"Senin gördüğün yanağımdan süzülenler
Asıl içimde, içimde yüzdüğüm bir deniz var"
Şebnem Ferah
Keskin uçlarını törpüleyerek, ama uğraş verirken ellerimizi kedi .ükü yaralara bezeyerek, olmadık kıyılardan dik yamaçlara sıçrayarak ve her seferinde en tepeden düşerek, alınmadan, incinmeden, kırılmadan, bir daha düşerek, hatta her seferinde daha kötü düşerek, velhasılı en dibe düşerek, sonra dipten aşağı düşülmez diyerek, tutunamayanlar kitabının topyekün yakılmalı diyenin sesinden, bir postal altında eziliveren akreplerin korkulu düşlere inat acizliğine yaslanarak, ucuz sigaraların ve kalitesiz çakmakların gölgesinde, kimi zaman deliliğe vurup eğlenerek, çoğu zaman acıyı damıtıp yüreklere panzehir eyleme sevdasıyla tutuşmak, eninde sonunda kendini tüketerek, yorulmadan, isyan etmeden, inceden inceden, türkü olup dağlara yazılmak, şiir olup yüreklere kazınmak ve en çok da küçücük dünyasının devasa savaşlarında kılıç salladığını düşleyerek, ne şamın şekeri, ne kıçında kıl dönmesi, uğrun uğrun esen seher yeli mi, benim yarim zavallı mı deli mi, diye diye henüz hiç söylenmemiş bir kelimenin izini sürerek ve kaybederek, hatta kaybolarak ve ertesinde aşkın serinliğinde kendini avutarak ve aşina dost sohbetine, arabesk ile rock arasında ve ikisinin de dışında ama illa da küfrederek, varoluşun sırrına varıp kendini hiçleştirerek, sızıp damıtarak, kızıp yamultarak, özleyip uzanamamak, isteyip varamamak ve her seferinde, en derinde, boş, boş, boş uzaydan gelen teneke sesleri evhamında, kızarmış tavuğun geçen sene ferik iken kurduğu düşü kıvamında, durmadan, günü güne ekleyerek, asker yolu bekleyerek, sek sek sekerek, içinde, çinde, inde, sevgilinin ay yüzünde, artık yazılmayan mektupların yanık köşesinden, bir yetmişlik rakının artık alkol damlamayan en dibinden, beş para etmezin ikinci parasından, bir elmanın diğer yarısından, elma kurdunun yaşam hırsından, tilki uykusundan, teke zortlatmasından ve Şebnem'in denizinden, Seda'nın zifaf gecesinden, enderden, sıfatlardan, makamlardan, kraldan, akla gelmeyenden ve senden ve en sonunda da kendimden biliyorum ki, bu kadar uzun cümle kurmak iyi değildir...
Vapura bindik, yan yana dururken liseli aşıklara benzediğimizi düşündüm. Rüzgar saçlarımızı geriye savuruyor ve benim saçlarım onunkinden uzun. Sigara dumanını gidebileceği en derin noktaya kadar gömüyorum içimde. Martı çığlıkları eşliğinde yanaşıyoruz rıhtıma.
"Bana biraz izin vermelisin, yalnız kalmalıyım..." deyiverdim iner inmez. Çaresizce ellerini açtı iki yana, sen bilirsin gibisinden kapattı sonra. Yürüdüm.
İstanbul bugün kalabalık olmuş buraya yağmış sanki. Sefaleti de yanında getirmiş, hamal niyetine, çantasını taşıtıyor. Bugün herşeyi batıyor gözüme, binaları kirli, renkleri zevksiz, sarı taksiler hırçın. Köprülere bezediler İstanbul'u yirmi sene içerisinde ve her birinin ayakaltı cenabet bir uykuya evsahibeliği yapıyor. Bu şehrin ruhu var, ama bu aralar ruhhastası kendisi.
Kalabalık şehir diğerlerine ne verir bilmiyorum, ama beni eziyor. Değersizsin, hiçsin, küçücüksün, bizimle başedemezsin gibi pankartlarla üzerime geliyorlar adımbaşı. Korkumu dindirip, küçümseyerek sıyrılıyorum sadece. Yaşlı orospular nefretle bakan gözleri ve fırsat ele geçtiğinde kullandıkları acımasız kayıtsızlık yüreğimde...
Öylesine amaçsızca vurdum ki kendimi yola, nereye varacağımın ayrımında bile değilim. Ayaklarım sürükleniyor o kadar. Az sonra herhangi bir sokağa dalabilirim, geri dönebilirim, bir geçtiğim yerden bir daha geçebilirim, belki farkına bile varmam, belki de o kadar salak değilimdir. Ama nereye gidersem gideyim arabalar her yerde. Kimisi kaldırımların üzerinde. Bazısı ceketimin kenarlarını yalayacak mesafeden yanımdan geçiyor, kimisi kaldırıma kendimi atmasam beni yere yıkacakmış gibi üzerime üzerime geliyor. Herkes korkusuz ve kılpayı yaşıyor, ben kaçıyorum...
Kenara itildiysen eğer, gidebileceğin kadar uzağa git artık. Uçurum kenarı senin evindir gayri. Sert rüzgarlar ve bed sesli kurbağalar yarenin olacak bundan böyle...
Devletim beni evire çevire öpüyor bugün. Sabah, İsu'nun işbilir kaçak şubesi şefinin 2500 lira rüşvet teklifini reddettiğim için, 6500 lira ceza ödeyeceğim haberiyle güne başladım. Az önce Unakıtan lavuğunun çömezleri geldi, bandrol kontrolü yaparken beş on tane geçen yıldan kalma bandrolsüz şarap buldular dükkanda. Tanesi 1350 liradan ceza kesmeye yeltendiler, .ikerim dükkanını da, maliyesini de, İsu'sunu da, belediyesini de diye içimden küfrede küfrede, ama dışımdan rica minnet, bitirmeyin beni abi diye yalvararak, bir şişe johny viskiye işi bağlayıp gönderdim. Şarapları kaldırdım ortadan.
Tekrar içkiye sarılasım var, kafayı bulandırıp gerçeğimden kaçasım var, ikiyüzlü yaşantımın beni .aşaklarımdan kavrayıp ite köpeğe muhtaç edesi var, devletimin kanunları var, kanunları kendi cebine doğru yönlendiren memurları var, uzaklarda bir yerlerde ölenleri var ve ben artık susmalıyım. Ben şimdi bu çocuklara nasıl anlatırım, siz Kuzey Irak'ta ölürken, ben .rospu çocuğunun birine elimdeki iki viskiden birini rüşvet olarak verdim, .ötümü kurtarmak için. Beni niye öldürmedin ey Allah'ım? Bu rezil yaşamın bir gram değeri varsa ve adaletin varsa, ben kendimden geçtim artık, o çocuklara kim nasıl verecek hesabını? Bu kadar mı köpekleşti bu memleketin çocukları, nokta kadar menfaate, virgül gibi eğilme diye türkü çağırırken yirmi sene evvel. Özal öldün gettin ya, bu işte senin de parmağın var biliyor musun? Ama hayır susmam gerek, dün gece itibariyle on beş can bu toprakların geleceği adına şehit düşmüş, bu yangının dumanı daha taze taze tüterken, benim dünyalık meselelere bu denli batışım yakışık almaz.
Ey Rabbülalemin herşeyin hayırlısını sen bilirsin...
Kayıt: Feb 05, 2008 Mesajlar: 93 Nereden: keman sesinden
Tarih: Pts Şub 25, 2008 4:07 pm Mesaj konusu:
tiananmenian demiş ki:
siz Kuzey Irak'ta ölürken, ben .rospu çocuğunun birine elimdeki iki viskiden birini rüşvet olarak verdim, .
rüşvet verdim diyerek her seyi kendi üzerinize yüklemenize gerek yok sn tian. her seyin anlamının birer birer değişip yitirilmesiyle rüşvet kavramıda değişti.eminim siz rüşvet değil "bahşiş"vermişsinizdir.
*yine yazdıklarınız çok güzel bir o kadar da gercek.
Hayat kırık, izdüşümü yok. .iç!
Biliyor musun canım, ben istemedim! Uzanıp aldığım hiçbir şeyden mesul değilim. Karşılığında verdiğimin haddi hesabı yok ama hesap tutmaya niyetim de yok. Ne olmak istediğimin ayrımında değilim, ne olduğumun farkının kaybolduğu şu dakika. Bu bir acınarak algı yanlışlığını peşine takma eylemi değildir, bu bir itiraf da değildir, bu sadece kırılma. Ardından kırıklarla yaşama cüreti. Dışarıya yansıttığım idare eder tavrının altında yatan bilinç üstü mü bilinç altı mı her ne ,oksa isimlendirilmesinin ne önemi var sanki, kendini ifşa etmesi ve...
ve gecenin saat birinde içime oturup durması. Ben içimde kayboldum ve hiç de iyi şeyler yok içerisinde. Kırık bir hayata kırılgan bir ruh yaraşır. Aşkın elinden tutmak tek ümidim di biliyor musun canım? Tutunamadım! Sonrası uzun soluklu bir düşüşten ibaret. Varlığım ile yokluğumun aynılaştığı saatler, Yaratıcı'nın beni kendi başıma bıraktığı ve ne halin varsa gör dediği anlar. Sanki hiç yanımda olmamış gibi, zaten en başından kurgu buymuş gibi, gibili cümlelerden nefret etmek yazgımın bir ifadeseymiş gibi, zıkkımın kökü, meğerse cehennemin dibiymiş gibi...
Yatsana habis kul, dürsene gecenin defterini...
Bu gece, şeytan azapta gerek anladık ta, şeytanın ben miyim?
Şeytanın bensem azabın bu denli şiddetli olmak zorunda mı? İşimi bitirmek daha kolay olmaz mı? Yoksa hikmetinden sual olunmaz mı? Bir kere de olsa istisna yapsan da lutfedip cevap versen olmaz mı? Ama bilirim, gece vakti bu tür tefekküre dalmamak gerekir. Tefekküre kapı aralamak her nasılsa temiz kalabilmiş vicdanın işidir. Ve bunu bilmek beni yüceltmiyor biliyor musun, yerin dibine sokuyor farkında mısın? Ne çok soru, ne cenabet bir gece...
Belki anlamı yok, bu gece hiç yaşanmamış sayılabilir. Yarın bir gün Azrail ziyaretime geldiğinde, hiç yaşanılmaması gereken bir gecem vardı, onu hesaba kat, sonra gel denilebilir, cevap olarak, hesabı tamamladım da geldim de denilebilir. Alınma Yaratıcım, varsay ki, ölümlünün biri almış gemi azıya, yarın tövbe edecek ya, fırsat bu fırsat deyip dellenmiş azıcık...
Kırık, hayatım hiç olmadığı kadar özdeş bu kelimeyle şu ara...
Bugün canım çekti, Fosforlu Cevriye'yi dinleyeyim dedim, youtube'da ara tara, hiçbirini beğenmedim. En güzel yorumunu, o beş para etmez düş gezginleri filminde izlemiştim. İki ihtiyar söylüyordu Ege usulü. Cümbüş bazı şarkılara ruh veren özel bir sazdır. Benim düğünümde çingene Tuncay iki teli kırdıydı fabrika işçiliğinden arta kalan nasırlı parmaklarıyla. Herneyse, rakıya meze, kavun ve beyaz peynir mahşerin üç atlısıdır ya, dördüncüsü de cümbüş olmalı arkadaş. Zeynel Abidin marka en yaygın olanı memleketimde ve perdesiz. Keman, ud ve benzerleri gibi. Bir çalınan parçanın aynı ayarda bir daha çalınma ihtimali yok yani. Perdeliler de var mı sanki, milim kaysa ses değişir, akorda ve ustasına göre yorum da değişir. Little Buda filminde geçen replik yaklaşık olarak şöyledir; "Teli çok gerersen kırılır, gevşek bırakırsan da çalamazsın..." Sidharta yıllar süren arayışından sonra kurtuluşunu bu cümlede bulur. Bugün itibariyle gerçek işkence baskısıdır. İşkence, şimdi kullanılır mı bilmem, eskiden marangozlukta kullanılan bir alet. Pres makinalarının pek yaygın olmadığı dönemlerden hatıra, ağaç tutkalı marifetiyle tahta bağlantılarını bir gün bekleyerek gerçekleştiren mucize demir. Mekanizması çok basit, uzun bir sap ve üsttünde vidalı bir kol. Ancak ayarı iyi yapılmalı, çok bastırırsan tahtayı ezer ya da kırar, az sıkarsan tahta gönyesiz birbirine kaynar. Ayar yani. Elektrik işinde ilk öğrendiğim şey yan keski ile kablo ucu açmak oldu. O da bir şey mi arkadaşım, herkes yapar dersen, al eline aleti ve bir bakır kablonun plastik ucunu keski marifetiyle telinden ayır bakayım nasıl oluyor? Yapamazsın. Plastik bakırı kaplamıştır ve çok bastırırsan bakır tele temas edersin ve anında kopar, az bastırırsan plastik sardığı telden ayrılmaz, seni uğraştırır. Bir kere değil beş kere değil, milyon kere telin ucunu açmalısın ayarı tutturmak için. Sonra el öğrenir, ağız böbürlenir ben yaptım diye. Gündem yoğun, hayat .oktan ve eski defterler'den ben nasıl sağ çıkmışım hayret üstü hayret. Elimde üç beş tane ajanda var geçmişte karaladıklarıma dair ve dükkana getirdim ben birkaç ay evvel. Ara sıra onlara el atıp rastgele yazıyorum buraya. İyi de hiç mi içinde iyi bir şey yok kardeşim? Vallahi de yok, yemiş içmiş karamsar takılmışız ne hikmetse? Aydınlığa çıktık mı? Aşkın elinden tutunduk hiç değilse, gerisi teferruat. Beni bir tek sen anladın, sen de yanlış anladın be kız anem...
Karakutu'nun har daim yüzümü gülümseten kalemi sizden bir ricam olsa; Jack London başlığına Martin Eden alıntıları ekleseniz, mümkünse...
Bir gidip bir geliyorsun, hayatla çok meşgulsun çocuk ve ölümlülerle çok haşır neşir...
Karanlığının içinden parmağını uzatıp düğmeye dokunmaya korkuyorsun, kelimelerinin kafesinden salınıvermeyi ve aşikar olmayı içine sindiremiyorsun, Dr Frankestien'ın ucubesini duymuşluğun ve filmini seyretmişliğin vardır ama kitabını okuyana kadar vakıf olamamıştın gerçeğine, "Aslanlara sözüm var, çakallarla işim olmaz..." diye bağıra çağıra konuşan yaşlı karadenizlinin sigaradan bitmiş ciğerlerinin kara lekelerinden ve işe yaramaz devam edişlerinden elinde kalan yirmi sene sonrasının sana şimdi gösterilmiş olmasından ibarettir. Said Nursi okudun ve anlamadın, ama bir gün Eskişehir'de cezaevinden bir lise bahçesine bakarken voleybol oynayan neşeli kızlar guruhunun elli sene sonrasını nasıl düşündüğünü ve hepsini nasıl cehenneme odun taşır halde gördüğünü anlattığını da iyi bilirsin. Elli sene sonrası, bir parmak şıklatması kadar kısa sürmüştür geriye baktığında, ileriye baktığında ise çok uzun bir zaman. İzafiyet. Kemiyet. Keyfiyet.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız