakir, belki bu yüzden Gebze hoyrat ve can sıkıcı bir yakar kent olarak içerisinde barındırıyor bizi. Hoşgörüsüz ve küfürbaz ve ukala ve itici, hatta bencil ve kimliksiz... Vur vur inlesin namelerinden bizim hanım da Karakutu'ya üye olmuş ama kimliğini benden gizliyor, o beni okuyor ama ben kendisinin hangi takma ismi kullandığını bile bilmiyorum güzelliğine geçiş yaparak, kedim Feyyaz'ın bu sene ikinci kez doğum yaptığını, diğer seferinde doğan yavruların sadece birisini yaşatabilip Rizeli bir neneye verdiğimizi, bu sefer dört yavrunun da sağlam ve sıhhatli olduğunu ve henüz gözlerini açamadıkları için dükkanın arkasındaki yatakta barındıklarını da söylemekte fayda var. Rakı içerken ağza atılan hıyar turşusu üzerine çeşitlemeler ise uzaydan gelen teneke sesleri kadar tuhaf durur tüm bunların üzerine. Hayat devam ediyor, Bukowski'nin okunmadık son kitabı ve bence en zayıf kurgulu kitabı " Pulp " okunma aşamasına gelmiştir, artık ölmeden önce yapılacak bir şey daha tamamlandı demektir. Ama hala Arizona çölünde üstü açık araba kullanırken Leonard Kohen dinleme fikri var cebimde...


En son tiananmenian tarafından Cum Eyl 28, 2007 5:59 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2732

MesajTarih: Çrş Ağu 29, 2007 12:40 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Okudukça tanımadığımız hayatlar gelip deliyor geceyi. Bence Nihat Genç de Sizi okumalı.
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ağu 31, 2007 9:32 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ne demeli bilmem ki? Teşekkür edebilirim ve sadece yazmayı becerebildiğimi geri kalan her şeyin beni nasıl yorduğunu anlatmaktan öteye gitmez zaten tüm çabam...

Bugün haylazlık yaptım, üç aylar dı, cumaydı ne demeden kattım bir ufak cini link vişne meyve suyuna öyle geldim internet kafeye, yine iğrenç müzikler ve bir ton çocuk gürültüsüyle baş başayım. Allah dükkanda internete bağlanmamı nasip etmiyor, telefon hattının dükkana çekilmesinden sonra bir de kablo bağlantısı ile uğraştık ve otuz beş yaşında öğrendiğim elektrik tesisatı işinden arda kalanlarla kablo döşedik dükkana derken bilgisayar da mekanik bir sorun oluştu. Muhtemelen hafta başı itibarıyla halledeceğiz ancak şu anda el yordamıyla yani kağıt kalem marifetiyle yol alıyoruz yazı çizi işlerinde. Bugün kanser hastalığı nedeniyle dokunulmaz olduğu var sayılan Sabah gazetesi yazarı Kazım Kanat'ın döşendiği yazıda Türk dili adına çekilen azapla güne başladım, ardından bir sürü ayyaşla uğraştım ki bir kısmı yeni yazdığım romanın halis muhlis kahramanı olurlar, sonra Cumhurbaşkanı ile ilgili bir kaç yazı yazdım ki, bir iki günde gerçekleşen asker ve cumhur ilişkisine el attım ve ortaya en azından altı ay hapis yatabileceğim ve devletin her kademesine el bombası atmış bir tetörist gibi algılanmama neden olan yazılarımı okurken kendimi önemli hissettim. Bundan sonra da rutin hayatımın akışına geri döndüm elbette. Ortağım bilmem kaçıncı işi terk edip yanıma döndüğünden beri şimdilerde hemen yanımda yer alan lokanta da çalışıyor ve orası kapandıktan sonra benim dükkanın arkasında kedilerin kaldığı yerin altında yatıyor. Bu arada benim hanım bana mesaj atmış ama her halde okur adayı olduğundan bana mesajı ulaşamamış, okur adayı da ne yahu? Ben zaten kendisini çok iyi okuduğu için seçtim, siz okur adayı yapsanız ne yazar yapmasanız Gönül Yazar! Biraz alkollüyüm ya her her yol Ankara, geri kalan da Mustafa Kemal Paşa tatlısı...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Eyl 27, 2007 12:43 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

soru işaretleri cesaret kırıcıdır
bazen.
(1966 model Volkswagen minibüs)
c.bukowski

Okur adayı mesajları bana ulaşmıyor önermesi tamamen yanlıştır, sadece sabırsız davranılmıştır, Karakutu'nun günahı alınmış, ağır gelmiş taşınamamıştır...

Ülke türban ve yeni anayasa üzerine kitlenmişken ve Amerika'dan sevgili sosyolog büyüğümüz Şerif Mardin tarafından " mahalle baskısı " adı altında bir ucube türetilmişken ve sırf eski Amerikan Dışişleri Bakanı iki ülkenin adını yan yana zikretti diye Türkiye Malezya olur mu gibi bir gündem belirlenmişken, ülkemin tüm sazan sürüsü medyası buna kafa yorup üstüne üstlük şu mübarek ramazan ayında acar muhabirlerini Malezya'ya gönderip sosyolojik saptamalar peşine düşmüşken Cumhurbaşkanı Abdullah Gül beyefendinin, cumhurun başına geçtiği ilk günden beri içerisinde bulunduğu ahval ve şerait içerisinde sergilediği tavır ve en son rektörler ile buluşmasında sarf ettiği "Üniversitelerin olaylara karşı sessiz kalması beklenemez. Toplum adına fikirleri yaymak görevleridir " sözü gündemime oturdu.

Garibim zaten ilk günden beri tedirgin bir hal sergiliyordu makamında, şimdi tedirginlik ötesine geçip ortamı yumuşatma aşamasında taviz verme derecesinde. Ne güzel delikanlı başbakanımız " Sivil anayasa çalışmalarına ara verilsin " ve " Kılık kıyafetle ilgili düzenlemelerde değişiklik hukuki açıdan mümkün değil " kelamlarını savuran YÖK' e " Herkes kendi işine baksın! " gibi bir cevap vermişken, Abdullah Gül beyefendinin beyanatı bana yapay ve zorlama geldi. Bir de YÖK'ün hangi toplum adına fikir beyanında bulunması gerektiğini tam olarak anlamadım. Siyaset Bilimine Robert Michels tarafından hediye edilen " Oligarşinin Tunç Kanunu " teorisinin en azından Ak Parti ve onun cumhura hediyesi Abdullah Gül tarafından yanlışlanmasını isterdim, hayırlısı...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Eyl 27, 2007 6:06 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Benim konularım bira içmek, at yarışları ve senfonik müzik dinlemekten ibaretti. Eksik bir hayat olduğu söylenemezdi ama hayatın tamamı da değildi.
c.bukowski

Bakalım Abdullah Gül beyefendi Cumhurbaşkanı olduğu dönemlerde neleri not almışız...

30 Ağustos 2007

Bir gün aradan sonra yeşiller Abdullah Gül'ü sahiplendiler, "Cumhurbaşkanım" diye hitap edip selam durdular. Uzun lafın kısası sopayı gösterip havuç verdiler. İyi de bir gün de ne değişti? İlk gün gazete yazarı Emre Aköz'ün tabiriyle "bürokratik elit'in" kolluk kuvveti olduklarını ve başka hiçbir makam ve mevkinin kendilerini etkilemediğini ilan ettiler. Böylece Cumhurbaşkanı'nın başkomutanlık sıfatını ara sıra giyilebilen bir elbise gibi gerekli gördükleri hallerde askıya asabileceklerini gösterdiler. Eş davet etmeme saygısızlığı da aynı minval üzerinde yürüdü. Kamusal alan denilen saçma sapan ve yüzde yüz ayrımcı bölgeyi akıllarınca korudular. Atatürk sonsuz uykusunda ne hissetmiştir bilinmez ama bu durumu O'na ve öğretilerine bağladılar. İkinci gün normalleştirme çabalarının ve gündemi soğutmanın izini sürdüler.

Halk hareketi yerine askeri seçkinlerin eliyle kurulan toplumsal dönüşüm, tepeden inme demir yumruk misali kafalara vura vura gerçekleştiği için halk bu şemsiyenin varlığını her daim başının üzerinde hissedecek ve tepkisini CHP'ye oy vermeyerek ve az biraz kendisini yakın hissettiği sağcı partileri başa geçirerek gösterecektir. Şekerim, hayatımız can sıkıcı andavallıkların gölgesinde göbeğimizi kaşıyarak geçiyor şu sıralar. İddiam şudur: Bu ülkenin gazete yazarlarını Nişantaşı'ndan sürgüne yollayıp, Yozgat ya da Mardin kırsalında ikametgaha tabi tutmadıkça bunlardan fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir çözüm beklenemez. Eyvallah...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Eyl 30, 2007 12:13 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ben apolitik biriyim, ama bu gericilerin fırlattığı falsolu toplar karşısında kafam bozulup oyuna girersem şaşmayın.
c.bukowski

Myanmar'da bir garip budist rahip olmak vardı şimdi diyecekken Beytüşşebap'da işçi minibüsü taranmış haberi geldi ve on iki kişi daha hayata gözlerini yumdu. On iki işçi, on iki aile ve on iki yas ve ağıt. Of of insanın insana yaptığı zulmün sonu yok mu bu topraklarda ve nasıl bir toprak ve yurt edinme davasıdır ki içinde yer alanları yok ederek meşruiyetini ilan etme çabasındadır. Allah belanızı versin ve mümkün olduğunca erken versin diyebiliyoruz sadece ve bu arada Cumhurbaşkanlığı tarafından Şehit aileleri ve gazilere verilen iftar yemeğine "Dinsel bir simge olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi tarafından karara bağlanan türban Çankaya'ya çıktı... İftar davetlerinin başlamasına da şaşılmaz..." deme cüretini gösteren İlhan Selçuk'u da araya sıkıştırıp protesto ediyoruz. Çok politize oldum bu günlerde, ara vermekte fayda var.

Hazır ramazan geldi işlerim yavaşladı, bayramda gelemeyeceğim nasıl olsa diyerekten çektim kepenklerini dükkanın, kalktım Sivas'a geldim. Şehir eski şehir de postu yenileme çabasına girmiş belediye. Gebze'de oruç yiyenler ile ramazanda içki içenler tayfasıyla yan yana yaşadığım için iyi geldi biraz muhafazakar hava solumak. Burada da açık lokanta, kahvehane, birahane ve tekel büfesi var ama büyük çoğunluk ya kilit vurmuş kapısına ya da tadilat olayına girişmiş fırsattan istifade. Her şey kapalı kapılar ardında dönüyor ve olay mahalle baskısı gibi algılanabilirse de daha çok inanca saygı olarak ifade ediliyor. Medyada kopartılan gürültü ile halkın içerisinde yer aldığı yaşantısı arasında uçurum var bu memlekette. Halk olayı çözmüş hocam, bir şekilde çevresinden etkilenerek ve bu etkinin sınırları içerisinde kendine yer edinerek ortamı kendine kendini ortama uydurmuş. Şerif Mardin ve türevleri de onları ve hayatını betimleme sevdasına kapılmış umurlarında değil. Sivas'a geldik ya hemen çete toplandı iftardan sonra. Hava soğuk, girdik bir kahvehaneye uyuz çay eşliğinde okey oynadık. Zaten ben sadece bu adamlarla girerim kahvehane ortamına. Gençliğimde mekan tutmuşluğum vardır ama işsizlik yıllarım dahil hiç bir zaman çok vakit geçirdiğim yer olmamıştır. Gençlik elden sessiz sedasız çıkan bir servete benzer. Varken değeri fazla bilinmez, gittiğinde ise bir anlamı yoktur arkasından sızlanmaya. "De get Bayburt de get sende nem kaldı" türküsünü dinlemeyeli çok oldu bu arada...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Ekm 01, 2007 1:40 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İstedikleri buydu demek: yalanlar. Harikulade yalanlar.
c. bukowski

Sıradan bir sonbahar akşamı. Hayatın durgun bir su gibi görünüp hiç ses çıkarmadığı zamanlar. Kendinle kalabilmek kendine rağmen... Birkaç kitap heyacansız ve ışıltısız, sırf zaman geçirmek adına ve keyifsiz ve suya sabuna dokunmadan, beyhude ile boşver arasında ve hangisine yakın olduğu belirsiz. Hep aynı sıkıntılı ve hastalıklı görüntüler kabusu televizyon ve her hafta yenilenen ve aslında aynı filmin milyonlarca devamından sadece bir bölüm sunan futbol geyiği. Gecenin geç kalmış saatinde yorgun ve yaşlı olduğunu duyumsamak içerlerde bir yerlerde. Ve yazının bağlayıcı, sarıp sarmalayan biat ve itaat arasında sırat köprüsü anaforunda binlerce kelimenin beyninden ellerine pervasıca süzülmesi ve bunu yerleştirememek hiç bir kural ve betimlemeye. Nereye varacağını bilmeden ve kirli bir kültablasına atılmış ucu yanık bir kibrit değersizliğinde. Sadece kadınının elini tutarak çıkılan bir karanlık kuyu ve sırf bu nedenle Yaratıcı'ya sessiz ve derinden sunulan şükür ifadeleri. Bir deli türkü olup geceyi yıldızlarla bezeme vaktini gösteriyor saatler...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1259
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Ekm 01, 2007 11:54 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sanırım
eylemsizlik korkusu
acının dağlayışından üstün; ölüm ise
havlayan köpek.

c.bukowski

“Çiçeklere su ver”

“Ne gülüyorsun! Bu senin hikayen.” diye başlar herşey ve sırtımın kamburu geçmişten getirdiklerimle geleceğe yüklediğim tüm gönderme, erteleme ve umutların bileşimidir ortaya konan. Saltanatını kuran, tahtına kurulan, hükmünü süren ve sigaranın dümen suyunda olağan bir yaşantının ayrıksı duruşudur o. Sigara bu günlerin en belirgin öğesi, onsuz yapamıyorum, öksüre öksüre geberirken ağzımda sigara olacağını düşlüyorum sık sık. Biraz eksilmek yaşam dediğin günden güne.

“Her şey akar” gibi bir söylemi yüzyıllar öncesinden ulu bilge sıfatıyla bizlere fısıldayan o ermişe bu ülkede her şeyin tersten aktığını söyleyebilecek bir erememiş varsa o da benim. Klişe “Burası Türkiye” geyikleri uzak dursun hele. Bir şeyler eksik ama neyim ben?
Yok hayır bir şişe ilaç içip intihara kalkışan aptallara, üç adet Bukowski okumalarını tavsiye etsem ve bir şişe ilaçdan daha etkili olduğunu iddia etsem ne olacak sanki? Öyle ya da böyle değişen bir şey yok aslında diye yola çıkarsam bu seferde ermiş ve erememiş deyişleri askıda kalacak. Ben en iyisi tüm bunların üstüne bir bardak çay içeyim.

Sokrates “Sanatı iki şey öldürür, çok zengin veya çok fakir olmak” diye buyurmuş. Bir bildiği olmalı diye düşünüyorum, ama ne? Bu aralar etrafımd