Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 53 Üye Adayı ve 4 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Dağ Başında...
 İsimler
 Cemil Meriç
 SULUKULE
 Gelenek
 Birleşik Devletler'e ait bazı coğrafik bilgiler
 Dilemmalara, tekliğe, vahdete dair
 CEZA ve Rap
 Töremeyesiceler...
 tahammül
 köy
 eskimiş bir dosta
 J.J.ROUSSEAU ve EMİLE
 Berat Kandili
 Keşke hiç yaşamasalardı!..
 Dilemma
 SANAT'IN TARİHİ
 TNT'ye Kafa Atmak
 4 ağustos

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

"Ve" Asla Sadece Bir Bağlaç Değildir...


"Ve" Asla Sadece Bir Bağlaç Değildir...
Sayfa Önceki  1, 2, 3, ... 24, 25, 26  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Denemeleriniz
Yazar Mesaj
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Oca 09, 2007 9:54 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Bir rock grubu kurmak istiyorum, ismi de DOORS olacak. Bilinenle bilinmeyen arasındaki kapı ve ben bu kapı olmak istiyorum."
jim morrison

Tam Bağlantısızlar…

Amerika da türeyen bir grup. Allah, din, iman, vicdan, insanlık, onur, haysiyet, vatan, millet, ırk, toprak, bayrak, felsefe, sanat, bilim, aile, klan, soy, etnik köken, ahlak, töre, gelenek, karı koca, anne baba, çoluk çocuk, adalet ve hukuk sistemi gibi kavramlarla ilişiği olmayan, iki ayakla yürüyen pimi çekilmiş el bombaları olarak betimleniyorlar. Duygudan yoksun denecek kadar insanlıktan uzak, bencillik kuleleri yüksek bir hayatın izini sürüyorlar. Kendi çıkarları için yapamayacakları hiçbir şey yok ve içgüdüleriyle yaşıyorlar. Modern insanın yan ürünü olarak sayıları şimdilik az ancak sanata özellikle de sinemaya yansımaları pek fazla zaman almamış. Amerikan orijinli şiddet ve hapishane filmlerinin doğal figüranları olarak pek çoğunda rol alıyorlar. Hayatta kalma biçimleri para elde etmek ve ölene kadar öldürmek biçiminde. Gözü pekler ve kaybedecekleri hiç bir şeyleri yok, zaten hiçlik mefhumuyla var oluşlarını gerçekleştiriyorlar. Epeyi otuzunu görmeden geberip gidiyor ve pek çoğu arkasında en azından birkaç silahlı soygun veya cinayet bırakıyor. Hapishanelerde ki nüfusları hiç de az değil ve gün geçtikçe sayıları artıyor. Batı toplumunun katı materyalist toplumsal düzeni, kendini bir türlü ifade edemeyen ve yolunu kaybetmiş Hıristiyan inanç sisteminin kıskacında ucubeler olarak doğup ya elektrikli sandalyede kızararak ya da polisle çatışırken ölüp gidiyorlar. İçlerinde amaçsızca adam öldürenler olduğu gibi sudan sebeplerle veya birkaç dolar için suç işleyenlerde mevcut. Âlemin derdi beni gerdi havalarına girmeden artık sadece Amerika’da olmadıklarını ifade ederek açıklama getireyim. Geçenlerde iki tane ciğeri beş para etmez serseri Ramazan Bayramını kana bulayarak Türkiye’yi ayağa kaldıran eylemlere imza attılar. Zevk için adam öldürdüklerini söyleyen bu iki cani “Katil Doğanlar” figürünün bir Oliver Stone imzalı Hollywood filmi olmadığını ispat etmek istercesine arabaya atlayıp kimi zaman üç beş kuruş uğruna, kimi zamanda kafayı esrarla iyice cilaladıkları için haybeye yedi kişiyi katlettiler. Sen şanslısın çünkü güzergâhta yer almıyordun sadece. Amok koşucuları gibi öldürmek ve ölmek adına girişilen bu eylem hapishaneyle sonuçlandı ve hiçbir avukat onları savunmak istemiyor şimdi. Delikanlılığın bile bir raconu vardı bu memlekette eskiden, artık tam bağlantısızlarımız var. Batı’dan ilim ve fen ithal etmek için yola çıktık açık alınla, geldiğimiz aşama kapkaç ve Levis 501 kot giyme sevdası. Bilmem kaçıncı Milli Eğitim Şurası toplanmış ancak bu toplumun yüzde ellisi Milli Eğitimden, yüzde yetmişi de şura kelimesinden bihaberdir kimsenin bunu tartıştığı yok. On dört yaşında kız öğrenciler birbirlerine lan’lı, oğlum’lu konuşuyor, önlerine başarılı yani sadece para kazanan ve lüks yaşam süren türünden Deniz Akkaya servis ediliyor. Artık erkekler Alaattin Çakıcı ya da onun ekran yaratığı Polat Alemdar namzedi, kızlar Tuğçe Kazaz kırması. Gel de hayra yor bu rüyayı ve geceleri rahat uyu bundan böyle. Yazılı ve görsel basın topunuzun amına koyum, Allah belanızı versin ve medya towerslarınızı başınıza geçirsin. Kına yakın artık, laik ve sevimsiz cumhuriyetimiz, kıymeti kendinden meçhul dört başı mamur davar sürüsü bir gençlik ile meydanlarda Kenan Doğulu eşliğinde onuncu yıl marşı okuyabilir artık. Kimin eli kimin kıçında sosyetik yaşam, herkesin eli herkesin kıçında toplu seks cinnetine dönüşmüştür. Para kirli ise harcanma yolları da ondan nasibini alacaktır. Estetik budalası yaşlı kadınlara tayt giydirip sahnenin tozunu aldırarak yürüyecek bu kervan. Gazeteler ve televizyon her dem onların yaşamlarını gündeme taşıyacak ve üstüne üstlük şikâyette onlardan gelecek. Domuzlar körfezinde çıkartma yaparken mangasını kaybetmiş kuş beyinli amerikan askerine dönüşen yığınlar sizi seyredecek ve okuyacak, ortam reklâm manyağı olacak, tüm apartmanlar ürün logolarıyla süslenecek, bu siktimin yazım programı da bana logo yerine ayırmaç kullanabilirsiniz diye uyarı verecek. Ayırmaç ne oğlum, kim buldu bu kelimeyi, hem kelime bulmak ne haddine? Tilcik, tümleç, yerleşke, aktöre, ırlamak, sevi, elinin körü, zıkkımın peki…
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Cmt Oca 13, 2007 10:52 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Henüz ölmemiştim, yalnızca hızlı bir çürüme içindeydim. Kim değildi ki allahaşkına? hepimiz aynı dibi delik teknede kendimizi eğlendirmeye çalışıyorduk."

c.bukowski

tam da bukowski hakkında birşeyler yazıyordum ki aklıma geldi, bırak moruk bu ıvır zıvırla uğraşmayı, aç oradan bir bira geç makinalının başına adam gibi şeyler yaz dedim kendi kendime. hayat uzlaşmadır, yazı onu mümkün kılar...
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Oca 14, 2007 12:20 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Minibüs her zamanki gibi yolcu almayı abartı tabi. Radyoda tuhaf bir aşk anlayışla sarsılmış yaşlı ve boğuk sesli bir adam lanetler yağdırıyor hayata, en çok da bize. Etrafımda uyuklayan sanayi çırakları. Ayakta durmak bile engel değil onlara. Herkes benim gibi şanslı değil elbette. Hem devlet memuruyum hem de yasal iznimde harcadım koca günü. Onlar yılın her gününü çalışarak geçiriyorlar, şimdiden sırtlarına binen günün yorgunluğunu atmak ve ertesi gün her şeye kaldığı yerden başlamak üzere dinlenmeliler. Yaşlılar yorgun, gençlerin hali onlardan da beter. Varlıklarını İstanbul da ayakta kalmaya adamış on bir milyon vücut. Her birini hırpalayan ve bundan asla vazgeçmeyecek Bizans artığı fahişe bir şehir. Kadınlar kendilerini değişik şeylere vererek hafifletiyorlar bunu. Saatlerce fırçalanan saçlar, el bakım kremleri, en son moda ağda yöntemleri. Bizim derdimiz ayrı, bıyıklarını kemiren adamların saçlarında seyrekleşen kıllardan daha önemli sorunları olduğu mutlaktır. Yaz bir yere bunları... Gereksiz ayrıntılar keşmekeşi dünya ve küçümseyebiliyorsan eğer hayat da gereksiz bir ayrıntıya dönüşebilir anında...
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Oca 26, 2007 1:25 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

./.
kabız yazarlardan geçilmiyor
dünya.
Ve taze boka doymayan
İnsanlardan.
Kasvet verici.
(profesyoneller)

c.bukowski

okul ve askerlik sonrası işsizlik, başıboşluk, semizotu, aslı olmayan hikayeler, kurgu varoluştan iyidir en azından insan tarafından tasarlanmıştır fikrine gönderme, gitme, gelme ve...

Otuz yaşına geldim ve hala alkolle kendimi avutup yorgana sarılarak uyuyorum. Herhangi bir devlet dairesinde her ne kademeden olursa olsun işe girme umudum okulun ertesinde girdiğim sınavlar neticesinde suya düştü. Ticaret yapmak adına ne deneyime ne de yeterli sermayeye sahiptim. Onurlu ve legal yoldan yok olmak adına askere gönüllü komando yazıldım ancak Allah çekilecek çilen var daha diyerek Güneydoğudan beni sağ salim evime gönderdi. Elime geçen üç beş kuruşu da elektronik eşyaya harcadım, sudan çıkmış balık misali döndüm babamın köyüne. Önceleri her şey yolunda gitti. Yine iş sınavları cenderesinde Ankara’ya ve İstanbul’a gelip gittim. Bir baltaya sap olamamış hımbıl veletler cennetinde dostlarımla pişpirik oynayıp onların evlenmelerine, çoluk çocuk sahibi olmalarına, erkek çocuklarını sünnet ettirmelerine tanık olarak gezinip durdum etrafta.

Babam onurlu adam, ne laf konduruyor ne de kendisi çekip beni bir laf söylüyor o zamanlar. Ancak yemek yerken kaşığı tutuşu bile beni aşağılıyor sanki. Akşam oluyor eve geç geliyorum, odama çekiliyorum, yatağımın başucunda açılmamış paketiyle sigara duruyor, herkes yatmış. Açıktan kimse bana para uzatmıyor ama sabah kalkıyorum yastığın kenarında on lira. Bu beni derinden sarsıyor fakat elden gelen hiçbir şey yok. Parayı alıp internet kafeye gidiyorum, gazetelerin iş ilanı eklerine bakıp yüzlerce yere başvuru yapıyorum ve cep telefonumun çalıp beni o mutlu haberle buluşturmasını umut ediyorum. Ara sıra çağırıyorlar beni ve her gittiğimde sınava tabi tutularak geri dönüyorum memlekete. Ekstradan yüz eli, iki yüz liraya patlıyor bu bana. Finansörüm her seferinde umutlanıyor ve “hayırlısı” diyerek avutuyor kendini. Ezilerek küçülüyorum git gide ve Kafka’nın böceğe dönüşen insanlarıyla Dostoyevski’nin yeraltında yaşayanlarına dönüşüyorum zamanla.

Birde asrın oyuncağı bilgisayar alıp, yalnızlık iksiri internet bağlatıyorum odama. Artık içerde daha çok vakit geçiriyor, gece geç yatıp öğlen ikilerde güne başlıyorum. Yanıma kimse yanaşamıyor, televizyon ve internetle besleniyorum. İlme hizmet etmesi gerektiği düşünülen tüm çağların en büyük buluşu internet ve onların sayesinde bulaştığım bilgisayar oyunları epey vaktimi alıyor. Her seferinde gerçeğimden uzaklaştırıp kendi kurduğu yapay ortamda ben yorup sızana kadar beni oyalıyorlar. Derken arama motoru diye tabir olunan yere bir gece “seks” yazmak gafletinde bulunuyorum ki al sana sefahatten beyni sulanmış dört başı mamur Babil kulesi. Milyarlarca site, her birinde yüzlerce resim, video, animasyon film, pornografik yazı. Yok yok anasını satayım. İstedikleri tek şey kredi kartının numarası vererek üye olup para yatırmak veya çok popüler bir site olup, kenarına köşesine aldıkları şirket reklamı gelirlerini artırmak. Bu uğurda yapılmadık rezalet, atılmadık takla, başvurulmadık yöntem kalmamış. Her biri bir başka siteye link atıyor ve tüm gece dolaşarak hiçbir yere varamıyorsun. Milyarlarca çıplak kadın resmi, her türden pornografik görüntü ve hepsi benim odamda ekranın içerisinde. Gel de uyu. Zaten hayatım kaymış, dibe düşerken kimseye zarar vermeden onu çirkinleştirmekte beis yok.

Chat siteleri ayrı bir alem, dünyanın her yerinden birileriyle yazışmak mümkün. Bir tanesini asla unutamam. Sanırım MİRC adıyla meşhur, o zamanlar oldukça yaygın kullanılan sohbet programındaydı. İngilizce biliyoruz ayağına yabancı kanallara takılıyorum, derken “cyber” namıyla bir sohbet odasına denk geliyorum. Sağa sola “hi” yazıp atıyorsun karşında ki “asl?” yazıyor. Bu age, seks, lokasyon nedir anlamında bir soru. Yaşını, cinsiyetini ve bulunduğun yeri yazarak kabul görmesini bekliyorsun, cevap gelirse sohbet biri ayrılana kadar devam ediyor. Kanada’dan bir kadınla yazışmaya başlıyoruz, benden yaşça büyük ve yazılım mühendisiymiş, takma adı Carina. Ama her şeyin yalan olma ihtimali mevcut, ben belki de Orta Avrupa’da kel saçlı, bira göbekli cinsiyet kavramı karışık erkek bir maden işçisiyle konuşuyorum ancak böylesi bir yalanı sadece onun yazdıklarından anlamam gerekiyor. Bir Kanadalı ile Türk bizim saat dilimine göre gecenin saat üçünde ne konuşursa onu konuşuyoruz ve bir ara Carina sohbeti “Sana bir şey sormak istiyorum” diye bölüyor. Sor diyorum ve “Şu anda sağ elimin parmakları nerede? Tahmin edebilir misin?” diyor. Hay bin kunduz! “Nerede?” diye soruyorum hafiften kıllanarak. “Bacaklarımın arasında” diyerek çığlık atıyor ardından. Bir yazı insanı ne kadar etkileyebilir? O sırada klavyenin başında birinin olduğunu ve tuşa dokunurken şehvetli kelimelerle seni azdırmak istediğini düşününce etkiliyor birader. “Peki, neler yapıyorsun onlarla?” diye sorunca kıyamet kopuyor tabii. MİRC basit bir chat programı ve “cyber” kanallar bu işe hizmet ediyorlar, bunu öğreniyorsun ilk. Ardından sistem gün geçtikçe kendini yeniliyor ve her ne hikmetse, düzen “Eğer bir olgu iyi ya da kötü sonuçlar doğurmak üzere kurgulanmışsa, yirmi birinci yüzyıl itibariyle netice mutlak suretle kötüye eğrilme biçiminde gerçekleşecektir” Alev Alatlı orijinli beynelmilel prensip gereği işleyişine devam ediyor. Görüntülü ve sesli iletişim kurmak mümkün oluyor sonraları ve diyelim ki Finlandiyalı bir çift yatak odalarını canlı yayınla tüm dünyaya açıyorlar. Bu da bir müddet oyalıyor insanı ve sonunda akla, fenne ve insanlığa hizmet etme yüce amacıyla var olan internet, bu erek hariç her yolda kullanılıyor ve modern insan kendi gerçeğinden kaçışı artık bu yolla gerçekleştiriyor. Esrar üretiminden el yapımı bombaya milyonlarca var oluşu gereği insan doğasına zararlı eğilim bir tuş basımı kadar uzakken, Neşet Ertaş’ın mükemmel türkü sözlerine ulaşmak ta aynı pencerenin arkasında.

Abilerim ablalarım aşk, dostluk ve muhabbet dileniyoruz klavyenin tuşlarından. Herkes kadar kusurlu ve herkes gibi çaresiziz. Tuz çölüne paraşütle atlamış bir solucandan farkımız yok. Sağcıyız ama Ahmet Kaya dinliyoruz, kolumuz kanadımız kırık, hayallerimiz sakat, rüyalarımız sakıncalı. Üzerimize üzerimize geliyor değersizlik sendromu ve bunun tek sorumlusu biziz. Arkamız yok, sırtımız açık, karnımız aç ve kaybedecek zincirlerimiz bile yok. Sevdiğimiz kızlar parasız, işsiz güçsüz ve aylak diye bizlerle evlenmiyor ve babalarından biraz daha az kel fizik öğretmenleriyle baş göz oluyor. Parasız adam gereksiz adam, itten köpekten tekme yiyoruz gün boyu. İş başvurularının sözlü seçmelerinde ayrıksı ve işe yaramaz olduğumuza karar veriyor insan kaynakları uzmanı kadınlar kısmı. Göründüğüm kadar doğulu değilim ben diye haykırasımız geliyor göğsümüzü yırta yırta. Oysa sesimizin perdesi düşüyor git gide ve çığlıklarımızı içimizin karanlığına gömerek yaşamaya devam ediyoruz sonra. Hayatımız diğerlerine öykünmekten başka bir şey değil ve kendimizden intikam alıyoruz sık sık. İçerimizde hayatını iyi kötü bir işle düzene koyup ardından evlenip çoluk çocuğa karışanlarda çıkmıyor değil ama onlarda geçim derdi mutsuzluk kervanında umutsuzluk geleceğine yelken açıyorlar. Oğuz Atay abimiz yıllar evvelinden durumu özetledi ve ezcümle yenildik biz. Artık yardım istemiyoruz, ihsan istemiyoruz, kurtarılmak istemiyoruz. Bizden geçti artık, şımarık, arsız ve dik başlıyız. Kahvehane köşelerinin en saygın yerleri bize ait, laf olsun torba dolsun yaşantımız, çelik çomak sonrası, okey, ellibir, çanak masalarında her konuda ahkam keserek, atıp tutarak, Karadeniz’de peynir gemisi yüzdürerek geçiyor ve niye sildiniz lan benim bukowski mi? diyoruz ardından...
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Oca 30, 2007 2:48 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

neredeyse tanıdığım hiç kimseyle anlaşamıyorum.
filmlerin çoğu berbat bence,
televizyon ise daha kötü.
boş konuşmalar kadar nefret ettiğim
hiçbir şey yok.
uzay araştırmaları
beni sıkar
ve günlük gazeteyi
yüzyılların bütün edebiyatına
yeğleyebilirim.

yalnızlığın mutluluğuyla
sabahın üçünde oturmuş
tırnaklarımı keserken
şöyle diyen en gözde filozofumu
düşünüyorum:
"Temel Reis benim adım
çöp kutusunda yaşarım
çarpık bacaklı kadınlarla
yüzmeye gitmeyi severim
ve neysem
oyum oyum oyum!"
c.bukowski


gebze denilen ucubeler şehrindeyim şimdi ve dört levent durağı ile gebze arasında ki yolda dört saatim geçiyor her gün. benim bu ticaret işine bulaşmam tamamiyle akşam beşte dostlarımla elli bir oynarken gelen bir telefon neticesindedir. cep telefon şirketlerinin baz istasyonları kurusun ne diyeyim. bir inşaat firmasında personel işlerinde çalışıyordum o sıralar ve internette kaybedenler kulubu üyesi olarak faaliyet gösteriyordum yine tian adıyla. hayat hiç de zor değildi hani, günde üç öğün yemek, iki kişilik bir koğuş ve üstüne üstlük tek başıma harcayamacağım bana göre yüklü bir maaş. süper marketlerden nefret eden ben ve beni istihdam eden sevgili inşaat firmam sabancıya yeni bir süpermarket yapıyoruz ve onlar açılışı yaptığı gün biz işten çıkartılıyoruz. yeni şantiyeyi bekliyoruz hesapta ama o şantiye hiç açılmıyor iyi mi? iyi tabi... çekip sivasa gidiyorum ve gömülüyorum odama yine. benim hayatımın biraz şizofren bir yönü mevcut. yaşadığım hayat ile soyut entellektüel hayatım birbirlerine pek benzemez. birinde hayatımı kazanırken diğerini paylaşma imkanı bulamam pek. ancak ikincisi beni ayakta tutar ve onun sayesinde her nerede olursam olayım ve ne iş yaparsam yapayım ayakta kalırım. bu tezat oluşturmuyor, ne olması gerekiyorsa o, bir gün önce bir alman arkadaşımın getirdiği fransız şarabını kars kaşarı ile klasik müzik dinleyerek içerken ertesi gün bir işçi koğuşunda sıkı bir karete filmini seyredebilirim çorap kokuları ve iki buçuk litre kola ikramı eşliğinde. neyse sivasa gittim ve sıkıldım tabi hemen. o yılın başı memleket bahara girerken adnan abi beni tekrar istanbula çağırdı. kendisi elektrik ustası ve zekeriyaköyde bir villanın yarım kalmış elektrik tesisat işini almış ama tek başına yapamıyor birlikte yapalım diyor. ya abi ben ne anlarım elektrikten demeye kalmıyor sen bana malzeme uzat yeter diye kapıyor ağzımı. bir arkadaşın evi var kartalda onun çatı katı ayarlanıyor ucuza ve ben istanbula geliyorum yeniden. villa ile birlikte seyyar tesisatçılık yapıyoruz adnan abi ile birlikte ve ben otuz dört yaşında elektrikçi olarak atılıyorum hayata. hay bin kunduz. motor da var altımızda ve pasa bir yerlere işe gidiyoruz. iyi de para kazanıyoruz hani. ben borsa da çalışırken bile bu kadar para kazanmamıştım valla. dört ay sürüyor bu durum ve o akşam yakacıkta elli bir oynarken telefon geliyor. yine bizim eski şirketten zafer. olum bir lokanta aldım yanında da bir tekel büfesi var gel sende oranın başında dur ortak götürelim işi. o akşam gebzeye gidiyorum ve işletmeyi görüyoruz, ertesi gün sivasa gidiyorum altın maltın ne bulursak yığıp dükkanın başına geçiyorum. evdekiler içki satmam konusunda huzursuzlar ve inanın bir buçuk yıl geçti hala öyleler. yav ben de seve seve satmıyorum ama düştük bir kere. sonra ticarete ısınıyorum bir güzel sonra ortaklarla aramda sorun çıkıyor ve en sonunda dükkan bana kalıyor tek başına bir de yığınla borç, kredi kartlarım dahil. aman çok sıkıcı geldi şimdi böyle anlatınca, aslında ben sadece yazıya malzeme olsun diye sürüklüyorum şu naçiz bedeni, arada kimseye muhtaç olmazsak o ekstradan şükür sebebidir. neyse bir gün bunları yazıya dökebilirsem çok güzel bişey ortaya çıkacak. hiç birşey olmasa bile bütün çingence küfürleri öğrendim bu süre zarfında. çingence bakir bir alan ve pek çok kimsenin haberi yok böyle bir dilden. "tut mangava" seni seviyorum demek mesela, bugün denedik olmadı idare et he mi?..
Başa dön
eylem
Yazar


Kayıt: Aug 16, 2005
Mesajlar: 1225
Nereden: nereye...

MesajTarih: Sal Oca 30, 2007 11:33 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

bu yazılarınızı daha çok beğeniyorum.


sihirliymiş gibi kelimeler yok, göndermeler yok, oyunlar yok, ne okuyorsan o.
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Çrş Oca 31, 2007 3:54 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

çok güzel bir övgü bu, teşekkür ederim.
yazıların bir kısmı süpürge otu adlı çalışmadan alınma, onun biten kısmına topluca yer verdik, şimdi ikinci bölüm de bitmek üzere, üçüncü bölüm ne zaman başlar, başlanırsa biter mi şimdilik bir fikrim yok. ama orada ki yazıları zaman zaman parçalar halinde buraya aldığım oluyor, bir üstte ki yazı ise, öyle durduk yere internet kafe de ortaya çıktı ve paylaşıldı, belli bir sıralama da yok zaten, içten geldiği gibi ve ne varsa o...

Bütün Büyük Yazarlar:
tahammül edilemeyecek kadar sıkıcı insanlardı sanatçılar, dar görüşlü, başarılı olmuşlarsa ne kadar kötü olurlarsa olsunlar büyüklüklerine inanıyorlardı. Başarılı olmamışlarsa ne kadar kötü olurlarsa olsunlar yine inanıyorlardı büyüklüklerine. Başarılı olamamışlarsa suç başkasındaydı. Yeteneksiz olabilecekleri hiç gelmiyordu akıllarına; berbat bile olsalar dehalarına güvenleri tamdı. Ve her zaman küçük kıçları Şöhret'le verniklenmeden mezarı boylamış bir Van Gogh ya da Mozart için berbat işler kusan 50.000 çekilmez geri zekalı vardı. Sadece iyiler bırakabiliyordu oyunu -Rimbaud gibi, Rossini gibi.
c.bukowski

benim ebem çingene demedim mi sana hiç?
çingeneler benim dükkanımın sürekli müşterileridir. bir kaçının bende hesabı var epey bir kısmının da bana borcu. kadınları bozuk para getirirler akşam üstleri ve kimi beni banka niyetine kullanıp para biriktirir kocalarından gizli. bir oturuşta otuz tane bira içeni de gördüm, namaz kılmak için her gün torunuyla beş kilometre yürüyüp camiye gideni de. şu ana kadar en yüksek eğitim derecesi lise iki terk. eski tüfek kızların okuma yazması yok ancak para hesapları mükemmel. yirmisini geçmiş ve evlenmemiş kıza kokmuş balık diyorlar ve neredeyse herkesin lakabı mevcut. çılgın, moloz gürsel, digi, demirel( bu çocuk benim çırağım, yazları benim dükkanda çalışır, bana çingence öğrettiği için annesinden sopa yemişliği vardır ve mümkünse okulu bitirmektir niyeti ancak dersleri pek iyi değil şu ara), ecevit (demirelin ikizi ve tam bir baş belası), karga, galloş enver(bu kalleş demek) vesaire. evlilik başlık parası yöntemiyle dönüyor ve erkekler oniki kızlar on-oniki yaşlarında evleniyorlar ve başlık parası eski hesapla sekiz milyardan başlıyor. kandırada daha ucuz muş, burada kız sayısı az o yüzden kandıradakilerden üç kat pahalı piyasa. pazarlıklar günlerce sürüyor ve pasa içiliyor bu süreçte. peşin, çek, senet herşey dönüyor. sonra iki gün düğün yapılıyor ve baya eğlenceli oluyor düğünleri. resmi nikah yok, ancak erkek askere giderken, evli askerlere daha fazla para verildiğinden yapılıyorsa yapılıyor, imam nikahı da yok ya da en azından ben duymadım. çalıp söyleniyor, takı takılıyor sonra genel de erkek çocuğun babasının evinde bir odada ikamet ediyor evli çift. otuz yaşında torunu olabiliyor adamın ve kağıt toplamadan darbuka çalmaya her türlü geçim yolu deneniyor. hırsızlık ve dilencilikte dahil ama yapan az sayıda ve gizleniyor etraf tarafından. savaş ay bile geldi bu erken yaşta evlenme meselesi yüzünden. birşeyler yazdı ama beylik tafralar mesele başkaydı. kızın babası anlaşmış bir miktarda kaparo almış ardından kızı başkasına vermeye kalkmış daha fazla para verdiler diye, onlardan kaçırmışlar gelinlerini. savaş ayda savuruyor bu yaşta evlenilir mi ne diye, kızın babasının derdi kızı değilki, bilmiyor mu sanki biliyorda gazetelere demokrat, akil, sağ duyulu ve gerçekleri çarpıtan yazılar lazım, rolünü oynuyor o. bu sene beş düğün oldu bizim mahallede ve çingen dostlarımın gerçeği bu. akla gelebilecek herşeye küfür ediyorlar, yazılı kuralları olmayan ve kulaktan kulağa öğretilen ana dilleri var. cukel köpek mesala ve ondan türemiş cukela polis anlamına geliyor. Odevel Allah demek, mastik sakız, muruş erkek çocuk, çay kız çocuk. kelime kurgusu ezbere dayalı, ufak tefek değişikliklerle birlikte pek çok yerde biliniyor. pek fazla kullanmıyorlar dışarda, mecbur kaldıklarında konuşuyorlar, ama kesinlikle çocuklara öğretiyorlar. kimlik ayrımları yok, Türk ve müslüman kimliğini kaygısızca üst kimlik olarak benimsiyorlar ve bundan da gurur duyuyorlar ama Türk ve müslüman tarafın onlarla ilgili pek de olumlu fikirleri yok, dolmuşçular çoğu zaman onları arabaya almıyor mesala. ama bunda her seferinde eksik para vermek ya da bağıra çağıra konuşup kendi aralarında etrafı rahatsız etmelerinin payı da yok değil. işlere girip çıkıyorlar erkekler ama asıl ağırlık kadınlarda ekonomik hayatta. fal bakar, selpak satar, bohçacılık yapar, dilenir, çiçek satar ama ne eder eder para getirir akşama. evde herkes birşeyler yapar ve ford transit alıp senetlerini öderler. sonra erkek servis çekmeye başlar ve kazandığından çoğunu içki ve kumarda yer. hayat herkes için zor fakat burhan öcal ın dediği de sapına kadar gerçek "biz olmasak Türkiye daha asık suratlı bir yer olurdu". Eyvallah...
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Şub 04, 2007 1:26 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Bir yerde bulaşıkçı olarak çalışıp kendine kalan boş ve temiz iki saati sanatına ayıran adamı yeğlerim. Budur çeliği ellerinle bükmenin yolu."
c.bukowski (güneşe uzan)

alaturka istanbul geceleri, konsomatristler, şampanya patlatma geyiği, alkollü gırtlak nameleri, kamyoncu lavuk söğüşleme taktikleri, bol denilen içkinin para hesabı, bu işleri bilen abiler, indim dereye taş bulamadım, sabah beşte biten bir sahte dünya...

önce plansız programsız üç arkadaş yan yana gelirler ve benim dükkanda ufak ufak demlenmeye başlanır. muhabbet koyulaşır, espriler havada uçuşur, kıro muhabbetinin en avam köşelerinde gezinilir. ardından evli olan arkadaşın bu gece hanım kayınvalidede kalacak birlikte takılalım demesiyle muhabbet farklı bir yön alır. gece saat onikiye yaklaşmıştır ve dükkan kapatılmak zorundadır. diğer evli arkadaş karısına telefon açar bir sürü mazaret falan sıralar ve izin koparır. bir yarım saat kadar nereye gidileceği ve para hesabı yapılır. bu işleri bilen evli arkadaş programın esas oğlanıdır. arabayla yarım saat yol alınır ve araba otoparkta ki görevliye teslim edilir. mekan mafyavari girişiyle uzun bir hol ve korumalarla kaplıdır. işi bilen abi gözüne kestirdiği korumaya selam verir elini sıkar muhabbet eder ayaküstü diğerleri pis pis bizi süzerler, sonra Türk vatandaşlarının vize işlemlerini yapan alman konsolosu edasıyla bize yol verirler. içerde sahne namına bir boşluk ve etrafında masalar mevcuttur, içerisi doludur ve karanlıkta alkol servisi yapılmaktadır. bir kadın şarkı söylemektedir ama kimse sesiyle ilgilenmez, elbisesinin yırtmacı ve kalça başlangıcında son bulan sırt dekolteli elbisesi daha bir önemlidir. etrafta kadınlar gezinir kimisi masalara servis olmak için etrafı süzer durur, sonra arada bir kalkıp hoşgeldiniz diye el sıkar, hafiften tanıdıklarıyla yanak yanağa öpüşürler. bir kaç kamyoncu masalarına hatun oturtup ütülenmeye başlamıştır ama diğer masalar henüz o tuzağa düşecek kadar sarhoş değillerdir. bir saat sonra onlardan bu kervana katılırlar. hatunların içtiği içkiye bol denir ve onlara dört misli fazla para yazılır, sünger gibi çekerler onlarda. sonra gaza gelen abiler şampanya adı altında içilmeyen ama patlayıp köpüren cafcaflı şişelerle gösteri mahiyetinde patlatma olayına girerler, bir kısmı da piyasa da elli kuruşa satılan peçete ısmarlayıp şarkı söyleyen sanatçının başına saçtırır. değeri yirmi ytl dir bu peçetenin. bizimkiler o işlere bulaşmazlar ve ufak rakı söyleyip meze dizdirirler masaya. ama sanatçı adı altında gösterişli hatun masamıza gelipte istek parça söyleyince kendisine bol ikram edilir delikanlı geçinme kuralları gereği. bu işleri bilen abinin favori parçası müslüm babadan dinlediğim güldür yüzümü parçasıdır ve alkol alınınca kim söylerse söylesin müslüm gürses etkisi yapmaktadır. derken saat iki olur ve mekan kapanma moduna girer, müşteriler nazikçe uyarılır, sarhoşun zaman kavramı hep farklı olmuştur, ikna edilirler, bu arada bar tarafında kons hatunlardan biri arıza çıkartır, bolca küfür eder, arada ekmek parası der, çocuklarımın rızkı der, sonra yine küfreder, mevzu bilinmemekle beraber, parayla ilgili olduğu düşünülür, sonunda patron hatunu kolluk kuvvetleri aracılığıyla birlikte dışarı attırır. ikiye kadar izin alınmıştır emniyetten demekki diyerek beşe kadar izin alan başka bir yere damlanır. bir önceki gazinoda ki kadınlarda taksilere atlayıp orada devam etmektedirler ve bir tanesi de başörtüsüyle katılmıştır aralarına saat gece üç. abi burada da tanınmaktadır, bir önceki mekana üç kişi yüz elli lira bayılınmıştır ama hesap uygun bulunmuştur. derken sahneye ekstra mini etekli bir hatun çıkar ki ara sıra ilkel çığlıklar atarak mekanı coşturur, günün modası bütün parçaları sıralar ve kendine güvenen çıkar oynar, burası daha pahalı bir mekandır o yüzden bira ve kuruyemişle devam edilir, tuvaletçi yaşlı kadın taktiği burada da uygulanmaktadır ve bozuk para olmadığından beş lira kağıt para kadına toka edilir, konsomatrislik mesleği icra edilir yeniden ama bize hoşgelin demekle yetinirler. beş gibi dut vaziyette mekandan çıkılır evlere servis yapılır. gecenin maliyeti ikiyüzelli artı beş liradır. öğlene kadar uyunulur ve baş ağrısıyla güne başlanır, bir bardak su ve aspirin atarak gün geçiştirilir...vur basa ver coşkuyu...
Başa dön
monark
Yazar


Kayıt: Nov 12, 2006
Mesajlar: 299

MesajTarih: Prş Şub 08, 2007 11:24 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Denemeleriniz deneme değil artık,olmuş bunlar.Very Happy Very Happy

Bugüne kadar foruma yazanların içinde en iyisi sizinkiler diyebilirim.
Kırmızı hap konusuda haklısınız kesinlikle.
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Şub 12, 2007 3:06 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

forumda çok sıkı yazan yazarlar mevcut, bizim ki laf kalabalığından ibaret, teşekkür ederim, saygılarımla...

"Öğleden sonra 2 birası"
hiçbir şeyin önemi yok
bir yatakta debelenmekten başka
ucuz hayaller ve bir birayla
yapraklar ölürken ve atlar ölürken
ve ev sahibeleri koridorlarda dikmiş gözlerini bakarken;
canlıdır müziği çekilmiş perdelerin,
sinek sürüleri
ve patlamalar sonsuzunda
son insan'ın mağarası;
hiçbir şeyin önemi yok sızdıran lavabodan başka,
boş şişeden,
keyiften,
kıstırılmış
bıçaklanmış ve traş edilmiş gençlikten başka,
kendisine sözcükler öğretilip
ölsün diye
arkası yastıkla desteklenmiş
gençlikten başka.
c.bukowski


erkeklerde ağlar, ciğerleri kanar, üçü bir arada iyi gelmez, onları rakı paklar, diye bir şarkı sözü yazsam, uyurken kıçı açıkta kalmış deseler. alkole narkoz diyenler sınıfından harem gebze hattının maymun alaattin lakaplı en eski şöförlerinden alaattin abimiz rahatsızlanmış maltepe de tedavi görmeye başlamıştır, acil şifalar dileğiyle...

Üçüncü biranın dibine vurmuştum ki kapım çalınıyor. Kapı zilinin sesine gıcık olduğumdan beri çekip kopardım kablolarını artık sadece kapı tıkırtısıyla irkiliyorum dışarı kalan dünyayla. Birayla tütsülenmiş kafam kendine geliyor anında. Kim lan bu gecenin kör vakti? Cevap yok, sadece iki tık tık parmakla ahşap kapıya vurma sesi. Şimdi kapıyı açsam ve bir kadın karşılasa beni, “merhaba” dese sadece ve o kadın Aslı olsa ve ben ne diyeceğimi bilmeden öylece bakıp kalsam gül yüzüne, sonra O’nu içeri buyur etsem, çay demlesem, derdini dinlesem, içimi döksem, yüreğimi açsam, gel vazgeç şu hayatın para pul işlerinden desem, başkalarının ne dediğinin ve düşündüğünün pek de önemi yok desem, ben aslında iyi biriyim, hayatımda kendimden başka kimseye kötülük etmedim desem, kurgusuz ve kuralsızım desem, seninle hep yolculuk sonrası yorgun argın ve kafam bir dünyayken konuşmak zorunda kaldım desem, ben aslında göründüğüm kadar hıyar bir adam değilim desem, yazdıklarımdan daha iyi bir hayatım var ama yazılarımda anlattığım kadar da iyi bir adam değilim desem, vır vır vır has .iktir oradan! Gerçek sadece bir kapı açımı kadar uzak ve gelen bizim Salih. Aslı’dan bin kat yeğ, Aslı’ya beş basar pek çok konuda. Kadınlar bu yüzden anlamıyorlar erkek arkadaşlarla geçirilen vaktin değerini. Gerçek bir erkek dost, asla arkadaşını satmaz, her ne vakit gerekiyorsa o zaman yanındadır, dır dır edip kafa ütülemez, dinlemesi gerekiyorsa dinler, para lazımsa verir, ikaz eder, yol gösterir, anlayışla karşılar, yargılamaz, dayatmaz, kapris yapmaz ve iyi içer. Şimdi böyle söyleyince bir tuhaf durdu. Sanki kadınlar tüm bunların tersini yapıyormuş gibi oldu, öyle değil. Kadın düşmanı olarak anılmak istemem, bazen kantarın topuzunu kaçırıp gereğinden fazla genelleme yapıyorum farkındayım. Konu bu değildi dur. Evet Aslı öldü, bunu her haliyle biliyorum ancak beyin kıvrımlarımın arka sokaklarında hayaleti geziniyor onunla derdim var. Kadın erkeği seçer ve sonra ağlarını gerip erkeğin onu fark etmesini sağlar. Ardından uzun soluklu bir koşu sonrası onun elini tutup onaylar, bu sadece girizgâhtır. Sonsuza kadar böyle süreceğini sanan erkeğin vay haline. Ancak olayı sadece kadınlar açısından ele almamak gerekir, ilişkiler artık leblebi tozu niyetine kurulur oldu. Vakit çok dar ve skor önemli. Lanet olsun, bu çağa tanık olmaktan midem bulanıyor. Trabzonlu bir çocuğun yarım aklıyla eline silahı alıp ermeni bir gazeteciyi öldürmesini, ardından onu yakalamakla mükellef polislerin kendisiyle hatıra fotoğrafı çektirmelerini, Hülya Avşar’ın anıra anıra ağlamasını, Mustafa Altıoklar’ın film çekmesini, Seray Sever'in şarkı söylemesini, benim zavallı aklım almıyor sayın seyirciler. Üstüne krema sosu niyetine Marilyn Manson verelim abi aç karına iyi gelir. Allahtan yanımda Salih var. Yaşamam için gerçek insanlara ihtiyacım var çünkü. Gözyaşları ve dertleri sahte olmayan cinsinden, severken ve nefret ederken harbi davranan adamlar türünden, henüz İstanbul’un bozamadığı tiplerden. Biz Orhan Pamuk’un İstanbul’una sonradan gelmiş ve her daim ona yabancı kalacak çoğunluğuz. İstanbul’u sevmiyoruz ve kendisini Sivas’a ya da Kars’a benzetmeye niyetliyiz. Sanki tapulu malları. İstanbul, Sivas ya da Kars olmaya özensin. Hiç değilse özgür ve insani davranışlar kalıbı ne demek öğrenirdi. Yok yok hiç uğraşamam şimdi tatlı su İstanbul beyefendisi ızdırablarınızla. Benim dostum Çorum'dan salınıp getirdiği yamuk yumuk bedeniyle dellenmiş bu akşam derin bir mevzuda. Az önce Müslüm Gürses’ten “İsyanlardayım” parçasını dinledik. Kendisi medya maymunu olup lüks konser salonlarında sosyeteye açılmadan evvel bize kaset yapardı ve Gülhane konserlerinde jilet atarak kutsardık sesini. Para satın aldı her şey gibi Onu da ve biz eski kasetlerini dinleyerek avunuyoruz şimdi. Olsun varsın her yoklukta kendimizi bulalım, varsın akıntıya karşı yüzelim, hayatın çekilmez ve aptalca olduğuna dair kanaatimiz kanatlansın ve hiçbir şeye yamalanamadığımız suçlamasıyla baş başa kalalım. Okan Bayülgen laboratuar ortamında nane suyuyla yeşertilirken ben ergenliğe adım atıyordum ve Deniz Akkaya henüz icat edilmemişti. Fındıkoğlu soyadıyla meşhur paragöz doktorlar dönme ameliyatlarında boy gösteriyordu sadece ve insanın hele hele doktor unvanıyla şereflenecek kadar sabretmiş ve akıllı olduğu ÖSS sınavıyla tescillenmiş birinin para için akla gelebilecek her yöntemi insanlık onurunu ayaklar altına alacak şekilde deneyecek kadar Özal dönemi kapitalist sistemi içine sindirebileceği, sindirmeyi bırak kalıcı bir hasar olarak ardıllarına bırakacağı aklımıza gelmemişti hiç. Masum bir dünyaya inanıyorduk, kötü olan bizlerdik, başbakanlarımız hem akıllı hem namuslu idi. Bizi doğru yola getirmekten başka dertleri yoktu. Ülke o kadar kötüydü ki her gelen vaatleri ve büyük kelimeleri ile başımızın tacıydı. Çifte vatandaş olmalarından medet umduk, oğullarını askeriye gönderirken bile korumalarına arka çıktık, sonra oğulları Özbek soyadlı mankenlerle gecelerini süslerken bile sesimizi kısıp kurtarılmaya bedel ödediğimizi düşündük. Ve hiç bir şey değişmedi, şimdi o günlerin daha özel ve hassas olduğu fikrine sardırdık. Tuhaf bir tür bizim kuşak. Salih "Dur bir bebek kapıp geleyim baba" diyor, otuzbeşlik rakıya da bu lakap yakışır hani. O'nu yolcu edip mutfağa yöneliyorum meze niyetine sadece peynir var dolapta...
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Çrş Şub 14, 2007 11:45 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

daktiloyu terketmek silahını terketmektir.
c.bukowski

Alaattin abimiz yeşil kartını aldıktan sonra dün itibariyle hastaneye yatırıldı. dün tuzla otobüsünden güzelyalı da inip harem gebze dolmuşu bekledim. derken tanıdık dolmuşçu denk geldi. alkol ibo nun minübüsü yaklaştı durağa. genelde tanıdıktan para alınmaz yazılı olmayan kurallar gereği, ben "paramız nasip olsun" diye bıraktım yine de, derken alaattin abiyle ablası bindi şifa mahallesinde. maymun alaattinden farklı olarak enişte deniyor bazan alaattin abiye dolmuşçular arasında, ablası para gönderdi, ibo geri yolladı yine. birazda muhabbet etti öyle oradan biliyorum ben hastaneye yatacağını. alaattin abi horoz fevzi ve yamuk nedim ile beraber hattın eski tüfek üç şoföründen bir tanesi, şimdi hayırsız olduğu varsayılan oğluna devretmiş görevi ve kendisi kanser. üç paket sigara içer çok hızlı yaşarmış eskiden, elbette bırakmadan evvel alkolle de arası iyiymiş. bir minübüs plakası yemiş ki vakti zamanında şu anki değeri beş yüz bin ytl. şimdilerde yeşil kart çıkartmaya uğraştığına göre ssk, bağkur hiçbirşeyi yok. benim büfenin yan tarafında lokanta var minübüs tayfasına hitap eden, oraya takılırlar, tanışıklığımız oradan hediye. geliyorlar, gidiyorlar, konuşuyorlar, küfrediyorlar, içiyorlar, gülüyorlar, kaza yapıyorlar, ölüyorlar, bize de seyretmek düşüyor. inönü mahallesinden naklen yayın yapacağız ara sıra, selametle...
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Şub 16, 2007 12:40 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

bir yanlışlık olarak başladı.
c.bukowski


sigaraya zam geliyor bu pazartesi itibariyle, haberiniz olsun. ne de olsa tekel büfesi işletiyoruz, ara sıra işe yarayalım da haber verelim. bu zam işi aynen şöyle işliyor ticari alemde; mesala, yeni rakı ve türevleri mey içki tarafından piramit diye bir dağıtımcı şirket vasıtasıyla dağıtılıyor gebze de. haftada iki kere arabayla uğrarlar benim büfeye. kontör de satarlar ayrıca. bu sene kontörün yediği zammı hiç bir ürün yemedi, bir sene önce on bir liraya satılan yüzlük kontör şimdi ondört buçuk yeni türk lirası. ufak tefek giydirmelerle geçiş yaptılar ve kimse önemsemedi. neyse dağıtımcı çocuk bir hafta evvelinden haftaya zam var diye uyardı biz esnaf kısmını, sonra zamdan bir gün önce çıkıp geldi yarın bir lira ekleyin ürün etiketlerinize diye yol gösterdi. herkes parası yettiği kadar kimisi koli koli kimisi de benim gibi üçyüz liralık alımlar yaptı, ertesi gün etiketleri değiştirdik ve yirmibeş adet aldığım üründen normal karı hariç yirmibeş lira kar ettim. rakının normal kar marjı yüzde onbir, biranın onbeş, sigaranın beş buçuk ila altı buçuk arasında değişiyor. en yüksek kar oranı kuruyemiş ve suda. kuruyemiş genellikle yüzde kırk, açık satılıyorsa yüzde seksen falan, suyun karı ise yüzde yüz. bazı yerlerde yüzde üç yüz. eski hesapla yüz yirmi beş bin'e gelen suyu ben yirmi beş kuruşa satarken levent ve kadıköy gibi yerlerde elli kuruşa satılıyor. onlarında gerekçesi hazır, kiraları pahalı. kafelerde bir lira ödediğiniz maden suyunun geliş fiyatı yüz seksen beş kuruştur. sakızın yüz adedini üç lira seksen kuruşa alır on liraya satarız, geri kalan bisküvi, kola ne yüzde yirmi beş kar bırakır. serbest piyasa serbest bu bahsettiklerim normal kar marjı yoksa isteyen istediği fiyatı koyar, tabii millet yerse... hade hayırlı işler!
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1231
Nereden: gebze

MesajTarih: Cmt Şub 17, 2007 1:31 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

bit pazarına nur yağdı, istek üzerine troyka yı buraya almak gerekti, bakalım şizofren kardeşimiz yavuz araf selim in hikayesi neymiş, neyse ne? kime ne?..

TROYKA


TiananMenian


“Varoluştur her sorunun cevabı

benim sorunum ise varolmak. ”


“Yavuz”

1

Biliyorum bu hüzün benim değil, ben değilim işçi pazarında kara lastik ayakkabı giyen ayakların sahibi, benim değil sokaklarda tahta parçası toplayan küçük çingene kızının, o tuhaf çimen yeşili kadife eteği. Sahte duruş, naylon mücadele, yapay sahiplenme. İkiyüzlü piç! Ne kavgam olmalıydı, ne kusurum. Ben sadece huzurunu kaybeden bir afrika menekşesine vurgundum. Bunlar çok fazla, her şey çok fazla. Yıkılmamak için parasız, ekmek derdinden başka hiçbirşey düşünmeyen ve parmaklarından ucuz sigara eksik olmayan yoksul adamlar. Yumruk atmaktan ve yenilmekten utanan yaşlı boksörlerin kederi ve bir o kadar zavallılığı ve harcanmışlığında, koca bir ülkenin yüzyıllardan süzüp getirdiği ancak daha öteye taşıyamadığı varoluşu. Her gözümü açtığımda suratıma inen bir tokat gibi beni sarsan bir ortak kader yaşanmışlığı ve hüzün boy veriyorsa durmadan o ülkenin sokaklarında, ben uzaktaki seyircisiyim tüm bunların.

Üşüyorum anne, ölümünle dünyamı buz kestin bunu biliyor muydun? Ölüler her şeyi bilir değil mi? Neden anne? Duvarlara yumruk atıp ellerimi parçalamamı anlamıyorlar, içimdeki öfkeyi anlamıyorlar, çığlığımı, acıya ve kana duyarsızlığımı anlamıyorlar, beni uyuşturup duruyorlar. Ayrı dünyaların insanıyız eyvallah, yormuyorum iyiye. Ben de onları anlamıyorum, fikrimi soranda yok zaten. Benim fikrim yok, yeşil kadife etek, kara lastik ayakkabı ve yaşlı boksör bir ruhum sadece. Uyuma sakın, sakın gözlerini kapayıp karanlığa pencere açma. Kaçıp her seferinde kendine zulmetme. Neden ilk önce sigarayı parmağımızda unutup parmak derilerimizi yakarak delirmeye başlıyoruz? Ve deli olma sevdalısı hoppa insanlar ile özentili, takıntılı salaklar güruhu, nereden bilecek bizim sonsuz acılar denizinde kıpırtısız durduğumuzu. Kurumlar ve kurallardan örülmüş anne karnı sosyal güvenlik dairesinde yaşayıp giderken, sınırsız, sonsuz bir özgürlük aldanışına bunca övgü dizmek, zihnin olmayana değer yüklemesinden başka ne? Pencereyi kapat, gelmesin. Elbette ellerimi duvarda parçalayacağım, elbette sigara artıkları toplayacağım, elbette hepinizin değer verdiği her şeye tükürüp imzamı atarak kendimi ayrık tutacağım. Bundan hiç zevk almayacak hatta ne olduğunu dahi anlamayacak kadar aklımı kaybetmedim henüz. Bizim derecemiz yok, bir yelpazenin tüm parçaları o yelpazenin asli unsurudur. Ben az deliyim, o zır deli, şu sadece görüntü veriyor haybeye, bu ağzı açık ayran budalası, öyle dememeli, nasıl görünüyorsa o, yani sübjektif yani göreli.

Bakıyorsun, sen baktıkça ben küçülüyorum, beni bakışlarınla eziyorsun, çiğneyip yutuyorsun, hazmedemeyip kusuyorsun sonra, işaret parmağını orta çağ cellatlarının paslı baltası gibi sallıyorsun üzerime üzerime ve sen bunu dudaklarında alaycı gülümseme ve az sonra unutup gideceğin dünyalı şapşallığın içinde yaparken, benim, seni öldürmenin binlerce çeşidini düşündüğümü ve bunu nasıl olsa da daha mükemmel bir biçimde uygulasam gibi planlar kurguladığımı bilmiyorsun. Ne biliyorsun ki zaten, zavallı ruhun nasıl tatmin olur, hangi zafere imza attın? Kazancın ne? Kaderinin efendisi misin?

Sigara yanığı parmakların ardından, ışıktan ve sudan korkarak işe devam etmeli. Hele su! Su korkunç, su sade, su berrak, su güneş gibi. İyi, öyleyse uzak durmalı. Tutarsızlık bu, inancın kıyısında Allah’ın özel A takımıdır oysa ruh hastaları. Benim ruhum hasta, arızalı yani, tahtası eksik, kulakları küpeli, zır desen kavağa çıkacak cinsten, korkulası, acınası, elma kurdu, ömür törpüsü, yazıklanan, ailesine Allah yardım etsin gibisinden, maymunluk yapan bir soytarı seyirlik kitlesel töre ve törenlere. Sevilir mi? Aşık olur mu? Acıkır mı? Önemi var mı? Ucube bu! Uzak tut, hesabı ve muhasebesi sağlam hayatından, gör, acı, haline şükret ve unut. Dilencisiyim tüm tutkuların inkar edemem, akıl zayıf olur bizde yalan Vallahi, aklın fazla mesaisi bu böyle biline. Dün ayak parmak tırnaklarımı kendim kestim kimse görmedi, Melek bile görmedi, bir tanesini çaldım cebime attım, göz yaşımla efsunladım onu, sonra yaktım kül tablasında gizlice. Artık böyle yeteneklerim de var benim, içimde şeytanın çocuğu, gözleri çakmak taşı, yüreği civa, beyni asit. Mesela annenize küfredersem sabah ezanı okunurken, bütün gün başınıza tahmin bile edemediğiniz belaları sarabilirim böylece. Tırnak olayı yeni icadım, o beni duygusuz yapacak. Arınmak için, tutma sakın kimsenin elini. Eller kirli ruhların giriş kapısı ve tecrit odasıdır, kimse girmemeli mahreme, kimse tutmamalı kapı kollarını. Ve konuşmaya başlamamalı yeniden, sesizliğimle boğmalıyım nefesini ki hiç dil uzatamasın, biri giderken ışıkları kapatmasın, televizyonun kırmızı düğmeli kullanımda tuşu iblisin kör olmayan gözüdür ve topal olduğu varsayılan kendileri aslında yüz metrede dünya rekorunu kıracak kadar iyi bir yüzücüdür. Ama sadece kurbağa stilinde. Su altı taarruz timine başvurduğu ve elemelerde penthatlonda sonuncu olduğu iddiaları ise tamamiyle asılsızdır. Bu gece Melek uyurken atacağım kendimi dışarı, ortalık izmarit manyağı olmalıdır şimdi, kışsa mevsim, kapalı mekanlar tercih edilmeli. İçki içmem yasak ilaçlar yüzünden. Dün sağ elimin baş parmağı, uslu dur, söz dinle, fevri davranma emrimi dinlemeyip yarım saat asılı kaldı havada öyle, bir otostopçu olsaydım takmazdım, işime bile yarardı, hep onun yüzünden. Herşey onun yüzünden, içki içmek istemezdim ben, hiç içmemiştim, bilmiyordum tadını. Akşam eve dönerken girmiştim dükkanın kapısından, bakkal efendi ve kadim dostları oturuyorlardı tezgahın arkasında, çok soğuktu, çok kış vardı memlekette, rakı adını duydumdu, üç beş kişi soba kenarında demleniyorlardı ince belli çay bardaklarından, su katıp ikram ettiler kaşla göz arası, bir dikişte içişime hayran oldular, bir ikisi alkışladı. Ben böyle başarılara alışığım geçmiş dönemlerden, göster oğlum pipini teyzelere, aferin sana, şimdi git oyna oyuncak kamyonunla, iyide ne oldu ki şimdi? Beynelmilel hırt pipi sergileme seremonisi. Ama oğlum bunu on yedi sene sonra yaparsan hiç de gülümsemeyle karşılamaz gösterin, üstelik Türk Ceza Kanunun bilmem ne numaralı madde hükmüne göre üç aydan az olmamak üzere hapis cezası alabilme ihtimalin de var bacakların hemen eylemini sergilediğin ortamdan kaçacak kadar hızlı koşamıyorsa eğer. Akıllı ol, emre itaat et, denileni yap, sonra da kolaysa unut. Vahşi aile geleneklerinin görsel şöleninde un ufak edilen küçük ego kırıntılarının hamili erkek çocuklar. Hayat akıp gider ve her biri akılda kalır sonrası. Bir bardak sulandırılmış rakı daha ikram ettiler sonra, tadı, kokusu iğrenç, ilk seferde cehalet engel oldu midemin burulmasına, vazgeçemezsin, reddedemezsin, erkeklerin beyin kıvrımlarında saklı alay edilmeme tutkusunun esiriyim daha, kokuyu almamak için nefesimi tuttum ve bu sefer bir an önce bitmesi için diktim kafaya, sarsıldım ama düşmedim. Ahmet Kaya’nın popüler olmadığı yıllardı henüz, babalar saygın daha, anneler baş örtülü. Sonra eve geldim sonuç facia, bir ton patırtı, sadece Melek sustu, ben de bağırdım çağırdım, hır çıkardım. En etkili yöntemdir, üzerine ilişmezler o zaman. Bakkal bir ton fırça yedi babamdan ertesi gün. Tehdit edildi, tekrarında dövüleceği söylendi suratına ulu orta, benim hassasiyetimin ve ilaçlarımın bana yettiği vurgulandı yeniden. Hassas olmayı ben seçmedim, doğa öyle uygun görmüş. ‘Ben ne günah işledim Allah’ım.’ ile ifade bulan cezanın sonucuyum belki. Asla üzülmem. Herkes ben gibi nasılsa, sadece farkında değiller. Bilirsin, kimsenin önemsemediği varoluş artığıdır diğerlerinin yaşamı. Türkmenistan’da bir çocuk doğar, kulağının başıyla birleştiği yerde çıkıntı bir et parçası. Babası bunun adı “Artuh” olsun der, çocuk da ömür boyu adını, idam ipi boynuna geçiriverilen mahkumlardan daha zavallı bir nedenle üzerinde taşır. Salak bir baba ile aynı salaklıkta devamı. İşte öyle bir durum söz konusu, yıllar boyu genlerde öteye itilmiş artıkların her nasılsa ortaya çıkmış haliyim sadece. Yirmi üç kromozom diğer yirmi üç kromozomla birleşirken milyarlarca genetik kod birbirlerini tamamlar yaradılış gereği. Zar atarken bile altı da bir şansın var, yazı turada ise yüzde elli. Allah yapınca böyle oluyor demek, kompleks, sonsuz ve çözümsüz. Bu yüzden evlenemem ben, aynı günaha taraf olamam... Zaten beni kim alır, almak ne ulan, ben erkeğim.


2


Kurtarıcılarımda oldu benim, beni eğitmeye, ehlileştirmeye, sırtıma eyer takıp, ağzıma gem vurmaya çalışan zavallı sevgi çiçeği havarilerim. İyilik sarhoşlarındaki safdil iyimserlikle işe başlama eğilimini hep tuhaf bulmuşumdur, birazda acınası. Kayıp mutlak, ben sizin dilinizi reddederek doğmuşum, siz görünüm, somut olgu ve sonuçlara değer verme hafifliğindesiniz… Vazgeçtiler elbette, yapacak çok daha önemli işlerinin oldukları akıllarına geldi. Ben zaman kaybıydım sadece ve kendine uzanan yardım elini ısıran aşağılık bir köpek. Melek farklı, O ne sorguladı, ne yadırgadı. Durumdan sonuç çıkaran pratik zekalı ve sorun çözmeyi bilen, gerçek bir nihilist. Allah beni yaratmadan evvel bana böyle bir abla var etmekle suçunu hafifletmiş olmalı. Dilimi sokan eşek arısına rahmet okunsun camilerde. Ne yalan söyleyeyim, suçladım Allah’ı yıllar boyu, biraz önceki yargım da o dönemlerden miras. Düşünüyorum, terazinin kefesine koyup tartıyorum ama bir yere yerleştiremiyorum sonuçta. Kertenkeleler bile yaşamayı, ekmek bulmayı, çiftleşmeyi becerirken, benim kenara itilmem ve bunun sadece kaderle açıklanabilmesi anlayabileceğim kadar açık değil. Zaten normal olanlarda kendi başlarına gelen türlü felaketlerden sonra iki zıt duygulanım arasında bocalar dururlar. Çamur at izi kalsın, neden ben Allah’ım? Günahım neydi de başımı bu belaları sardırdın? En ufak beceride ben yaptım oldu derken akla gelmeyendir O halbuki. Ya Tanrı’ya sığınırlar yeniden ya da bütünüyle uzaklaşırlar. Yetişkin olmanın manası seçim yaparken kendi kararlarını ortaya koymakta yatar. Ve çoğunlukla yetişkin olmayı ıskalar normaller. Bizim böylesi lükslere ise hiç ihtiyacımız olmamıştır. Her durumun kendine has avantajları olması da gayet doğaldır. Yasak şehrin kayıp düşleri bizim payımıza düşen. Tamamen özgür ya da en azından daha az kısıtlı olduğumuz hayal edilir. Ne kadar saf, şiirsel ve gerçekdışı. Elbette sizin yasaklarınızı, yasalarınızı ve sınırlarınızı pek iplemediğimiz doğrudur ama bu bize özgürlük ve lavanta kolonyası kıvamında ferahlık vermez. Biz, kendimize has kurallar ve kanunlarla örülü bir kozanın gediklisiyiz. Sizin tüm yaptırımlarınızdan daha katı ve soğuk, kimi zaman da ölümcül. Bir arkadaşım vardı rehabilitasyon merkezi dediğiniz, bizimse yarı açık deliler evi diye adlandırdığımız, dışarısı rengarenk boyalı ama içerisi sıradan bir hastaneyi andıran yerde tedavi oldu bir müddet. Biraz olsun aileleri bizden uzaklaştırarak, onları hayatın renkli sayfalarına dalabilmesine imkan tanıyan, kirli bir aldatmacanın karanlık sokağı. Her neyse orada ki tek dostum bir gün kendi kolu üzerindeki hakimiyetini yitiriverdi. Bakkalda içilen iki duble rakı sonrası benim başıma da gelen durum. İlla kol olması da gerekmez dudak, parmak, göz kapağı, çene, kalın bağırsak her uzuv olabilir. Bardağı tut oğlum, el der hayır şu anda kendi irademle varlığımı devam ettiriyorum, bekle. Tutsana yahu, benden ayrı hareket etmen anlamsız, hayır ben başka bir yerden yönetiliyorum şimdi, bekle. Lan olum tut şunun ucundan, .iktir git başımdan… Garip bir his uyanıyor o an insanda, sana ait olanın senin emrine itaat etmemesi moralini bozuyor, aklından hiç çıkmıyor. Parmakları içe dönük kasılan kol tüm müdahalelere rağmen bir saat kadar kaskatı ve tepkisiz kaldı. İlaçlar sevgili kurtarıcılarımız, günahsız yaratılamaz mısınız süslü ve pahalı mekanlarınızda? Benzer nedenlerle ya da değil, bazen beynimiz de bu hale benzer bir durağanlığa kapılıyor bizim ve kendi istemine göre hareket ediyor ara sıra. Elbette bu fiziki olanından çok daha korkunç ve acı verici. İşte böyle zamanlarda size ait olmayan, ama beyninizden gelen, yasaklayan, sınır koyan ve de çembere alan bir kısıtlanmalar zinciriyle baş başa kalıyorsunuz. Sizin anayasanızdan çok daha özel ve ayrıntılı binlerce maddeden oluşmuş, iç içe ve kaotik bir yasalar dizisinin hegemonyasında süre gelen bir dalgalanım. İğrenç…

Yasak mı dediniz, bizim yasaklarımız bize ait, bizden kaynaklanır ve bizi bağlar. Gördünüz mü palyaçonuz işbaşında, bu zavallı süprüntü hafiften dalga geçerek kafa buluyor sizinle üstelik. Ah yüreğimdeki gizli acı ve bu onulmaz yaranın kanlı sızıntısı. Affetmeyin sakın beni, aksine lanetlenmek istiyorum. Tüm oklar beni hedef alsın ve sanrılarını yüce gerçek tarikatının ehil kitabeleri varsayan adamlar atılsınlar ileriye. O halde adaletin ve kurgunun üzerine çığ gibi düş ve dizginlenemez ilkelliğini her yere sür oğlum. Yok hükmündeyim, varlığım belli belirsiz mum ışığı. Ayakların altına alınmayı hak eden bir yaşama bir tekme de sen vurmalısın öyleyse. Aç ve sefil insanların varolduğu bir dünya da bir delinin ne kadar hesabı tutulur. Kendi yangınına bu denli tapınan bir insanın kendini acındırarak, olmadık vasıflarıyla böbürlenmesi onun dengesizliğine ispat olabilir ancak. “Mutsuzluk bulaşıcıdır” der Üstat “Bu nedenle zavallı insanlar yan yana gelmekten kaçınmalı” ve O gerçeği yüzyıllar öncesinden fısıldamıştı duyabilen kulaklara. Ama insan, o çağlara sığmayan akıl sır almaz öngörüsüyle, üstada hayran olup onu dışlamasıyla var olageldi yıllar boyunca. Anayasalarımızı değiştirebilseydik ve hukuk diye vicdanı öğretebilseydik genç beyinlere, yıkım bu denli yakın olmayacaktı kim bilir? Ben bilirim, Balıkçı Rüstem Amcam bilir, Melek bilir, bir de o gizemli kız bilir.

Gizemli kız! Her kız bana gizemli olmaya en başından itibaren mecburdur zaten ve ben de bunu kabullenmeye mahkumum. Yaşam bunu bana layık gördüyse, bana sadece haddimi bilmek düşer. Eziliyorum kimi zaman bu utancın pençesinde, suçsuz olmam ya da hak etmemem hiçbir şeyi değiştirmez. Aksine durumu daha da zorlaştırır. Yasal bir ölüm Ya Rab! Kalbim ortadan ikiye bölünecek yoksa, artık ne dayanabiliyorum ne de söz geçirebiliyorum karanlık yanıma. Arayışlarımdan kayboldum, yorgunum. Ölesiye yorgun, hiç bitmeyecek bir uykuyu özletecek, kuşatan, zırha bürüyen, duvarlara boğan tuhaf bir eylemsizlik kararı. Bu korkunç, bu anlamsız.

Bir arkadaşım vardı yine uzun yıllar önce, “Hayatı sevmiyorum tamam mı” dedi bana bir gün. Arkadaşlarımda benim gibi iyi mi, dengesiz, kurbanlık, isyankar, kötü, manasız düşlerin peşinde. Hiç gereği yokken kendimi suçlu hissetmiştim. Aptalca, benle ne alakası var sanki. Ama hayatı sevmeyenlerde öyle bir tavır da yok değil hani, hayata ait olan veya onu temsil eden her şeye karşı bir öfke, bir karşı duruş. Düşünemeyeceğin kadar kötü bir durum iki zavallının acınacak hallerini birbirlerine yansıtmaları. Sen delisin, ne çektiğini biliyorum, neler hissettiğini, yalnızlığını, çıkmazını. Sana uzanamam, sana yardım edemem. Kendi cehenneminde yangınını yaşayacağını biliyorum ve lütfen benim de kendi cehennemimde yaşamama izin ver. Arkadaşım en sonunda intihar etti. Bir kamyon geçerken yol kenarından, uzattı kırılgan bedenini, demir tamponların önüne. Kimse üzülmedi, belki sadece ben ve annesi. Herkes bir şekilde kurtulduğunu ve ailesini de kurtardığını söylüyordu, mezarına O’nu taşırken. Garipti, şizofrendi ve bu Allah’ın belası illetin nasıl olup da insanı durmadan kötüye götürdüğünü görmek, çevresindeki herkesi büyülüyordu. Bizim gibilerin seyirlik şebek halleri çok eğlendirir etrafımızdakileri. Herhangi bir nedenle aslında doğuştan var olan normal bir davranışı şu ya da bu sebepten, çoğu zaman da bağımlısı olageldiğimiz ilaçlardan dolayı yapamıyorsak veya farklı yapıyorsak, ilkin meraklı bakışlarla karşılaşırız. Daha merhametli olanlar acımak gibi boktan ama onları rahatlatan bir duygu karışımıyla yaklaşabilirler fakat değişmez. Hepsinin canı cehenneme! Ben zaten kendimle savaşacak kadar kötü bir haldeyim, sizi ve kurallı dünyanızın yargılarını hesaba katamam. Kim bilir bu onları kıskandırıyordur belki de. Kimse onlardan çarşının ortasında işemesini beklemez, ya da uyumsuz giyinmesini. Naylon kılıç kuşanmışlarıda gördüm, kışın gömlekle gezinip yazın kalın paltolara bürüneni de. Normaller sınıfı algı yanılsamasıyla birlikte doğmuştur. Onlar bir şekilde öğrenmişlerdir nasıl davranmaları gerektiğini ve ona uygun hareket ederek yuvarlanır giderler. Bizim ise böyle davranışlara yeteneksiz olduğumuz kabul görmüştür ta en başından. Cezai ehliyeti bile olmayan birinden görgü kurallarına veya genel ahlaka uygun davranmasını beklemek akıl zayıflığının işaretidir ancak. Saatlerce hareketsiz kalabilirim, bir ota dönüşebilirim bir ay boyunca ve yemek yemeyi, su içmeyi redde bilirim veya daha iyisi unutabilirim. Bu kimyevi bir olay, içimden öyle yapmak geliyor masalını mümkün olan her fırsatta öne sürüp bir güzel dalga da geçebilirim. Sırf mevzu olsun diye ya da olay çıksın diye kendini yaralayanları gördüm ben. Bazıları daha deli damgasını yememişti bile. Aranızda bizlerden çok var, biliyoruz bunu. Hiç çaktırmadan ya da dar alanda ufak tefek boşalmalarla geçiştirdiğiniz anormalliklerinizin ve olası her menfi olayda “Deli olacağım” veya “Lanet olsun” gibi bize karşı hissettiğiniz korkuyu ve nefreti dışa vuran sözlerinizle ve kurduğunuz her türden ilişkiye bir müddet sonra taşıdığınız şiddetle ve içine düştüğünüz güç mücadelesinde sizi sarıp sarmalayan değersizlik hissi ve onun size taktırdığı maskelerinizle aslında acınacak olan sizlersiniz sevgili yetişkin, normal ve iyi insanlar. Olgunluğun ciddi koşullarından bir diğeride eylemini gerçekleştirmek ve ardından onun gerektirdiği yükümlülüğü üstlenmekten geçer. Çok mu karışık geldi bu sana a alık beyin, aç gözlerini ve dinle öyleyse, sadece bu açıdan bakıldığında bile biz sizden daha dürüst ve olgun sayılırız, en azından itiraf etme yeteneğimizi yitirmedik.

Varlığımın beni aşan kısmında, benden kaynaklanan ama bana da ait olmayan bir değeri yansıttığını göremiyor muyum sanıyorsun? Yalnızlığımın bir kütle gibi büyüyüp beni sarıp sarmaladığını ve izin vermediğini hiçbir el tutuşuna. Bu cehennemi ben kurdum ve izin verirseniz hükümdarı da ben olmak isterim. Zavallı, kukla, zayıf devletlerin etraflarında düşman arama ve onlarla kuşatılma tutkusuna benzeyen kötünün dışarıda aranması sendromunun kölesi olduğumu ta en başından biliyordum ben. Çoğunuz farkına varabilecek kadar ergin değilsiniz oysa. Sizi yönetenleri hak etmediğinizi düşünüyorsunuz, hatalar yaptıklarını ve onların suçlarını üstlendiğinizi. Sizin, yönetilmeyecek kadar asil yaratıklar olduğunuzu kulağınıza fısıldayan şeytan da kim oluyor Allah aşkına? Bu hakkı kendinize layık görürken, kahvede, maçta, sokak aralarında, iki kişinin yan yana gelebildiği her yerde eleştirdiğiniz, yerden yere vurup lafla yırtıcı kuşlar gibi üzerilerine atlayıp çiğnediğiniz, siyasal yaşamın kurbanları yaşlı büyüklerimiz, son nefeslerine en yaklaştıkları anda bile sizi gütmek heves ve inancındayken ve bu zincir en son halkasına kadar asla kırılmayacak mukaddes bir kör düğümken, lak laka harcadığınız zaman, emek ve boşuna havaya savrulan kelimeler yığınını günü geldiğinde tükettiğinizi anladığınızda elinizde ne kalacak? Benim sınıfım hiç değilse haddini bilir ve asla heveslenmez sizin peşinde koştuğunuz değerlere. Para büyük sorun farkındayım. Kendileri ‘Evrenin Kraliçesi’ unvanını boşuna hak etmediler. Majesteleri için bunca kavga vermeniz ve onu her nereden elde edilecekse oradan kovalamanız, onunla bir kez olsun yatağa girmek ve halvet olmak için giriştiğiniz akıl almaz eylemler bunun açık kanıtı zaten. Size bir itiraf öyleyse, biz kraliçeyi de .iklemeyiz. İçimizden bazılarının zaaflarını paraya dönüştürdükleri görülmüştür. En çok da dilencilik gibi aşağılık bir yöntemle ama onlar sadece yarı deli denilen türden sayılabilirler ve sırf bu karaktersiz oyuna dahil olduklarından dolayı bizim eriştiğimiz Nirvana’nın eteklerinde gezinebilirler ancak, sarsak ve kaybolmuş. Doğrudur ki onları buna iten bazı dış etkenlerde yok değil. Gecekondu mahallerinin katı yaşama kuralları gereğince, aileleri bu rezilliğe göz yumar hatta destekler. Varsın lanet paranız siz sağlıklı nesillerin kendi aralarında kurduğu düzenin geçer tek varlığı olsun, ki aranızda bir tür sınıflandırmaya gidebilin. Evet başarılıyım, ihaleyi kaptım ve parsayı topladım. Dubleks ev aldım yazlık, birde garsoniyer mekan kiraladım stüdyo tipi. Karı yazlığa, metres garsoniyere, çocuklar özel okula, ben işe gömüleceğim. Parasıyla değil mi, basar alırsın ne istiyorsan. Garsona verdiğin bahşişin miktarı belirler kaliteni ve giydiğin ayakkabının nereden alındığıyla fiyat etiketi. Hayat asillere yaraşır bir şölendir, hak eden kurulur sofranın başına. Yoksa nasıl anlaşılacak diğerlerinden farkımız.

Yeni hep yeni. Hele kadınlar! Şerefli para harcama makineleri, tek kollu canavar kumar makinelerinin mucitlerinin son numarası, kredi kartları sadece size hizmet etmek için yaratıldı, sırf siz asla hissetmeyesiniz diye sevgili majestelerinin yokluğunu. Alın, durmadan alın, üretim sadece tüketim olsun diye var, her arz kendi talebini yaratır iktisadi kanunu gereği. Tüketin, yeni mobilyalar, halılar, cep telefonları, televizyonlar, perdeler, terlikler, uydu kanaları, ithal mamuller sizleri bekliyor, Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz, sizin tüketeceğiniz mamulleri piyasaya sürmek bizim görevimiz, ki varlığımızın yegane temeli bu diyen yeni yetme Özal’ın piçi binlerce küçük burjuva ve onlara özenen, onlardan olabilmek için her türlü hokkabazlığı iş edinen asalak çömezlerinin mahşer yeri kalabalığı bir ülke. Sokağa uzan, spor, siyaset ve din mevzuları haricinde konuşulanları dinle hele bir, yüzde doksanı diğerlerinin parası veya çevirdiği işler üzerine olacaktır. Ve televizyon denilen o sahte yaşamlar kabusunun penceresi alet, on yedi yaşını tamamlamış, fahişe adayı genç kızların vücutlarını cömertçe sergilediklerini ve onları izleyen para yapmış ama göbek yapmayı da ihmal etmemiş para babaları ile onların uzantıları tek geçer akçesi baba parası yemek olan playboy namzetlerini gösterir sabahtan akşama kafana vura vura. Ve ülkem gençlerinin önüne, kafası bir boka basmayan, karı kız ve araba markası muhabbetinden öteye geçememiş beyni kramponlarında futbolcu olmak ile bir tür teşhir orospuluğuna dönüşmüş şarkıcılık öbür yandan. Deniz Gezmiş yaşasaydı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin tecrit hücrelerinden birinde yaşlanmayı tercih ederdi herhalde, benimle birlikte. Birlikte ‘her şey boş hocam, kurtarılacak kimse kalmamış memlekette’ geyiğine sardırırdık uzun kış geceleri. Ama şimdi sen diyeceksin ki bana ey Allah’ın delisi, gençler beş parasız, diploma sahibi, kültürlü, duyarlı ve nazik olacaklarda ne olacak bu devirde? Sonuçta evrenin kraliçesi mankenlerde ve futbolcularda ve sen al kültürünü, iki paralık değerlerini kıçına sok, sonrada barlarda onlara garsonluk yaparak nafakanı çıkartmaya bak. ‘Tüm Zamanların En Büyük Delisi’ üstün insanı tasarlarken bunu unuttu işte. Gelecek insanı, geleceğe sadece kültürünü, bilgisini ya da tüm bunları içinde barındıran iyi kavramını iletemedi sevgili babamız, aksine yığınla yanlış genini geliştirdi zaman içinde ve hep bir sonrakine daha kötüyü, daha sapkını, daha iğrenci aktarmayı becerdi. Dansözün memelerine sıkıştırılan beş milyonluk, en azından Atatürk’e hakarettir yahu. Biliyorum hala barbarlık kavramından uzaklaşma yolunda olduğunuzu sanıyorsunuz. Zavallı yanılgı manyakları. Eğer öyle olsaydı neden mutsuzsunuz. Neden her işlediğiniz günahın sizi bir sonraki iyilikten alıkoyduğunu göremiyorsunuz. Uygarlık adaletle sıkı sıkıya ilintilidir öğretmediler mi size? Adalet işte dünyayı temelinden sarsacak tek güç. Adalet bir anlamda Allah’ın insanlardan istediği tek şey. Gerisi ayrıntı… Aptes Şafilerde nasıl alınırmış gibi salak şeylere eşek yüküyle vakit harcayan, en boktan meselelere saatlerce tartışacak laf bulabilen sözde yurdumun Müslüman aydını, işte adalet kavramı gelişemediği için yaşadığın toplumda ve farkına varamadığın için sen asıl meselenin ne olduğunun, kirli oyunun bir parçası da sensin ve fındık kabuğu beyhude tartışmalara vaktini harcayarak, sana inanan dut yemiş bülbül müritlerinle sahte bir cennet kuracaksın altmış yıllık süprüntü hayatında.


3


Son on yıldır süregelen Amerikan filmlerinde ki değişimi fark ettiniz mi hiç siz? Quantin Tarantino gökten zembille inmedi, özendiğimiz Amerikan yaşam tarzı tamamen bu. Hemen hemen her evinde uyuşturucu çekilen, ağzından “bok”, “.iktir”, “orospu” kelimeleri eksik olmayan, kendi kızlarına hatta bazan küçük erkek çocuklarına tecavüze yeltenen, tek hazzı yemek yemek ve sevişmek olan ve bunu her fırsatta, her mekanda gerçekleştirme telaşında koca bir ülke insan. Filmden bir parça; tıka basa eşyayla döşenmiş koca bir salonda kanepeye yayılmış oturan siyahi dev, eline bir yeşil on dolarlık tutmuş “Bak oğlum, bununla senin değersiz hayatın arasında tercih yapacaksam eğer tarafım bellidir” der çeker tabancasını adamı vurur. Bunu tasarlamış, düşünmüş, eğip büküp sahneye koymuş bir senaryo yazarının içinde yaşadığı, nefes aldığı ve etkilendiği bir toplumdan bahsediyoruz. Onun Bukowski’si var, Ozzy Osborne’ı var, Pantagon’u var, CNN’i var ve çok güzel nükleer başlıklı füzeleri var. Ara sıra, ucuz ve inatçı, kendi çıkarlarına hizmet eden diktatörleri hükümetlerinin başına getirmeyen üçüncü dünya ülkeleri üzerinde denemekten çekinmedikleri ve bir nevi şerefsiz uzaktan savaşım denilebilecek, kendi askerini en az hasarla harcamak üzere tasarlanmış, öldürme tekniğinin en üst basamağı devasa uçak gemileri var, uçak gemilerinin Basra körfezine yerleşmişlikleri var, Adana’da İncirlik hava üsleri var ve sen hala ona hayransın. Senin de aklını .ikeyim o halde. Bu gönüllü köle olma arzusu da nereden çıkıyor şimdi? Biliyorum genlerinde “Küçük Amerika” olmayı canı yürekten arzu eden satılmış bir güruhun kalıntılarıyla doğdun ve her yıl birkaç kez değiştirilen eğitim sisteminin sen de bıraktığı kalıcı izlerle yaşama gayreti içerisindesin. Öyleyse uyan dostum, bir deli dürtüklüyor seni ve bu günden sonra yapabileceğin en iyi şey sana dayatılan her baskıya inatla göğüs germendir. Halkına inanmayan ve onu her fırsatta kucağa oturtan bir devlet mekanizmasıyla mücadele etmen elbette akıllara zarar bir durum ama daha kötüsü ne biliyor musun dostum; senin, benim, dilber dudağı Ayşe’nin, bekçi Cevdet’in, emekli Sabahattin dayı’nın tüm bu olanları ölü köpek bakışlarıyla izlemesi ve kabullenmesi. Adı her ne olursa olsun, ister tek parti dönemi, ister devletçilik, isterse demokrasi, sen, ben ve bizim oğlan hep yolun bu tarafındayız anla bunu. Sana önereceğim bir modelim yok, hem ben sadece şizofrenim, sen hiç değilse medeni haklarından istifade etmeye tam ehliyetli bir bireysin. Biliyorum elinde pek fazla bir şey yok, belki bir sevgili hayalin bile vardır, daha şanslıysan bir iş edinmişsindir kendine ama eğer sövemiyorsan, unut gitsin hepsini.

Şarkıcı, manken, sunucu, bacımız, ablamız, canımız, ciğerimiz, her şeyimiz diye lanse edilen moronlara katlanmak zorunda değilsin anlasana, kapat artık televizyonunu, radyonu, bilgisayarını. Sana tenha yollarda gezinmeyi teklif ediyorum, sana kirazların çiçek açtığı mevsim de “Kiraz çiçeği seyretme festivali” düzenlemeyi teklif ediyorum, kalkmayı ve direnmeyi sonra, sırt dönüp, surat asmayı ve oy vermemeyi. Silkin ve kendine gel.

Üşüyorum, üşüyorum, üşüyorum, bırakmıyor bu ses beni, nereye gitsem, ne yapsam peşimde. İnsan kendisinden nasıl kaçabilir, ne kendimden daha etkili,tehlikeli ve büyük bir düşman olabilir? Beynim büyük şehirlerin kanalizasyon kanallarına benziyor. Tüm pislikler bana doğru akıyor, büyük şehirlerin boşalacağı bir denizleri var hiç olmazsa, benimkiler kalbimde birikiyor. Ve o gitgide daha çok kararıyor, kirleniyor. Bataklık gülleri çamur kokarmış yalan. Kitap okumamı yasakladı Melek, daha doğrusu bir müddet okumasan diye rica etti. O çok az şeyi yasaklar oysa. Gereğinden fazla etkilendiğimi düşünüyor olmalı, ben hafife aldığımı iddia ederken hem. Hiç değilse kitaplar çekilebilir kılıyor biraz olsun dünyayı. Çoğu yalan yanlış bilgi kırıntılarıyla dolu, geri kalan da duygusal abartıdan ibaret ama zavallı insan soyu gerçekten kaçınmanın daha güzel bir yolunu icat edemedi henüz. Filmlerde başa bela, dikkat etmezsem ona da yasak gelebilir. Melek bu dünya da her şeyim, bir gün daha katlanabiliyorsam eğer bu onun sayesinde. Bu yüzden istekleri benim için bir emir, emirden de öte. Bu hakkını kötüye kullanmayı aklının ucundan bile geçirmez, bu nedenle farklı O zaten.

Ses her zaman ramazan davulu gibi gürültü edip durmaz, bazen de haber getirir, her neyi düşünüyorsam onunla ilgili abuk sabuk şeyleri sıralar durur. Bir seferinde Deniz Gezmiş’in tüm hayat hikayesini anlattı bana, kesik kesik cümlelerle beni yönlendirerek inanılmaz bir kurgu düzenledi. Memleketimin Ernesto Che Guarera’sı bir yerde. Parkalı fotoğraflarını görmüşlüğüm var, içimizden biri, ölümün taçlandırdığı, soldan gelen öğrenci hareketi belgesellerin en tanınmışı. Ses fısıldıyor kulağıma ve nasıl oluyorsa Atatürk’le ilişkilendiriyor hikayenin sonunu. Çocukluk çağlarının benzerliklerinden dem vuruyor ve biri asker diğeri sivil iki çılgın yaşamın ülke tarihinde ne roller üstlenebileceğine takılıyor. Ölmekle sona ermiyor kahramanlıklar, hayatta kurulan iş ve ilişkiler öbür dünyada da devam ediyor güya. Yaşadığımızdan öte ve farklı bir yaşam sürdürülüyor bir yerlerde ve ruhlar aleminin katı kurgusu hükmediyor bu hayata. Ruhlar çok güçlüdür, bedenlerinden sıyrılmaları onları sadece daha etkin kılar ve o yetiştirir, güder, yönlendirir. Öyle ki bir ülkenin hayatına top yekun hükmetmek isteyen bir ruhlar ordusu dahi vardır ve o yaşayanların anlamadığı bazı sürprizleri hazırlarlar birbirlerine. Cumhurbaşkanı Özal ölmeden bir gün önce, cuma günü Ankara Beşevler’de bir bankamatikten para çekmek isterken, sırada sohbet ettiğimiz yaşlı bir memur bana ne dedi biliyor musun? “Asıl yılanın başı Çankaya’da, Allah belasını verse de kurtulsak”. Ayaküstü, ciddiyetsiz, üstünkörü bir konuşma. Ertesi gün duyduk ki Özal gitti berzah alemine ve bir kahraman oldu aniden. Halkımızda böylesi bir eğilim var işte, sonuçta biraz daha yaşasaydı asla kazanamayacağı bir sevgi seliyle düzenlendi cenaze töreni. Şimdi ben bunu neye yorumlayayım? Sese bakılırsa bana ulak yollanmış ruhlar aleminden, öbür tarafta tesadüfün iğne deliği kurgusu kafamı karıncalandırmakta. Kutsal bakire Meryem, sen koru oğlunu vahşi çığlıklardan ve gündüz görülen rüyalardan. Oğlunu korumaktan fırsat bulabildiğin zamanlarda da beni gözet olur mu? Ama ses beni pohpohlayıp duruyor ya, bazen onu ciddiye almaktan kendimi alamıyorum. O, Sezen Aksu’nun sesini taklit edip bana şarkı söyleyebilir ve aslında bunun taklit değil bizzat Minik Serçe’nin benim için düzenlediği özel bir konser olduğunu iddia edebilir ya da aynı anda konferans düzenler gibi bir kaçı kadın olmak üzere üç beş farklı ses çıkartabilir beynimin içerisinde. Tüm bunlar bir deli saçması elbette sizler için, ama benim olayım bu, ben istemedim, bana verildi, ben bununla doğdum. Ve laf olsun diye ilkokulda elimi kestiğim o gün sınıfta, kana bulanan beyaz sargı bezine sabitlenen küçük kızın gözlerini görene kadar herkesi de kendim gibi zannediyordum. İlk kez utandığımı hatırlıyorum. Utanmak bize has duygulardan sayılmaz kabul, pek çoğumuz yaptığımızın bize yakıştığını varsayarak yaşarız. Aşırıya kaçmak bizim için kaçınılmazdır, çoğumuzun ise aklına bile gelmez genel ahlaka aykırı davranışta bulunduğu. Konuşmasına, hareketlerine, duygularına yön veremeyen insanlar da bizden sayılır ancak ana okulu sınıfına dahil edilebilirler. Ben birinci sınıfım. Olabilecek en üst aşama. Deli olmanın imkanlarından layığıyla yararlanmasını bilen ayrıcalıklı zümreden.

Şizofren! Şizofrenler çok ressam çıkartmıştır arasından, epeyce de yazar. Bu renkli kişiliğimizin bir göstergesi değil de ne? Siz asıl koca .ötlü memur kadınlardan ve yeteneksiz olmasına rağmen yetki ve rütbe ile donanmış her hangi boyda orta zekalı bıyıklılardan çekinin. Gücünüz yetsin de işiniz düşmesin böylesine. Hayatınızı zindana çevirmekten büyük zevk alırlar kendileri, yaratılış gayeleri buymuş gibi suratlarını ekşiterek bakarlar yüzünüze, asla gözlerinizin içine bakmadan ve değersiz olduğunuzu ve büyük bir organizasyonun kapısının dibinde küçücük bir sinek kadar hafif durduğunuzu hissettirmek için oradan oraya sürerler sizi. Bu arada kendi aralarında “Bak ben bugün bin beş yüz kişiyi çileden çıkardım ya sen ne yaptın gün boyunca şekerim”, “Sahi ya akşam olsa da gitsek”, “Aman aybaşına daha bir hafta var” diye konuşmaktan, çetele tutmaktan geri kalmazlar. Müebbet hapse mahkumların odalarının duvarına gün hesabı yaparak çentik atması kadar saçmalık. Yüzümün bu yarısını şu sabunla diğer yarısını da bu sabunla yıkadım da, bu yarı sert diğer yarı yur yumuşak oldu diyerek kişiliksiz ve ucuz teste tabi tutulan yurdumun saf, temiz, tüyü bitmemiş yetim hakkı kıvamındaki beynine bunlar çok fazla. Ah ne yaman çelişkidir Yarabbi bu? Bürokrasi denilen canavarı kurmak için bu ülke el birliğiyle bir elli sene geçirdi, şimdi kendini ondan kurtarmak için kaç yıla ihtiyacı olduğunu planlıyor. Ve sırf bu yedi başlı mavi ahtapottan çöplenmek için bu dünyaya gelmiş ve başka da hiçbir meziyeti olmayan yığınları gözünün önüne getir bir de. Aman aman her taraf memur kaynayacak, her makama bir sekreter, bir odacı, bir çaycı, bir hostes atanacak, daire başkanı yerlere tükürmesin diye makam odasına tükürük hokkası tahsisi yapılacak ve onun bakım ve onarımından sorumlu bir “Altı yüz elli yedi” kadrosu açılacak, bir noter paranın .mına koysun diye her devlet dairesi noter onaylı belge isteyecek, düzenlenen her belgeden damga vergisi peşinen tahsil edilecek, en ufak dilekçe yaldızlı, çerçeveli bir şablona oturtulacak ve sırf bu boktan iş için mahkemelerin, bakanlıkların önü arzuhalci kaynayacak. Kendi vatandaşına bu denli mi güvenmez bir devlet? Güvense niye üç çeyrek darbeyle cumhuriyetini korumaya kalkışsın. Ulan o ne aciz demokrasidir ki zırt pırt tehlikeye düşmekten kendini alamaz ve o ne ucuz laikliktir ki elden gitmeye kalkar altı ayda bir. Ama ‘Yeşiller’ çetin cevizdir ve tüm kurum kuruluşlarıyla bekçilik yaparlar demokrasimize Elhamdülillah. Ve yeşiller öyle bir teşkilattır ki devlet içinde ayrı bir devlet gibi işlevleri de yok değildir hani. Kendi elleriyle yetiştirdikleri, besledikleri, eğittikleri bir ton adamdan haz etmezler bir de homoseksüel olmayan her erkek çocuğunu hayatlarının belli bir döneminde cehennemi bir nebze olsa da yaşatmak için yanlarına alırlar ve kendilerinin ve yetiştirdikleri tıfıl kadroların emrine koşarlar. Bizim oğlan, varsay ki adı Mehmet, ayakkabı boyar, yemek hazırlar, ölür,