Benim yıllar evvel kendi kendime bulduğum ve her fırsatta okuduğum bir duam var, bu gece onu sizlerle paylaşmak istiyorum;
"Yarabbi beni, ailemi dostlarımı koru, benim ve ailemin sıhhati sana emanettir, gözet, bir yere girerken ve çıkarken dosdoğru girmemi, dosdoğru çıkmamı sağla, hayırlı iş nasip eyle, helalinden rızıklandır. İlme ve sırra vakıf olmamı sağla, beynimin ve kalbimin sınırlarını genişlet, neslimi gözün ışığı gibi nurlu eyle, olan ve olacak tüm belalardan Sana sığınırım, bildiğim yolda ve elimin emeğiyle yolumda ilerlememe yardım et lütfen. Amin..."
Merak etmeyin sevgili dostum, herşey yolunda ve olması gerektiği gibi...
Dün gece itibariyle yeni forumum www.izdiham.com'dan kovuldum, ardından sabah tekrar kabul edildim sadece bir farkla, içeriğinde www.karakutu.com ibaresi geçen cümlemi uzayda boşluğa savurmuşlar, canları sağolsun.
Bir foruma ilk girdiğimde adetimdir, önce "Troyka" yı parça parça gönderirim. Gelen tepkilere göre devam edip etmeyeceğime karar verme sürecidir ve aynı zamanda içeriğini tanıma fırsatı bulur, elimden geldiğince yazılarını okurum. Dün itibariyle izdiham'da devam etmeye karar verdim ve ardından C. Bukowski başlığını açtım. Gittiğim her yere taşırım, bu zaaf veya erdem umrumda değil, seviyorum adamı kardeşim, okunsun istiyorum. Ama tuhaf bir olay oldu, gayet ciddi iki metnin altına bir üye şöyle bir ibare düştü;
Ben de tuttum bu arkadaşa, "ama şiir yazma" ile biten şiirini hediye ettim ve ortalık karıştı.
"YAPMADIĞIM BİŞİ SÖYLESEYMİŞ KEŞKE " ile "Bu arada tiananmenian, ben şiir hediye edersem size, keşke üstümden 'tank' geçseydi dersiniz"
mesajını aldık üstüne...
Bir arkadaşımız daha dahil oldu olaya ve çekirdek çitlemekten boş konuşmaktan bahsetti yukarıdaki cümlemsileri yazan arkadaşa,
Ben de altta mı kalacağım, yazdım;
"Üstümden tank geçmesini istiyorum ...... kardeş ama burada olmasın lütfen, mesela denemeler kısmında "Önemsiz" başlığı altında olabilir, ama izin verirsen sevgili ustamın alıntılarına devam etmek istiyorum ben... "
Sonra mod'lardan bir işe karıştı ve "Herkes çekirdek yiyemez." yazdı...
Bukowski'den başka her türlü muhabbet dönüyor ortalıkta ve noktayı koydum;
"İzdiham kültür sanat ve elma, armut, çekirdek a.ş. nin yeni üyesi olmakla birlikte öncelikle edebiyat başlığı altında dönen bu leblebi tozu muhabbetinin ortasına düştüğüm için üzgünüm. En azından bu başlık altında olmamalıydı diye düşünüyorum. Bir cümleyle anın önemli kişisi olduğunuzu varsayıyorsanız, tek kelimeyle yanılıyorsunuz...
Çelik çomak oynayacağınız binlerce sayfa var, C.Bukowski alıntılarınız, eleştirileriniz, üzerine kurabilecek düşünceleriniz varsa buyurun, değilse meşgul etmeyin daha fazla;
İnternette bulamayacağınız pasajları ( bazılarını el yordamıyla ben kitaplarından geçtim bilgisayara ) okumak istiyorsanız eyvallah, okumayacaksanız da eyvallah..."
Tam bu olay yatışmış, ben rahat rahat Bukowski sayfasına şiirler, pasajlar atarken bu sefer aynı bölüm üzerinde Cengiz Aytmatov ile ilgili bir başlık açıldı;
" Önceki gün ölen Cengiz Aytmatov için izdiham'da neden tek satır yok?" sorusuyla beraber...
Altına yazan cevap aynen şu;
"Ölen ölür kalan sağlar bizimdir...
ve allah rahmet eylesin.. Ne diyek başka..."
....ktir çekip oraya da el attım;
"Edebiyata aşık olmak ölenleri okuyarak ölümsüzlüğe giden yolda ufak bir mola vermektir...
Rahmetli olduğu gün www.karakutu.com'da kendisine saygı duruşunda bulunuldu"
( Sevgili gunfrfd'ye bu vesileyle selamlarımızı göndermek de üzerimize farz oldu ) diye Karakutu'da yazan metnin bir bölümünü alıntıladım ve direck banlandım.
Edebiyat başlığı altında, edebiyata saygımdan dolayı yaptığım müdahaleler sonucu başımıza gelenlere bakın Allah aşkına, ancak her kuşun eti yenmez hesabı devam ediyoruz şimdilik...
Tüm bunları şikayet babında ele almadım, site ile derdim yok, özellikle ana sayfası doyurucu nitelikte yazılarla bezeli ve hergün güncelleniyor, ama forum yönünden aynı hisleri taşımıyorum ve Karakutu'nun değerini kafama bir daha çivi gibi çaktığı için paylaşmak ihtiyacı duydum sizinle...
Sevgili bodosalbatros hayırlısı olsun diyelim biz yine de...
Günlerdir Sabahat Akkiraz ile yatıp kalkıyorum, Kırklar Semahı beni bir sardı pir sardı...
Seviyorum ben toprağımın Alevi'lerinin sesini ve sazını...
Bu arada "Atatürk'ü sevmiyorum, Humeyni'yi seviyorum" diyen türbanlı kardeşimiz mahkemeye verilmiş, artık hukukçular ülkeyi yönetmeyi de geçip, duyguları mahkum etmeye karar vermişler, gözümüz aydın! Kimin neyi ya da kimi seveceğine karar vereceğini mahkemeye taşıyacak kadar kuş beyinli yargıçların yaşadığı bir ülkenin beş para etmez vatandaşı olarak artık ne yazacak tek bir harfim var ne de başka bir şeye mecalim var...
Sabah, Taraf ve Radikal gazetelerini günlük takip ederim, Erdal Şafak, Umur Talu, Engin Ardıç ( sevmiyorum ama okuyorum ), Perihan Mağden, Hakkı Devrim ( sevmiyorum ama okuyorum iki ), Gökhan Özgün ve Ahmet Altan'ı ne yazdılarsa okurum ve Ahmet Altan bugünkü yazısı ile beni mest etti. Bu sayfaya sadece aforizma türünden alıntılar yapma adetimi kendisine hürmeten ilk defa ihlal ediyorum;
Genelkurmay ve dört gazete...
Dün, Doğan grubunun dört gazetesiyle Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasını görünce “ne oluyor” dedim.
Önce Genelkurmay’dan başlayalım.
Genelkurmay’ın açıklamasında benim yazımdan alıntı yapıldığına göre mesele biraz kişiselleşiyor.
En baştan şunu söyleyeyim ki üsluplarından hiç hoşlanmadım.
Bunu her kim yazdıysa ya da yazdırdıysa üslubuna biraz dikkat etmeli, babaannemin deyimiyle, “ben sizin ağzınızın kaşığı değilim”, öyle aklınıza geleni yazamazsınız.
Kullandıkları kelimelere bakın, “maksatlı, seviyesiz, bayağı, saldırgan.”
Bence daha saygılı bir üslup seçmeye özen gösterin.
Saygı görmek için saygı göstermek gerektiğini de hatırınızdan çıkarmayın.
Şimdi gelelim açıklamanın özüne.
Açıklamadaki şikâyetlerinde haklı oldukları iki nokta var.
Bir generalin sağlık durumuyla, bir başka generalin yaptığı bir gezideki fotoğraflarının yayınlanmasını eleştiriyorlar.
Bizim gazetecilik anlayışımıza göre bu tür haberler ayıptır.
Bizim gazetemize bu konularda haber girmez.
Girmedi de.
Generallerden hiçbirinin özel hayatıyla, ailesiyle, sağlığıyla, seyahatiyle, kısacası kişisel dünyasıyla ilgili haber yapmayız biz.
Çünkü bunlar bizi ilgilendirmez.
Elimize gelen dosyaların hiçbirini basmadık, basmayız.
Ama bir kuvvet komutanı, Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinden biriyle gizlice buluşursa, bunu haber yaparız çünkü bu bütün ülkeyi ilgilendirir.
“Suça bulaşmış iki kurum” dememden alınmışlar.
Muhtıra vermek suçtur... Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnemesi de suçtur.
Suçlu duruma düşmek istemiyorsanız hukukun çizgileri dışına çıkmayın, yasaları çiğnemeyin.
Genelkurmay, “yargı önünde hesap vereceğimi” söylüyor.
Ben bu ülkede otuz yıldır yazı yazıyorum, o sanık sandalyesine çok oturdum.
Sorun, yazarlar sık sık sanık sandalyesine otururken, suç işleyen generallerden hiçbirinin o sandalyeye oturmaması.
Aramızda böyle bir eşitlik oluştuğunda Türkiye de düze çıkacaktır, emin olun.
Ama en iyisi, hiçbirimizin o sandalyeye oturmadığı, herkesin hukuka saygılı olduğu bir ülke kurabilmektir.
Bizim amacımız da zaten budur.
Bunun için hukuka uymayan eylemleri eleştiriyoruz.
Şimdi gelelim Doğan grubunun “dört” atlısına.
Bugün Radikal gazetesinin manşetini gören okurlarıyla yazarlarının çoğunun utandığını düşünüyorum doğrusu.
Çünkü utanç verici bir manşetti.
Radikal’e göre, bir kuvvet komutanıyla bir yüksek yargıcın, ülkenin içinde bulunduğu bu şartlarda “gizli” bir buluşma yapmasını haberleştirmek “acemi bir psikolojik savaşmış”, öyle diyorlar.
Böyle bir buluşma olmasına değil, bu buluşmanın ortaya çıkarılmasına itiraz ediyorlar.
Ve, bunlar da gazeteci.
Vatan gazetesi de Radikal’e katılıyor manşetinden.
Milliyet’le Hürriyet ise, bu “gizli buluşmanın” nedenlerini ve içeriğini hiç merak etmeden, bu haberin yayınlanmasının “Paksüt’ün izlendiğinin kanıtı” olduğunu söylüyorlar.
Dördünün de pek sevimli olmayan bir telaşı var.
Belli ki, gerçek gazetelerin “yeni bir 28 Şubat’ın oluşmasını” engellemek istemesinden rahatsızlar.
Halkın iradesini ve sivil siyaseti devre dışı bırakacak her aranışa destek oluyorlar.
Ordunun muhtırası, Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnemesi onları hiç huzursuz etmiyor ama “gizli” buluşmalar ortaya çıkınca, bu gerçeği gözlerden saklayabilmek için kendilerini parçalıyorlar.
Aynı grubun dört gazetesi birden bize ateş ediyor.
Bu gazetelerin hepsinin de aynı insana ait olması herhalde tuhaf bir “tesadüf”.
Paksüt’ü savunabilmek için sayfalarını ayırmışlar ama fazla telaşlı olduklarından Hürriyet’in Ankara temsilcisi Enis Berberoğlu’nun yazısını okumayı unutmuşlar.
Berberoğlu, “buluşma” haberinin onlara da geldiğini, Paksüt’e bunu iki kere sorduklarında ve Paksüt’ün her iki seferde de bunu inkâr edip, yalan söylediğini yazıyor.
Anayasa Mahkemesi’nin yargıcı, gerçeği ancak bizim gazete bunun haberini yaptıktan sonra kabul etti.
Zaten bu gazetelerin yöneticilerini, okuyucularını ve orada çalışan dürüst insanları da üzecek bir çarpılmayla “meselenin üstünü kapatmak” için hareketlendiren de, bizim gazetenin onların sakladıklarını ortaya çıkarması.
Yalanı bitirmesi.
Bu gazetelerin yöneticileri, bizim gerçekleri yazmamamızı engelleyebilmek için bizimle bir çatışmaya girmek istiyorlar sanırım.
Denesinler bence.
Dürüstlüğün öfkesiyle, “bükülmüşlüğün” kurnazlığı çarpıştığında kimin kazanacağını görelim.
Bakalım kim acı çekecek, kim rezil olacak.
Bu ülkede, bazen muhtırayla, bazen yasaları çiğneyen hukukla, bazen Ergenekon çetesiyle demokrasi dışı bir darbe gerçekleştirilmeye çalışılıyor.
Eski deyimle söylersek, saflar da ayrışıyor.
Bizim yerimiz belli.
Onların yeri de artık iyice açığa çıktı.
Hadi bakalım darbenin “iyi çocukları” gösterin gücünüzü.
Bir gücünüz varsa tabii...
Hayatımın en büyük değil ama en güzel parasını kazandım bugün. Hem de tam Martin Eden'in gönderdiği onca öykü ve şiirden sonra, bir öyküsüne beş dolar biçildiğini öğrendiğinde yaşadığı şaşkınlık sonucu hastalanıp yataklara düştüğünü okuduğum sıralara denk geldi. Martin, sözcüklerini bile sayıp ne kadar para ettiklerini hesaplıyordu, benim umurumda değil, hatta ben para falan vereceklerini aklıma bile getirmemiştim. Ama bu sabah aradılar ve hesap numaramı istediler, verdim ve hiçbir şey de sormadım. Sonra hesabımı kontrol ettiğimde yüz elli yeni Türk lirasını gördüm, bir keyiflendim ki sormayın. Çok şükür uyuz olduğum yarışma da sonuçlandı ve üçüncü sırada yerimizi aldık ama yazının yayınlandığında meydana gelen hatalara da içimiz razı olmadı;
1 ) "Ya bu deveyi güdeceksin, ya deve dikeni bölgesinde geberip gideceksin..."
"Ya bu deveyi güdeceksin, ya deve dikeni gölgesinde geberip gideceksin..."
"Bölge" de nereden çıktı aslanım?
2 ) "babamın Sri Lanka Büyükelçiliği’nde İkinci Katip olması ya da mezbanede kasap olması benim keş veya dünya rekortmeni bir yüzücü olmamı zerre kadar ilgilendirmiyor."
"babamın Sri Lanka Büyükelçiliği’nde İkinci Katip ya da mezbanede kasap olması benim keş veya dünya rekortmeni bir yüzücü olmamı zerre kadar ilgilendirmiyor"
İki tane "olması" kelimesini ard arda kullanmamı beklemiyordunuz herhalde, sadece ikincisini yazmıştım ben...
"De get tian, işin gücün yok mu senin akşam akşam?" sorusu gelir akla hemen. Ne yapalım ciğerim, küçük dünyamızın böylesine uğraşları ve kendine göre mutlulukları mevcut...
...kaybolmuş bir kentin eskicisiydi
makineleşmeye karşı duyguları topluyordu
kaybolmuş bu kentin sokaklarında
torbasında umut
torbasında ,insana dair ne varsa
yalnız değilsin eskici
bir sabah güneş doğar
sevgiden tuğlalarla
yeniden kurarız bu kenti
bu kent yorgun düşmüş bunca acıya
yeni bir güne başlıyor umarsızca
bir tek eskici duşmüş yollara
torbasında umut
torbasında, insana dair ne varsa
Eyvallah güzel dostum, hediyeniz başım gözüm üstüne;
Hazır kutu "eston" istilasına uğramışken ve adım başı her bir üyeye neredeyse yirmi tane değişik çap ve ebatta "eston" düşerken, yaz ve sıcaklar nedeniyle işlerimde meydana gelen yoğunluk sonucu tam para tutacakken, İsu'ya verdiğim ilk taksit miktarının beni epeyce sersemlettiği şu aralar, aklıma geldi, bir dostum ile muhabbet ederken "Neden artık yazmıyorsun?" sorusuna "Elektrik faturası ile yatıp kalkan bir adam elektrik faturasını yazmalı" dediğimi hatırladım. Ama kutunun zaten yeterince yüksek olan gerilimini kendi dertlerim ile biraz daha bulandırma niyetinde değilim. Hayatın insanı öldüren bir yanı var, ulan dünya sıcağı böyleyse eğer cehennemde işler nasıldır kimbilir diye lavuk lavuk düşünmek, demokrasi, insan hakları, totalitarizm, militarizm, diye diye uyuz uyuz kaşınmaktan iyidir nasıl olsa...
Tuğce, bir kayboldun pir kayboldun ortalıktan, bu kayboluşun sadece tatile gittim, bana ne kutudan, cübbeliden, estondan, Fatih Terim'den, ben sadece güneşlendim ve acayip güzelleştim gibi bir özrü olabilir, ona göre...
Şaka bir yana, özledim seni ben...
En son tiananmenian tarafından Sal Hzr 24, 2008 8:03 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Ben de. Kaç gün oldu yüzünü göstermedi. Biraz soluklansın döner dedim ama hala ses yok. Acaba cumartesi için az buçuk kitap mı karıştırayım dedi bilmiyorum. Dönsün de öğreniriz.
Bu kadar özleyeni olan, muhakkak dönüşü de hatırlar elbette...
Umut hep vardı, arkası yarındı...
Eston'lardan kurtulduk çok şükür, Allah beterinden korusun, bu sıra online olan mod'larımızdan Amentü kardeşimizin bu işte bir parmağı olduğunu düşünüyoruz. Geçen akşam "Mod'ların saltanatı" ya da "Mod'suz hayatın inceliklerinde sırça köşke korsan yazılar döşenmek" gibi başlıklar açmak geçti aklımdan sırf espri mahiyetinde ve cübbeliden ve yoğun gündemden epeyce sıkılan ben gibi forum sakinlerine bu sıcakta, buz gibi taze limonata ferahlığında. Ama sonradan, başlığımın konudan saptırılacağına dair içimde şüpheler oluştu. Sevgili adminlerim ve moderatörlerim, bu sıra "Silinecek üyeler" başlığının epeyce aktif olmasından rahatsızız, sizden rica etsek bir kerecik de olsa kimseyi silmeseniz, üyeler üye olarak kalsa, bütün dünya buna inansa, birlik olsa, hatta dünya yerinden oynasa, yeterki kadınlar birlik olsa, gibi saçma sapan cümlelerimizi ard arda sıralasak, Kahtalı Mıçı'dan türküler dinlesek, kesmese "Erzurum dağları" na uzansak, gerçek hayatımızda bizi vuran her türlü salak yaptırıma sanalda da olsa bir tokat atsak, "vesaire, vesaire, vesaire hep aşka dair..." Bu da bir Kamuran Akkor şarkısıdır, de buyur desek, yemesek içmesek, hatta sütten kesilsek...
politika gündelik hali ile hepimizin hayatnda ne yazık ki, ekmekle beslenen, daha doğrusu ekmekle beslenmek zorunda kalan bir halkınız varsa ve eğer ekmeğe habire zam geliyorsa ve eğer biryerlerde bir biçimde "ekmeğe de zam geldi" diye konuşuyorsanız bu da politikadır, çünkü ekmek bir politika sonucu parayla satılır ve bir politika sonucu ekmeğe zam gelir...
kadar...
cübbeli de politik bir malzemedir birileri için bir taraftan...
forumlar da...
ama başka bir şeyler de var,
başka şeyler de olmalı
ki
zaten buralarda varlar...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız