Değersiz, paslı, işe yaramayan, kullanılmış ve eğri bırakılmış bir çivi gibi.
Hiçbir şeyin atılmadığı veya evrim geçirip bir başka işe koşulduğu o parasız mutluluk çağında marangozhanedeki ilk işim, inşaattan topladığım çivileri düzeltmekti. Bir değil, beş değil, bin değil, ufak çaplı bir valizi dolduracak ve sayılamayacak kadar çok. Kalıpçı ve demirci inşaat işlerinin iki demirbaş elamanıdır, nasıl ayırd edersin birbirlerinden dersen, demircilerde usta işi uzun saplı kerpeten olur ve işlikleri pasa bulanmıştır her daim, ara sıra o kerpeten kafa göz yarmak içinde kullanılabilir. Kalıpçılar ise keser taşırlar, bir de pantolonlarının ön tarafında çivi doldurdukları genellikle çadır bezinden bir kese bulunur. Bu kalıpçı kısmı malzemeye acımaz, çivi düşse yere kıçını kaldırıp almaz, atar elini tekrar cebe, basar keserin sapını üstüne. Biz marangozlar işin bu kısmında devreye girmeyiz, ne zaman ki iskeleti ortaya çıkar binanın, kasa takılması icap eder sıva çekilmeden önce. Sonra biz çıraklara çivi toplama görevi verilir boşta kalan zamanlarda ve o çiviler toplandıkdan sonra da düzeltilip tekrar kullanıma hazır hale getirilmesi gerekir. Çiviler yan yana beklerken kesinlikle pas tutarlar. İşin başlangıcı eğlenceden ibarettir. Basit ve sakin, bir Budist rahip dinginliğinde sırayla ve telaşsız, ancak yarım saat kadar aynı işi yaptıktan sonra olayın rengi değişmeye başlar, düzeltilmeyen çiviler dağ gibi yığılı duruyordur gözünün önünde, birini düzelttiğin anda beşi tekrar yamulur sanki anında. Sonra yanlış yapmaya başlarsın ve kesinlikle parmağına çekici indirirsin, parmak dehşetli sızlar, az sonra tırnağın arası kan toplayıp renk değiştirecektir, aldırmazsın, kınalı parmak, marangoz geleneği kesik parmaktan elli kere iyidir diye avunursun. Bir süre sonra iş çığırından çıkıp işkenceye dönüşür, sırtında çarmıhını taşısan bundan daha iyidir diye düşünmeye başlarken bulursun kendini. Ama çıraklar talepte bulunamazlar, tuvalete giderler. Allah'tan dükkanın yüz metre ilerisinde Sanayii camisi tuvaleti vardır. Buradaki Allah'tan güzelliği, tuvaletin ya da caminin varlığını değil, dükkandan uzakta olmasına işaret eder. Yeteri kadar bekleyip geri dönersin, daha düzeltilecek bir ton çivi vardır nasılsa...
İlk hafta ufak tefek şeylerle uğraşmakla geçti. Sekiz yüz kişi var ve dört yüzü elenip İstanbul Tuzla'ya refüze olacak. Pek yormuyorlar bizi o yüzden, nerden bilelim Tuzla'ya gidenlerin ertesi günü bizi sonu gelmez bir uğraşın gönüllü neferleri yapacaklarını. Tuzla'ya gitmek için can atanlar var ve çoğu da gidiyor zaten, ama nasıl bir aşağılama ile, bize de gösteriyorlar bir yandan, bunlar komando olmanın onurunu yaşayamacak asla, ordu da herşey olunur general bile olunur, ama komando brövesi sadece bu okuldan mezun olanlara verilir diye veriyorlar coşkuyu.
Refüzelerin süklüm püklüm İstanbul'a tren yoluyla postalandığının ertesi günü saat altı kırk beş'te içtimaya çıkıyoruz. Soğuğun haddi hesabı yok ve üste bahsi geçen kıdemli üsteğmen dört yüz askerin önünde ufak bir tanrı gibi geziniyor. Sıralama tuhaf, en uzun boylular en önde, ben arkalarda yer buluyorum ki en sevdiğim yer. Üsteğmen, soruyor hakim var mı aranızda? Yok! Savcı, var bir tane, düşmüş her nasılsa, sıralıyor aklınca mühendis, üç beş el kalkıyor, avukat eh işte bir kaç kişi, beden eğitimi öğretmeni elli el havada, polis dersen neredeyse aynı, ama bir türlü işsiz demiyor ve benim elim bir türlü yukarı kalkmıyor. Sonra sıkılıyor meslek saymaktan, "Her ne olursanız olun, hiç .....de değil, artık benimsiniz!" diyor ve yine elini kıçına atarak çekip gidiyor.
Sonra günün ilk aksiyonuna katıldık. Yangın tatbikatı. Binanın en üst katına çıkardılar bizi ve yangın merdivenin olduğu yerde yere doğru uzanan kalın borudan nasıl ineceğimizi canlı canlı gösterdiler, tuhaf bir sarılma tekniğiyle ile yavaş yavaş ve kontrollü aşağı inmek zorundasın ve kesinlikle inmek zorundasın. Korku mu o da ne? Üsteğmenin suratından daha beter ne var şu dinine yandımın dünyasında, ama bir arkadaşımız hata yapıyor ve kollarını gevşetirken ayarı kaçırdığından olsa gerek, normal zamandan daha hızlı yere iniyor ve topuğunun üst tarafından ayağı kırılıyor. Bu aslında çok büyük bir şans onun için ama biz farkında değiliz henüz. Göndermiyorlar arkadaşı, bölüğün hastenesinde kalıyor üç ay ve sadece yazılı sınavlara iştirak ediyor sonrası. Biz iki bayram tatili eğitim zamanına denk düştüğü için hızlandırılmış ve sıkıştırılmış eğitim programına başlıyoruz harala gürele. İnanamayacağınız şeyleri yapacaksınız diyorlar başlarken, yapıyoruz hakikaten...
"Yenildiğine sevinmeyin ey dostlarım! Çünkü dünya karşısına dikilip piçi durdurmuş olsada, onu doğuran fahişe yine kızıştı..."
Bertolt Brecht
"Cross of Iron" filminin en son kısmında yer alır ve Hitler için söylenmiştir. Brecht sanatkardır, öngörüsü sağlamdır o yüzden. Çok fazla sayıda değiller, bu yüzden epeyce değerliler. Şimdi meydan şarlatanlarla "kıçımda kıl döndü ey okur" yazarlarına kaldı, Perihan Mağden öne çıkıyor, geri kalan hiçbir yer ise ses vermiyor, veremiyor. Martin Eden'i çok sevdim, yazar dediğin ekmeğini başka yerden kazanmalı, ama mevzum bu da değildi aslında, bir kaç gün netten ayrı kaldım, Çin depreminin ayrıntılarına bile iki gün sonra erişebildim, fatura ödemeyi geciktirirsen olacağı bu, dört ayı birden ödetirler, arada da keserler, canları sağolsun, ne olacaksa olsun...
Yorgunum, aklımda tombalacı sarı abiyi kişisel tarihime eklemek var ama bu gece değil, belki yarın. Fadim'i özledim bir de...
Sadece şairin dokunuşu
Siyah kadife eldivenli çelikten yumruk gibidir
Ve
Biz çığlık çığlığa ortalığı verirken velveleye
O, tek harfiyle
Gönüllerin pasını silendir
Sonunda bilgisayarım çöktü, şu an hiçbir şeyini kullanamıyorum. Sadece kaçak yazılım olduğundan dolayı Gates amcanın son icadı "orjinal Windows kullanmıyorsunuz, kullanmak istiyorsanız 149 dolar bayılmak zorundasınız" uyarısı açılıştan explorer ile birlikte başladığı için internete girebiliyorum. Aslında epeyce virüs yediğim oldu ama, bu denli etkili olanıyla da tanışmak bugüne kısmet oldu. Buna da şükür...
Tombalacı Sarı abi ile yıllar önce henüz evlenmeden gittiğim harem yolculuğunda tanıştık. Osk'da bahsi geçen olaylı Sivas yolculuğunun Gebze Harem ayağının dolmuş şoförüdür. Aradan zaman geçti Sarı abi Harem dolaylarını bırakıp, Gebze de tombalacılık yapmaya başladı. Bir siyah torba, doksan taş ve on beş kart ile iki paket sigarayı sermaye yaparak güne başlar ve gün olur elli lira kazanır, gün olur sermayeyi daha öğlene varmadan batırır ne derken, Sarı abimizin alkolle arası iyi olduğundan ve her daim sigaraya ihtiyaç duyduğundan dolayı büfeci ile doğal yollardan ahbaplığı başlar.
On numara kaybedendir. Ana yok, baba yok, kadın yok, çocuk yok, hatta ev bile yok, ormanda yatar, günlük alkol alır, bir iki birayla başlar, Bazooka votka ve Cappy vişne ile devam eder, kesmesse biraya yeniden sardırır. Yağmur, çamur, kar, kış farketmez, ortacı ile atıştığı için gururu yüzünden eskiden kaldığı kahvede kalmaz dışarda takılır. Elbette at yarışı oynar ve neredeyse altı aydır bana gelip gider ne dört ne altı hergün beşte kalır. Hayali altılıyı tutturunca bana ortak olmaktır, öyle güzel anlatır ki, beni bile neşelendirir. Dolmuşçu alemi sever Sarı abiyi, ama kıl olduğuda yok değildir, etliye sütlüye karışmaz, ara sıra da gözlerini kırpıştıra kırpıştıra yalan söyler. Öyle zararlı türünden değil, bazı yapmadığı şeyleri ve söylemediği sözleri yapmış ya da söylemişmiş gibisinden. Hapishane görmüştür, muhtemelen yine girecektir ama hayat devam eder Sarı abi içer. Bir de tuhaf bir meziyetle kimin nereli ve ne iş yaptığını kestirme öngörürüsüne sahiptir ki, bir kaç kere hiç tanımadığı adamın daha dükkana girerken bu adam Hatay bilmem ne kasabasından ve kesin seyyar dişçidir der ve anında adama nereli olduğunu ne iş yaptığını sorar. Şu ana kadar yanıldığını görmedim desem yeridir...
Para yok, pul yok, geçmiş yok, gelecek yok. Tombala torbası, kartlar, iki paket sigara ve devam etme gereği vardır sadece...
Ramazan ayı gelmeden bir gün önce akşam içtiması yapıldı, ve Ramazan ayına uygun düzenlemelerin yapılacağını fakat oruç tutanlara farklı davranılmayacağını, eğitimin kaldığı yerden aynı hızla devam edeceği söylendi. İbadetlerle aram pek iyidir, genel itibariyle kafama göre takılırım ne derken ben o kış oruç tutmaya karar verdim. Bu bir meziyet değil, ama madem zor şartlarda yaşıyoruz biraz daha zorlaştırma fikri hoşuma gitti baştan teslim edeyim hakkını. Yağmur yağıyor, kar yağıyor, dere tepe geziyoruz, günler günleri kovalıyor derken, söylemesi ayıp, sadece bir an önce bitsin diye elimi kolumu parçalayarak iki yüz metre sürünme bölük rekorunu kırdım o akşam. Ancak dört yüz küsür asteğmen içerisinde son elli de yer almama da etkisi olmadı bu rekorun. İlk on ikiye girip istediğim yeri seçme hakkını kazanma fikrini yeterince sevmedim daha ilk baştan zaten. ( Karadeniz dolaylarından bir arkadaşımız bu bahta erişti ve hesapta sırf evine yakın diye İstanbul Halkalı'yı seçti, meğer gezici birlikmiş ve o ara Tunceli'deymiş. Zaten İstanbul'u gördükleri de olmazmış terhis olana kadar ) . Atışlarım berbattı, hemen hemen hiçbir hedefi vuramadım ki buna yirmi beş metreden tabanca atışı da dahil. Doksan iki yılından itibaren sonradan eklemlenmiş bir uzvuma dönüşen gözlüğüm her neyle atış yapıyorsak o alete yaslandığımda nefesimden buharlanıyordu ve ellerim gereğinden fazla titriyordu. Bir ayrıntı, dağda karşınıza iki terörist çıkarsa ve tek seçeneğiniz varsa kadın olanını önce vurun diye öğretildi. Bir, inanç meselesi, kadınlar daha istekli sizi öldürmek için, iki, kollarında sinir sayısı az ve tüfeği daha iyi kavrayıp nişan alabiliyorlar hedefe. Ben öğretenlerin yalancısıyım. Herneyse, sürünme eğitimi sonrası gece üstümüz başımız çamur içinde bölüğe döndük ve kirlileri çamaşırhaneye teslim ettik o akşam. Gece bir baktım benim yedek kamuflaj elbisenin ayak kısmında yer alan lastikleri kopmuş. Bildiğin don bağı, arasam bulurum ama kim bağlayacak şimdi diye savsakladım. Sahuru edip yattık ve sabah altı kırk beşte tekrar eğitime koşulduk. Böyle anlatıyorum ne ama asıl zorluğu normal asker komandolar çekiyor, mesela biz altı otuzda giyinirken, onlar giyinmiş kuşanmış ve bölüklerinden bir kilometre ötede ki yani bizim binanın yanında ki yemekhaneye kahvaltıya geliyorlar yanaşık düzen. Başlarına bir çavuş vermişler kıdemli asker ve ne zaman köşeyi dönseler çocuklar, kalan elli metreyi süründürerek götürüyor. Ya hu her gün mü olur, aynen öyle hiç sektirmeden her gün gerçekleşiyor. Dokuz yüz elli metre marş söyleye söyleye gel, tam kahvaltına ulaşmana elli metre kalmış, başında ki çavuş yat ve sürün emrini versin. Yer asfalt ve elbiseler çamur kir pas içinde yıpranmış harap, ama çavuş ta çavuş. Herneyse dağılmayalım, pantolonun paçalarını katlayıp postalın içerisine sokuşturdum. Bağcıksız pantolonumla atışa gideceğim. Nereden bileyim bir kaç saat sonra Mozambik ordusu neferi olacağımı...
Asos ( affınıza sığınarak asteğmen yellendirenin kısaltması oluyor bu tabir ) yokuşu ile aramızda ünlenmiş yolu takip ederek atışın yapılacağı yere geldik. Bu ibare, en bittim dediğin anda bu yokuşu tırmanmak zorunda kalınmasından kaynaklanıyor, seni yatağına ulaştıracak tek engel yani, geride kalan herşey aynen geride kalıyor, bu yokuş büyüdükçe büyüyor gözünde o an. Yanlış olmasın G3 iki yüz metre atışı olabilir. Parkur hazırlanmış ve beş kişilik bir ekip yat pozisyonunda üç beş atış yapıyor, sonra onların hedef tahtaları kontrol ediliyor ve hedef ile atışın gerçekleştiği mesafe arası ölçülerek puan veriliyor. Geride kalanlar ise tüfeklerini çatıp sıralarını bekliyorlar, numara sırasına göre atış yapıldığından epey gerilerdeyim ve istirahat halinde ne yapılırsa onu yapıyoruz arkadaşlarla, yani sağda solda gezinip gevezelik yapıyoruz. Atışı yapanlar haricinde yedeklerden beş sıra ise elinde silahı sıranın kendisine gelmesini bekliyor bu arada. Meğer benim pantolon paçalarımdan biri zaman içerisinde o denli sıkı bağlamama rağmen kendisini postaldan azad etmiş ve postalın üstüne düşmüş ve ben farkına varamamışım. "Gözlüklü!.." diye bir nara duydum suratsız üsteğmenin sesine benziyen ve korkuyla içimden "İnşallah odur!" diyerek döndüm. Bölükte sadece iki gözlüklü var ama bu çağrının muhatabı benmişim. Sonra işin "Mozambik ordusu mu lan bura?" kısmı başladı. Yanına gittim koşa koşa. Daha başından paparayı yedik, "Tüfeksiz ne dolaşıyorsun git tüfeğini al da gel..." diye. Yine koşarak tüfeğimi çatıldığı yerden aldım ve karşısına dikilip "Emredersiniz komutanım!" çektim. Ses dolgun ve kendinden emin, aynen öğretildiği gibi ama pantolonda bağcık yok. "Asteğmen adayı ayak bağcığın neden takılı değil?" muhteşem sorusu geldi ardından. Ben saydırmaya başladım hemen, işte komutanım dün sürünme eğitimi sırasında asıl elbisem çamur oldu, ben sabah yedeği giydiğimde fark ettim ama içtimaya geç kalacağım korkusuyla bağcık takamadım vesaire ne ama taş oynadı komutan yerinden oynamadı ve bana hayatımın dersini verdi o dakika "Ben onu sormuyorum, ayak bağcığın neden yok?" Bu sefer daha pesten bir iki şey daha sıraladım ama "Ben sana onu sormuyorum asteğmen adayı, ayak bağcığın neden yok?" diye üçüncü defa tekrarlayınca sesim soluğum kısıldı. Gerçekten hayat dersidir, mazeret bolca bulunur, her yerde ve her zaman ama asıl olan "Ben sana onu sormadım, ayak bağcığın neden yok?" sorusudur...
Devam edecek... ( Bazen yapmam gereken şeyler çıkıyor dükkanda, idare edin gari, ama bu yazının sonu bağlanacak bu gece...)
Sesimin son perdesi de suskuya dönüşünce, kıdemli üsteğmen sazı aldı eline ve neredeyse tüm bölüğün bizi dinlediğine emin oluncaya kadar bağırıp çağırıp sayıp sövdükten sonra "Mozambik ordusu mu ulan bura?" diye bağladı lafını. Bu olayın arkasından adımız bir iki hafta kadar mozambik askerine neye çıktıysa da, tutmadı ve asıl lakabım 'Joko' ya geri dönüldü. Bu joko "joker komando" nun kısaltması. Nereye gönderirsen gider, ne iş versen yapar ve şakacı kimliğiyle bu arada kendi dalgasına bakar hesabı ben özel şapkama joker yazdırmıştım oradan kalma. Yine dağılmayalım, sonra iş ne yapalıcağı kısmına geldi. "Kaç kişi var senin atış yapmana?" diye sordu en sonunda. "Kabaca hesaplayıp bir rakam söyledim, "Git bölüğe bağcıklı pantolanla geri gel ve atış sırasını sakın kaçırma!" diye bağladı azap yolunu. Uyanığımya hemen tüfeği bırakmaya yeltendim, ama ne mümkün, "Tüfekle gideksin!" kükremesi geldi anında. Koştur babam koştur, az buz yol değil, asos'u tırman sağa dön bir kilometre yol al, ardından iki üç kilometrelik düz yol ne derken bölüğe vardım ama depocu arazi ve benim tüfekle yukarı çıkmam yasak. Gözümü karartıp merdivenlere yöneldim ki nöbetçi subayla burun buruna geldik. "Hayırdır?" gibisinden karşıladı, durumu izah ettim ve o korktuğum kural önüme dikildi, "tüfeğini bırak yatakhaneye öyle çık!" Depocu yok oğlu yok derken çaycı askere rastladım ve bu benim kurtuluşum oldu. Beni sever, çayocağını açtı ve tüfeği bırakmama ve beni beklemeye söz verdi. Es kaza ortadan kaybolsa, tüfeksiz geri dönmemin yolu yok ama düşünecek zaman da yok, koşa koşa tırmandım merdivenleri. Gittim çamaşırhaneden kirliler arasından elime ilk geleni ve muhtemelen en çamurlusunu ama sağlam bağcıklı olanını giydim indim aşağı. Tüfeği sırtlandığım gibi aynı yola vurdum kendimi, bir ara orucu bozma gibi bir fikir geldi aklıma koşarken ama, aman oğlum gavura kızıp dellenme diye avuttum kendimi. Çok şükür sıram gelmeden yetiştim ve "Emir yerine getirilmiştir!" komutanım diye soluk soluğa esas duruşta tekmil verdim üsteğmene. Kurumuş çamurları üzerinden dökülen pantolonumun paçalarına baktı ve "Geç sırana!" dedi sadece. Gel de atış yap tüm bunlardan sonra, elbette üç atışın üçü de karavana...
Bu arada sevgili Yasemin amcanıza 265'i dönemden selamımı iletin lütfen. "Karpuz çeşmesi" ismi aklımda kalmamış ancak kesin nasiplenmişimdir suyundan. Ayrıca burada yazdıklarımdan şikayet ettiğim anlamı çıkmasın, ben bu eğitimden geçtim ve döktüğüm ter neticesinde bröve almaya hak kazandım ve dönem yüzüğünü hala parmağımda taşıyorum gururla...
"Çünkü ben bu ülkenin gördüğü en iyi yazarım! Durmayın gülün, gülün, ama bir gün gelecek ve eserlerim öyle ünlü olacaklar ki, insanlar Fransızca konuşun yerine, Moliere'in dilini konuş diyecekler..."
Moliere, film, bir yazar sarhoş masalarına kendini anlatıyor.
Dile hakimiyet ve onu mükemmel kullanarak ölümsüz kılma fikri! Yeniden doğsaydım veya yeniden başlamak için daha genç olabilseydim eğer sadece bu ülkü için harcardım her nefesimi, sadece bu ideal benim anlamım olabilirdi ve o zaman korka korka değil, göğsümü gere gere "Ben yazmak için yaratıldım!" sözünün hakkını verebilirdim. Türk dili layık olduğu yazarını henüz bulamadı ve şimdi boşlukta salınan bir sandal gibi rotasız ve kaybolmuş ilerlemek zorunda. Bu konuda yaram derin...
Drsitare, Kertenkele ve Kumsaati'ni özledim bu akşam...
Dumanlanarak ve hayatın akışına hayran ve dışında yeralarak, anlamadan, kırmadan, haykıra haykıra susarak, koşarak, düşerek, dizinin yara kabuğunu soyup etin yeniden kanlanmasını seyrederek, ağlayıp gülüp, herşeyin eninde sonunda dibe vurduğunu düşleyerek...
Modern Cyrano nasıl olunur? Mesaj yazılmasına yardım ederek. O kadar yazıp çiziyoruz bari işe yarasın hesabıyla, de neyse görünen o ki bugün yazmak nasip değil bu mevzuyu, yarına Allah kerim...
"Gereksiz Faruk" tamlamasının "gereksiz" kısmının icadı bana ait. Faruk ben dükkana ilk geldiğimde askere gitmeye hazırlanan oto elektrik kalfasıydı. En olmadık zamanlarda tuhaf isteklerde bulunması, haftalığının iki katını benim dükkandan aldığı ıvır zıvıra harcaması, diyelim ki ben müşterilerle meşgulum, elinde ufak bir bozuk para ile şu ne kadar, bu ne kadar diye sorması saflığından kaynaklanıyor anlıyorum ama kimi zaman da çekilmez bir hal alıyor birader, ben de tuttum buna gereksiz lakabını taktım. Askere gitti yine kurtulamadık, bu seferde telefonla çağrı bırakma olayları başladı. "Ne var?" diye açıyorum telefonu, "bişey yok, nöbetten geldim" diyor, "Ee" diyorum, anlatıyor birşeyler ve lafın sonunu "abi bana kontör göndersene..." diye bağlıyor. "Kapat lan telefonu, çavuş geliyor yanına şimdi..." diye kızıyorum buna, aradan bir kaç gün geçiyor yine aynı terane.
Sonra askerden geldi ve fabrikaya işe girdi, ilk iş cep telefonunu yeniledi. Vardiya saatleri dışında yine benim buralarda takılır, ama herhangi bir işim düşsün, hiç sektirmeden ve para mara almadan yapar. Annesi epeydir kız bakıyor bizim Faruk'a, Gebze kesmedi, Iğdır'a gidecek bu yaz ne derken, uzak akrabalarından bir hatun meğer gizliden gizliye bizim oğlanı gözüne kestirmiş epeydir. Bir kaç akşam önce yine Faruk bana çağrı bıraktı, şu ana kadar benimle çağrısız telefon görüşmesi yaptığı görülmemiştir, zaten kontör yüklediğinin ertesi dakikası kontörü biter dananın. Herneyse bu sefer bizim ilkokul iki terk Faruk'a kız mesaj göndermiş ve bizimki ne demek istediğini ve ne yazmamız gerektiğini soruyor gece yarısına çeyrek kala. Bir yandan da dükkanı kapatıyorum, bu bir kaç çağrı daha yapıyor, kulak asmıyorum ve en sonunda dükkanın kapısını içerden kapayıp bir bira ısmarlıyorum kendime. Kız uyanık, sadece düğmeye basmış ama net olarak hiçbir açılımı yok mesajın. Bu tür şeyler mahremdi ne pek de düşünmüyorum, cevap vermem gerektiğini varsayıp, ortalama bir yol izleyerek, bir kaç bariz dil ve imla hatasını da içine serpiştirerek yazıyorum mesajı gönderiyorum Faruk'a. Daha sonra bu bana yine çağrı atıyor ve küfrederek herşeyi yarına erteliyorum. Yolda giderken aklıma geliyor, es kaza benim hanım telefonun mesaj kısmına baksa ve Faruk başlığı altında yazılanları okusa, hızını alamayıp cevabına da okusa nasıl bir komedi yaşanır diye. Hayatta işi olmaz, o benim ciğerimi bilir zaten, uyy ana muhteser! (Lazca dediler, doğrumu bilmem, anan kurban olsun sana gibi bir anlamı varmış...) Herneyse ben bela almışım meğer başıma, ertesi gün akşama kadar mesaj yazdık birlikte, son demlerinde artık alışması gerektiğini söyleyerek mesaj yazma işini kendisine devrettim, bu seferde kontrol etmem için getirmeye başladı. Bu arada parça kontör parası beş liranın benim kasadan çıktığını ve Faruk'un hesabına yazıldığını bilmem ki söylemeye gerek var mı? Kız da cevval birader, iki dakika durmuyor, derken akşam dokuza doğru olay farklı bir boyuta geldi, kız demez mi "sen evin tek oğlusun evlendiğimiz de ben annenlerle birlikte oturmak istemiyorum!" diye. Bir yandan harbi olması güzel, diğer yandan dakka bir gol bir, ben dedim "...ktir et oğlum!" ama bizimki farklı frekansta. "Ne halin varsa gör..." diyerek geriye çekildim. Gece birlere kadar devam etmiş mesaj trafiği, sabah oldu hala devam, inşallah kız aradaki farkı anlamamıştır diyorum bir yandan. Ama devam ettiğine göre iyi kıvırmışım bu işi. Herneyse bu telefon işi farklı şeylere sahne olabiliyor, Avcılar'da başımdan geçen bir telefon mevzusu daha var ki evlere şenlik, ama onun hikayesi de akşama artık...
Avcılar'da matbaa ajansında çalıştığım vakit dükkanı eski ortağıma bırakıp İstanbul'a yerleştim. Ama haftasonları Gebze'ye geliyorum ve dükkanı çekip çeviriyorum ne derken benim eski çırak Demirel lakaplı çingene Bülent uğradı bir pazar ve bana bir telefon numarası verdi kendine ait olduğunu söyleyip. Üç beş ay aklıma gelmedi ama bir akşam arayacağım tuttu. Üç beş bekledim baktım ses seda yok kapadım telefonu ve ışıkları kapatıp nete takıldım. Aradan bir iki saat geçmedi bilmediğim bir numara beni aradı genç, sinirli ve sert bir erkek sesi ve daha yeşile dokunup "Alo" der demez "Sen kimsin!" hitabıyla karşıladı beni. Şerbetliyimdir, "Sen beni aradığına göre, sen kimsin?" dedim sektirmeden. Adam, "Benim karımı aramışsınız bir kaç saat evvel, söyleyin siz kimsiniz? Ve nerede oturuyorsunuz?" diye daha alçak perdeden saydırmaya başladı. "Kardeşim ben kimsenin karısını kızını aramam, işim olmaz, bir yanlışlık falan olmalı..." diyorum, ama "Bakın burada telefon elimde ... ....... nolu telefon sekiz kırk iki de çağrı bırakmış, bu telefon size mi ait?" "Aynen öyle, ancak ben ne sizi tanırım ne de eşinizi, bir yanlışlık var bu işte" diyorum ama, amca heyecanlı heyacanlı devam ediyor. Biraz alttan alıp, onu sakinleştirme yollu konuşmaya başladım bu sefer, "Kardeşim benim ismim Ahmet Hamdi Turhan, İstanbul Avcılar'da ikamet ediyorum üç beş aydır, sizin telefonunuza çağrı bırakmam mümkün değil, üstelik ben nişanlıyım, iki ay sonra düğünüm var..." deyince bizimki kendisinin Konya'da oturduğunu ve yeni evli olduğunu söyledi. Aklıma hala bizim Bülent gelmiyor. Neyse "İyi akşamlar!" diyerek kapadık telefonu ve daha kapatır kapamaz Bülent'i aradığım aklıma geldi. Tamı tamına sekiz kırk iki de aranmış. Açtım telefonu hemen "Kardeşim kusura bakmayın, ben bir arkadaşımın telefon numarasını alırken hata yapmışım, ben sizi değil onu aradığımı düşünüyordum ancak açılmayınca kapadım ve siz öyle söyleyince de aklıma gelmedi..." diye özür diledim. Bana mutluluklar bile dileyerek kapadı ve hemen Bülent'in yanlış verdiği telefon numarasını çöpe gönderdim. İyi de şöyle bir senaryo da aklıma gelmedi değil ondan sonra. Diyelim ki o an aksi bir anımdayım ve bu denli kaba bir başlangıca, küfürle ve olumsuz yanıt verme gafletinde bulundum olur ya. Amca zaten heyecanlı ve belli ki normalin üstünde kıskanç bir kişilik, evde bu mevzu yüzünden hiç suçu günahı olmayan o kadının pozisyonu ne olurdu düşünmek bile istemiyorum. Her zaman ağırbaşlı ve ılımlı olmakda fayda vardır gibi bir çıkarımı var tüm bu hadisenin.
Bir keresinde de yine Konya'dan genç bir kız beni tesadüfen aramış, canı sıkılıyormuş ve telefonu rastgele çevirip konuşarak kendini avutuyormuş, ayrıntıları geçelim, bir ton nasihat verdim ve bu şekilde ancak belasını bulabileceğini söyledim kendisine son söz olarak...
Slogan; "Hayat güzeldir",
Yeni üye olduğum site www.izdiham.com'un yeni logosu bir sigara üzerine yazılan "Yaşamak sağlığa zararlıdır!" yazısıdır ve Tuğçe'ye de hediyemdir,
Kertenkele ve Kumsaati özlemi bitti ama Drsitare halen devam etmekte,
ve,
Mahalleme hediyemdir;
Oya İşboğa, Ayşe Taş, Bülent Ersoy, Hamiyet Yüceses ve Umut Akyürek söylüyorlar,
Çekim kötü, ses ayarsız ama, Ayşe Taş'ı beğendim ben bu akşam, taş gibi bir yorum, oturaklı ve sade;
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız