Selahattin Emin, 1934 yılında Irak’a gittiğinde gözlerine inanamamıştı.
O,
Hamurabi’nin zümrüt kakmalı asasına boyun eğen Babil’i, büyük medeniyetlere
beşik olmuş muhteşem tarihi ve istiklale kavuşarak ihya olmuş Bağdat’ı hayal
ediyordu.
Oysa karşısında “bir
ortaçağ dramı” vardı.
Suriye’den Irak’a geçip Fırat’ı sollarına aldılar; kum dalgalarında ine çıka
Kerbela’ya araba sürdüler. Yolda otostop yapan kafilelerin kızgın kum üstündeki
çıplak
tabanlarında insan aczinin nara attığını gördüler.
Akşama Şii hacıların kabesi Kerbela’ya vardılar.
Kapalıçarşı önünde bir kalabalık aniden otomobillerinin etrafını sardı. Kınalı
sakal ve yeşil abadan büyük bir
alay, onları türbelere götürdü. Bu sefil manzara
Selahattin Emin’e şu satırları yazdırdı:
“Her gün 24 saat, bir ziyaretçiden bir paralık sadaka almak için birbirine giren
şu kara kalabalık, nasıl anlatılabilir?
Dilencileriyle meşhur Şark, hiçbir yerde
bu kadar düşmemiştir. İmam Hüseyin’in sandukası başında bize sokulmak için şu
kadını iteleyen derviş, insan gururunu hiç tanımıyor. Yüzlerce sene analarımızı
rikkatten ağlatan
‘yeşil’, burada kutsiyetinden soyunmuş, çamur içindedir.
Halbuki biz, asırlarca bu renk için mabet ve minber yaptık. Kara çarşafının
içinde hıçkıran frengili kadın… açlıktan yürüyemeyen çocuk… kefeni sarkan
tabut…
Sadakayı ziyaretçiden, şifa ve cenneti de Kerbela Şehidi’nden dileniyorlar. ‘Ah
Şark, sen esarete layıksın’ diye haykıracağım geliyor”. (Ankara-Lübnan-Bağdat
Seyahat Notları, İst. Ebüzziya
matbaası, 1934)
* * *
Ne kadar benzer değil mi?
Enis Batur’un derlediği “Beş Kıtada Türk Seyyahları”nın (Turkcell, 2002) Bağdat
sayfasına bakınca insan,
70 yılda bu coğrafyada bir dirhem yol gidilmediğine
hükmediyor.
Şark aynı aczin, aynı esaretin, aynı çaresizliğin kıskacında hala…
Selahattin Emin’in o geziden aktardığı bir Necef tablosu okuru
sarsıyor:
Şii dilinde “Cennet bahçesi” anlamına gelen Necef’e gömülmek, cennette tuba
ağacı altına uzanmak kadar cazip. O yüzden İran’ın, Hind’in sayısız
şehirlerinden her gün
Necef’e, ya deve üstünde bir tahta parçasına sarılı halde
ya da bir at eğerinin iki yanından sarkarak yüzlerce ölü getiriliyor.
Seyyitlerce, gelenlere tapulu cennet arazisi satılıyor, beyaz kefenlerin
uçkuruna ucuz cennet anahtarı
asılıyor.
“Fakat” diyor Emin, “belinde cennet anahtarı ve koynunda arsa tapusuyla Necef’te
gömülmek, ancak zenginlere nasip oluyor. Kesesi bu lükse müsait olmayan orta
halliler, bir torba
içinde kemiklerini göndermekle yetiniyorlar. Evkaf
dairesinde, ölü ruhsatiyesi için makbuz kesen memur, ahretin kapısında bile
aldatılmamak için, torbalardaki kemikleri sayıyor”.
Çünkü bazen kimi uyanıklar birkaç
ölü kemiğini bir ölü diye gömdürüp evkaf
vergisini az vermeye yelteniyor. Selahattin Emin, halimize şükrediyor:
“Şarkı bu kadar kara, bu kadar kirli hiçbir yerde görmedim. Süleymaniye’de
secdeye kapanan
beyaz sakalı, Necef’te öpeceğim geldi”.
* * *
Peki neden?
Sular üzerinde orta çağ teknelerinin, yırtık yelkenler ve kırık kayık
direkleriyle dolandığı
Feysaliyye’de sorguluyor bunu…
Vardığı netice, çoğu ilk kuşak Cumhuriyet aydınının amentüsü:
“İmparatorluğun her renge ve her milliyete müsavi insan hakkı veren büyük
toleransı burada
bir epope (destan) gibi yaşamaktadır. (..) Feysaliyye’de, bir
avlu duvarının dibinde güneşlenen basit bir Iraklı bile, artık istismarın, ancak
kuvvet önünde rükua geldiğini biliyor. Şarka bunu, tekerlek demirinden kılıç
yapan,
Sarıkamış’tan Sakarya’ya omzunda mermi taşıyan Anadolu ihtilali ve onun
büyük ve aydın başı öğretti”.
* * *
Selahattin Emin, Irak notlarını acı bir teşhis ve keskin bir
çözüm formülüyle
noktalıyor:
“Fırat boyunda köylüyü, şeyh ve hükümet adlı iki taş, dişleri arasına almış, bir
pirinç tanesi gibi öğütmektedir. Irak istiklalini ben, şehirlerde bol maaşlı
hantal bürokrasinin ağzında,
fellah köyünde şeyhin sahavet sofrasında kurban
edilirken gördüm. Irak’ta kurtuluş bayrağı, bu sınıfların tasfiyesi bayramında
dalgalanacaktır”.
70 yıl sonra bugün, Fırat boyundaki köylü için değişen şey,
sadece kendisini
öğüten değirmen taşlarının adından ibaret..
Kurtuluş bayrağı ise hala Selahattin Emin’in bahsettiği bayrak…
O bayrağa sarılıp, ‘Ah Şark, sen hürriyete layıksın’
diye haykırası geliyor
insanın…
www.gazetem.net