Kendiniz için nasıl bir ölüm isterdiniz?
Kirli bir duvar dibinde gözleriniz ve elleriniz bağlıyken cesaretle göğsünüzü
şişirip “Ateş” sesini bekleyerek mi?
İzbe bir zindanda, üzerinde koca bir elmasın parıldadığı zarif bir yüzüğün gizli
haznesindeki zehri iştahla yudumlayarak mı?
Yoksa soylu bir düellonun 10.
adımında göğsünüze saplanan bir kurşunla yere
devrilerek mi?
Nedense insan, bir zengin sofrasında boğazına kaçan bir kurbağa bacağından
ölmeyi düşünemiyor.
Ya da Ercan Arıklı gibi tercihli yolda karşıdan
karşıya geçerken…
Çekoslovakya’da Sovyet tanklarına meydan okuyan Alexandre Dubçek’e bir trafik
kazasında ölmeyi yakıştırabilmiş miydik?
Ya Sivas cehenneminden sağ kurtulan Aziz
Nesin’e Temmuz sıcağına teslim olmayı…?
Seçemiyor ki insan?
* * *
Ama seçenler var:
Kendilerinden sonrakiler daha iyi yaşasın diye ölüm
orucunda, her gün bir
organını feda ederek bir deri bir kemik, Azrail’in kollarına koşan gençler
mesela…
Ya da çaresizliğin kucağında son yolculuğunu “Boğaz Köprüsü’ne sür” dediği
takside yapıp bir geceyarısı kendini, ayaklarının altından ışıl ışıl akan sulara
bırakıverenler…
Fakat son okuduğum bunlardan hiçbirine benzemiyordu.
Son okuduğum, Azrail’e sadece kendi
istediği elbiseyi giydirmekle kalmamış, onu
bir yosma gibi keyfince süsleyip püslemek, sonra da şehvetle koluna girmek
cüretini göstermişti.
Adı: Bernd Jürgen Brandes’ti.
* *
*
5 yaşındayken annesini bir trafik kazasında kaybetmişti.
Babası bunun bir intihar olduğuna inanıyordu.
Psikiyatristlere göre Bernd, annesinin ölümünden kendisini sorumlu tutmuş ve bu
acıyla baş edebilmek için, ölüm fikriyle flörte başlamıştı.
İyi bir öğrenciydi.
Berlin’de elektronik bölümünden mezun olmuş, Siemens’in bilgisayar yazılımı
bölümünde çalışmaya başlamış, kısa
sürede şefliğe yükselmişti. Kendi alanında
dünya çapında tanınan bir uzmandı artık…
Ne olduysa Berlin’de, uyuşturucu ve fuhuş yatağı olarak tanınan bir bölgeye
dadanmasıyla başladı. Burada bir erkekle
paralı ilişki kurdu. Partnerinden
kendisini kırbaçlamasını istedi. Bundan öyle zevk aldı ki, giderek acının dozunu
yükseltti.
Artık, yatağa attıklarından cinsel organını ısırmasını istiyor, acıdan
bayılıncaya kadar buna devam
ediyordu. Bir seferinde ortağının eline bir bıçak
tutuşturmuş ve “Hadi kes benimkini” demişti.
Hiçbiri bunu yapacak cesarette değildi.
Bunun üzerine daha cesur bir erkek bulma niyetiyle, tarihin
gördüğü en aydınlık,
en karanlık mağaraya daldı:
İnternete girip “hayatının erkeği”ni aradı.
* * *
Aradığı adam, “Franky” rumuzuyla çıktı
karşısına…
O da 6 yaşında annesiyle baş başa kalmıştı. İki ağabeyi eğitim için evden
ayrılmış, babası da annesini bırakıp gitmişti.
Üç kez evlenip terk edilen annesi nefret ediyordu erkeklerden…
Bütün hıncını elinde kalan tek oğlundan çıkarır, ona temizlik yaptırır, bulaşık
yıkatır, ev işlerini gördürürdü.
Armin Meiwes, zalim annesinin tahakkümü altında iyi bir öğrenci, sinik, sessiz,
nazik bir çocuk
olarak büyüdü. Ama hayatına damgasını vuran şiddet, iç
dünyasında alabildiğine kan döküyordu. Daha 12 yaşındayken “yalnız kalmamak
için” yamyamlık hayalleri kurmaya, mezbahalarda tavuk, domuz kesilirken izleyip
zevk almaya başlamıştı.
Orduya girip 12 yıl askerlik yaptı.
Ayrılınca tamirci oldu. Ama ölümle raksı sürüyordu. Televizyon haberlerinden
ceset görüntüleri kaydediyor, vampir hikayeleri okuyor, domuzların
cinsel
organını kesip kahvaltı tepsisinde kendisininkiyle birlikte görüntülüyordu.
37 yaşındayken annesini kaybedince kozasından çıktı. Artık yamyamlık fantezisini
gerçeğe dönüştürmenin vakti gelmişti.
Kurbanını bulmak üzere, tarihin gördüğü en aydınlık, en karanlık mağaraya daldı.
İnternete girip “Yemek için genç, yapılı erkekler arıyorum” yazdı.
* *
*
Kurbanla celladı, “mağara”da çok geçmeden buldu birbirini…
5 Şubat 2001 günü “Franky”nin mesaj kutusuna şu not düştü:
“Beni canlı yemeni
istiyorum. Kim gerçekten bunu istiyorsa, gerçek bir kurbana
ihtiyacı var”.
Cellat, hemen yanıtladı.
Mezbaha odasını bu “son yemek” için çoktan hazırlamış, duvarları izole etmiş,
köşe
bucağı kırbaçlar, kafeslerle süslemişti. Gönüllü kurbanına hemen dişlerinin
fotoğrafını gönderdi, onu nasıl parçalara ayıracağını anlattı iştahla…
“Ben senin etinim” yanıtı geldi karşılığında...
Bu, tam aradığı avdı.
Brandes, “avcı”sıyla buluşmaya giderken bilgisayarındaki her şeyi yok etti.
İşyerindekilere bir günlük tatil için Londra’ya gideceğini söyledi. Tatile,
birinin midesine
gittiğini söylese inanmazlardı nasıl olsa…
* * *
“Av” ile “Avcı”, 9 Mart 2001 günü buluştu.
Katil, kurbanını tren istasyonundan aldı. İlk bakışta
birbirlerinden
hoşlandılar.
Brandes öylesine sabırsızdı ki, celladını rahatsız etmesin diye o gün bir şey
yememiş, bağırsaklarını doldurmamıştı.
Çiftlik evine geldiler.
Kurban soyundu, celladıyla
bir kahve içti.
Avcı, ona mezbahasını gezdirdi.
“İlk ısırık” orada cereyan etti. Ama yeterince şiddetli değildi. Kızdı av,
avcısına… Rahat etsin de kendisini canlı canlı kesebilsin diye bir kutu
uyku
hapı yuttu; yine de gevşeyemedi.
Bir süre müzik dinleyip sohbet ettiler.
Sonra Brandes, celladından cinsel organını kesmesini istedi.
Bıçak yeterince keskin değildi; Armin mutfaktan satırı
kapıp geldi… ve ilk
parçayı kesti.
Brandes haykırıyordu, ama ilacın etkisiyle bayılmamıştı. Kanamayı durdurdular.
Kanlı organı birlikte yemeye karar verdiler.
Organı, biber, tuz ve sarımsak sosuyla
pişirilirken Brandes bayılmamak için
direniyordu.
Sonunda sıcak küvete uzandı ve kendisini celladının dişlerine bıraktı.
Tek bir arzusu vardı:
Bedeninden geriye hiçbir şey kalmaması…
Kafatasından dişlerine kadar her şey
unufak edilip değerlendirilmeliydi.
“Merak etme” diye yanıtladı bu isteği celladı…
* * *
Sabaha karşı 4,5’ta
kurban, baygın düştü.
Armin çizmelerini giydi, önlüğünü bağladı ve hala nefes alan kurbanını derin bir
bıçak darbesiyle öldürdü.
Sonradan polise anlattığına göre içinde, mutluluk, nefret ve kudret hisleri
cirit
atıyordu.
Önce küvetteki cesedin başını gövdesinden ayırdı. Kopmuş kafayı, hep izlemek
istediği bu ziyafeti “görebilmesi” için masanın üzerine koydu.
Sonra kalan vücudu parçalara ayırdı, kemik,
deri ve iç organları bahçesine
gömdü. Kendisine “hatıra olarak” bir ayak ve bir kol kemiği ayırdı. Çıkan 30
kilo eti de buzlukta istifledi.
İlk kez insan eti yiyecekti. “Bifteği” zeytinyağında kızartıp
baharatla
tatlandırdı. Kendine bir şarap açtı ve ziyafet sofrasına oturdu.
Kendi ifadesine göre, “Tadı domuz eti gibiydi”.
* * *
Böyle bir ziyafetin gururunu kendine
saklayamazdı.
Tarihin gördüğü o en aydınlık ve en karanlık mağaraya dalıp “Birini öldürdüm ve
yedim” müjdesini mahcup yamyam adayları paylaştı.
Bu mesajı gören bir öğrenci durumu polise
bildirdi.
“Mağara”, şimdi günahını aklamaya çalışacaktı.
Polis, 2 ay sonra celladı buldu.
Armin Meiwes, geçen ay, bu yazıdaki bilgilerin alındığı Stern dergisinin
kapağındaydı.
* * *
Bu eşsiz sohbeti, baştaki soruyla bitirmek istiyorum:
“Sahi, siz kendiniz için nasıl bir ölüm isterdiniz?”
www.gazetem.net