"Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısına asıldığı günden beri tartışma konusu
olan o ayet yüzünden yazdım bunları:
"Her canlı ölümü tadacaktır".
Kimi "Malumu ilana ne hacet" diye karşı çıkıyor yazıya; kimi "İşe giderken
insanın aklına eceli sokup moral bozmanın alemi yok" diye...
Oysa benim ayetin
devamında okuduğum mesaj gayet basit:
"Nasıl olsa sonunda buraya geleceksiniz. Yan yana ve eşit büyüklükte çukurlara
gömüleceksiniz. Size bahşedilen hayatı doğru dürüst yaşamaya bakın".
Ayeti böyle
okuyunca, daha çok hayatta kalmak uğruna daha az "yaşayan"ların hali
size de komik gelmiyor mu?
Kainatın uçsuz bucaksızlığı karşısında, ha sabah 8, ha akşam 5, ("Ha 3 gün önce,
ha 5 gün sonra") ne fark eder ki?
"
* * *
Aristoteles bir yazısında ırmakta yaşayan küçük canlılardan söz eder:
Ömürleri bir gündür.
Bunlardan sabah 8'de ölen genç ölmüş sayılır; akşam 5'te ölen ise yaşlı...
Montaigne ünlü "Denemeler"inde sorar:
"Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimize gülünç
gelmez? Sonsuzluğun, dağların, nehirlerin, yıldızların, ağaçların yanında bizim
hayatımızın
uzunu - kısası da böyle gülünçtür."
* * *
Son yılların en gözde akımlarından biri "uzun yaşam hırsı"...
Modern tıp, ömrün sınırlarını zorlayan buluşlar elde ettikçe, tarihi boyunca
"ölümsüzlük iksiri"nin peşinde koşmuş insanoğlunun iştahı kabarıyor.
"Antiaging" denilen "yaşlanmayı geciktirme" iddiasındaki hücre tedavileri,
hormonlar, ilaçlar, diyetler hep aynı hedefin peşinde:
Ölümü
erteleyebilmek...
Biraz daha fazla yaşayabilmek....
* * *
Haşmet Babaoğlu da yazdı:
"Modern insanın uygarlığın temeline koyduğu her tuğla, onu ölüm fikrinden biraz
daha uzaklaştırıyor".
Köylerde göz önünde, hayatla iç içe "yaşayan" mezarlıklar, kentte varoşlarda
ıssızlığa terk ediliyor.
"Dirilerin şehri, ölülerin şehrini kovuyor".
O, günler süren taziye
dayanışmaları bitti; internetten mezar yeri
ayırtılabiliyor artık... Cenazeler bir şirkete emanet edilip apar topar defne
gönderiliyor; camide ayaküstü sohbet ediliyor, telefonla kabre çiçek
gönderiliyor, sulama işi 3 - 5 kuruşa mezarcılara
havale ediliyor.
Ve sonra herkes ölümü hafızasından silip "hayata", işinin başına dönüyor.
İnsanoğlu yüzyıllar boyu tevekkülle teslim olduğu ecelle dalaşıyor.
Azrail'e posta koyuyor.
* * *
Ne yalan söyleyeyim, ölümcül bir diyetle tüm dünyevi zevklerden uzak durarak,
sağlık merkezlerinde gençlik aşıları vurularak hayata biraz daha tutunmaya
çalışanların nafile çabası,
Aristo'nun ömrü bir gün süren küçük canlılarının
"bahtsızlığını" hatırlatıyor bana...
"Sağlıklı yaşam"a bir diyeceğim yok, ama "geç ölüm ihtirası", "Ne için" sorusunu
getiriyor hatıra...
"Niçin hayat sofrasından,
karnı doymuş mütevekkil bir davetli gibi kalkıp
gidemiyoruz?"
"Niçin hayat meşalesini, yenilere devretmekte böyle zorlanıyoruz?"
"Bunca yıl yapamadığımız neyi yapmak için ölüme direniyoruz?"
* * *
Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısına asıldığı günden beri tartışma konusu olan o
ayet yüzünden yazdım bunları:
"Her canlı ölümü tadacaktır".
Kimi "Malumu
ilana ne hacet" diye karşı çıkıyor yazıya; kimi "İşe giderken
insanın aklına eceli sokup moral bozmanın alemi yok" diye...
Oysa benim ayetin devamında okuduğum mesaj gayet basit:
"Nasıl olsa sonunda
buraya geleceksiniz. Yan yana ve eşit büyüklükte çukurlara
gömüleceksiniz. Size bahşedilen hayatı doğru dürüst yaşamaya bakın".
Ayeti böyle okuyunca, daha çok hayatta kalmak uğruna daha az "yaşayan"ların hali
size
de komik gelmiyor mu?
Kainatın uçsuz bucaksızlığı karşısında, ha sabah 8, ha akşam 5, ("Ha 3 gün önce,
ha 5 gün sonra") ne fark eder ki?
* * *
Yine Montaigne ile bitirelim.
"Hayatın değeri, uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır. öyle uzun
yaşamışlar vardır ki, pek az yaşamışlardır. Doyasıya yaşamak, yılların çokluğuna
değil, sizin coşkunuza
bağlıdır".
www.gazetem.net