Vahim parasızlığını kimseye açamayan, aşamayan ihtiyarların gururunu tahmin
edemezsiniz. Koca ömrü geride
bırakan parasız yaşlı, artık gençler gibi dünyaya
neden geldim diye isyan da edemez. Bir kabahat varsa, etraftakiler, biraz da
kendinde ara der. Ağlama hakkı olmadan, hiçbir şeycik umut etmeden ıstırap
çekmenin hali dayanılmaz. Kum
saatini tersine çevirecek Tanrı’nın dahi gücü yok,
takat yok. Geçmişin küllerini ne kadar deşsen, elesen faydasız. Dünkü zıpkın
gibi bakışlı erkek yüzün, kefen bezine dönmüş!
Muhtaç yaşlılık en cesur erkeği dahi
korkutur. Sürünerek geçen bir asra yakın
ömrün artık mahvedebileceği duygu kalmadığından, ihtiyarlığın dilenciliği kolay
olur demeyin. Öyle derin kederli ihtiyarlar var ki, hiçbir pişmanlık göstermeden
yürürler, o son günlerde dahi
hayatları, hepimize şiir, masal olacak derin bir
hissin ateşiyle yanar!
Yoksul giysilerini itina ile temiz giyip paçavralıktan koruyan bu insanların
ruhumda yaptığı sarsıntı büyüktür. Tanımasam da, bana selam verse, elimi sıksa
diye çaba sarf ederim. Doğduğu günden beri Tanrı kovalamış, her bir yaşına,
kemiklerine acılardan bir çentik atarak kaçmış. Kabuğu sertleşmiş, çürümüş yaşlı
ağaçlara, şimdi o ağır yılları sorsak!
Genç insanların
parasızlıktan kurtulmak için azgın bir inatla her işte
delicesine çalışması mutluluk verici, ancak, elli yıl aralıksız çalıştığı halde
fakirliğini aşamayan bir yoksulun, işine kıskançlıkla sarılması hayranlık
verecek bir insanlık dersi! Hiçbir
burjuvanın hiçbir macerası bu kadar yüksek,
semavi bir güzellik kazanamaz. Açlıktan öle öle hâlâ alnının teriyle yaşayan 75
yaşın üstünde bir ihtiyarın gururundan sarsılmayacak bir ruh, bir canlı yaşıyor
mu dünyamızda! Melekler kadar
saf, çocuklar kadar neşeli bu ebedi fakirlerin
canını almaya Azrail dahi utanır. İşte bizler, depresyon saatlerimizde bu
insanlardan hayat ilhamı alırız, bir elmas madeni bulmuş gibi seviniriz.
Karanlık, talihsiz tehlikelerle hırpalanmış ve hiç
bahtiyarlık yaşamamış
ihtiyarların bu çelikleşmiş, kemikten direnci karşısında ruhlarımız takdis
edilir. Bu gurur karşısında susmanın adı: Saygıdır. Saygının bu derin sesi
kalbimizi parçalar. İçimizde insanlığa dair bir fırtına kopar.
Ayaklarımız
yerden kesilir, artık gözümüzü daldan budaktan esirgemeden, kutsal ışıltılı bu
tecrübenin rüzgârıyla uçarak, otuzlu, kırklı, ellili yaşların üstünden rüya gibi
geçeriz!
* * *
İşportacılık
yaptığım uzun yıllarda böyle bir ihtiyar adam geliyordu kaldırıma.
Eskimiş çorapları, yırtık ayakkabılarıyla altına bir mukavva parçası koyup,
başlıyordu keman çalmaya. Gözlerini derin sessizlikle kısıyor ve hiçbir şekilde
insanlara, dışarı
bakmıyor. Hiçbir soruya cevap vermiyor. Çukur gözleri, artık
bir onur adası olmuş kalbinden başka yerde rahat etmiyor gibi. Hepimizi
sersemleten tatlı bir sarhoşluğun hüznüyle tek bir Türkçe parça çalmadan, adını
bilmediğimiz klasik
romantik parçalar.
İnanılır gibi değil, inat etti, kalabalığın tanıdığı tek bir şarkı çalmadı. Tek
bir neşeli parça da çalmadı. Oysa müşteri toplayabilmek için pekala günün modası
şarkılar çalmalıydı. Artık kırılacak, çıtırdayacak
izlenimi veren, kurumuş ve
tozlanmış kemanının kokusu, yuvarlak köşeleri, yıllarca kitap arasında
saklanmış, yaprakları yapışmış bir çiçek gibi. Bazen, nesli tükenmiş şık
mantolu, yaşlı, ruj sürmüş ihtiyar kadınlar önünde durur,
hıçkırarak ağlardı.
Kendisi ağlamaz. O soğuk, paslı demir gibi yaşlı yüzlere, kelebek simi işliyor
gibi, çok ciddi! Ama, geç vakit toplanıp giderken, kurumuş göz pınarlarının
üstünde parlayan tuz parçaları görürdüm. Çok dalgalanmış deniz
gibi. Ölümsüzlük
istiyorsak o tuzdan biriktirmeliyiz. Simyacılar çok zengin olmak için altın
üretecekleri bir felsefe taşı arayıp durdular... boşuna, o felsefe taşları bu
tuz birikintileri. Uzun, çok uzun yollardan, bir çölden bitkin, eli boş
dönmüş
gibi. Kaslarının kemiklerine sürtünmesiyle son bir çıra ateşiyle gün boyu
çalıyor. Nağmeler kemandan değil, kurumuş kemiklerin kaburgalarının çırasından,
ateş böcekleri gibi kıvılcımlaşarak fırlıyor!
Sanki, bu
sıcacık insanlık ateşini, 70 yıl arayıp bulamadıktan sonra, şimdi ilk
insanlar gibi, kemiklerini artık ağaç kabuğuna dönüşmüş kol kemiklerine
sürterek, kupkuru bilekleri kemana sürtünerek arıyor! Beş para etmez kuru
kalabalık
dinleyicilere, yerin altında sıkışıp kalmış, yağmur dökmeyen bulutlar
gibi gergin nağmeler sundu. Ve sonra açık bir gökyüzü, masmavi bir gök neşesiyle
aralıksız ve hızlı ritimlerle coşup herkesi evlerine mutlu gönderiyor!
Yağmur serpiştiren tatlı bir sonbahar, ki güneyden Ankara’ya rüzgâr eserse,
çınar yaprakları şeker olur yersin, hep gezmek istersin, hep yaprak çiğnemek.
Ağır inşaat makineleriyle belediye kaldırıma onarıma geldi.
Beton testeresiyle,
dünyada daha çirkin ses yok, kaldırım asfaltını kesiyor! Motorlu testereyi iki
kişi tutuyor, o kadar yavaş ilerliyor ki, jilet gibi kestikleri kaldırım
kemancının önüne geldi dayandı. Kemancının mevkiinde, inşaat birkaç
hafta sürdü,
hiç oralı olmadı. Kaldırım yayalara iptal edildi, ama kemancı, inşaatın
ortasında kendi halinde çalmaya devam etti.
Aynı zamanda patronum, arkadaşım şişkoya: “Bu adam deli mi?” dedim,
“Hayır
senden akıllı, yerini kimseye vermek istemiyor, yerini halka ezberletti,
ezberlettiği yer unutulsun istemiyor!” Tam anlayamadım.
“Biz kazanıyoruz şişko, şu kemancıya biraz yardım
edelim?” dedim. Şişko:
“Esnafın gururunu kırma. Bırak ezilsin, sürünsün, kendi kazansın!” “Tamam da
şişko, yevmiyeyi doğrultamamış işte, yol iptal, gelen giden yok, doğrultacağı da
yok!” Şişko:
“Heyecan yapma, bu dünyada her esnafın bir fırıldağı vardır,
görmüyor musun, belediye kaldırımı iptal etti o hâlâ çalıyor, bunlar bu mesleğin
duayenleridir, vardır bir bildikleri!”
Kemancı tatlı tatlı çalmaya
başlayınca, iç geçirip “mutluyum işte” diyordum.
Güvercin tüyü kadar yumuşacık parmakları. Nasıl bir gizli feryat, nasıl bir ah
sızıyor kirli gömleğinin içinden. Ruhları yıkıp toz eden azap içinde melodik
iniltiler. Zehirli,
veremli tınılar kemancının büyüsüyle kuş öpücükleri gibi
gelip gelip dokunuyor küçük çizgiler halinde vücudumuza. Kaldırım, insanların
yüzleri, müziğin kırık ritmiyle birden kızıl şarap rengine bürünüyor. Müziğin
tınısı ruhun külleri gibi.
Bitmeyen bir veda çalıyor gibi. Bu kirli giysiler
içindeki hayalet adama kulak verdiğinizde, göklere asılı, dağ kadar büyük
masmavi hayali bir çan görüyorsunuz. Baygın bakışlı sapsarı bir kanarya
gagasıyla çizer gibi, ezgiler, bir kadının
kaşlarına sürünen perçemleri gibi,
geberinceye kadar dinleyesin geliyor!
Müzikten değil, meraklı bir kalabalık sarıyor etrafını. Günler geçtikçe, keman
sesi de kemancı da çok tanıdık geliyor, başını çevirip bakan yok. Çok
nadir,
beyfendi birkaç insan, yukardan atarak değil, eğilerek önüne para koyuyor, çok
değer verdiğini göstermek için de önünde birkaç dakika saygıyla dinliyor.
Arabaların gürültüsü, işportacıların bağırışları, kalabalıkların hızlı akışı
arasında kayboluyor kemancı! Oysa dikkat çekmek için işportacıların hepsi
kudurmuş gibi bağırıyor, biri kekeme taklidi yapıyor, diğeri takılmış plak gibi
hep aynı kelimeyi bağırarak söylüyor. Kemancının, önünden akan kalabalığa
ulaşacak gücü yok! Cazgır işportacıların, şebek maymunları gibi cıyıltıları
arasında keman sesinin bir adım önünde yürüyen insanlara ulaşamadığını gördükçe,
içinizden “zavallı”, “yazık” diyorsunuz.
Kalabalığa ulaşmak için güç, kudret
olmalı. Mahşeri kalabalık ilgisizce akıyor! İncecik bir duman gibi yayılan
nağmelerin gelip geçenlerin kulak diplerini bir gül kokusu gibi iç gıcıklayarak
yalayan hüzünlü şarkılarını duymak mümkün
değil. Oysa birazcık dikkat ediverse
kalabalık, nağmelerin görünmez bir ruh aynası gibi kalplerine sızıverdiğini
hissedecekler. Ruhları gizli aynasını bulmuş gibi sevinecekler. Nafile!
Kemancının beli bükük. Boynu bir kuğunun kıvrımlı
boynunun iskeleti gibi, başka
sulara dalıp dalıp gidiyor. Bu haliyle insanın içini ezen çok acıklı bir manzara
oluşuyor, keman nağmelerinden değil, zavallı ihtiyarın garip halinden içiniz
kıyılıyor! Hiç görmeyeyim, üzülmeyeyim, diyorsunuz.
Ne olur sanki birazcık
dikkat etse kalabalık, sokağa buğu gibi yayılan sıcacık nağmelerin, gümüşsü
tınıların pırıltılarının sim sim üstlerine yapıştığını görecekler. İş dönüşü
yorgun mecalsiz ayaklarına çarpıverecek bu pırıltılar, dizlerinden
derman adında
bir incecik telin çekildiğini hissedecekler. Boşuna, mümkün değil. Kemancı
görünmez bir adam. Orda hiç yokmuş gibi. Kendi haline çalıyor. Garip ve çökmüş
omuzları. Gömleğinin altından sırıtan kırık dökük kaburgaları.
Hastalıklı
bedeni. Yapayalnız. Eskimiş çorapları. Yırtılmaya yüz tutmuş ayakkabıları çok
hazin. Gün boyu aralıksız çalıyor ve önündeki mendile kimsecikler beş kuruş
atmıyor, üç-beş lira atılıyorsa da bir ekmek parası değil, hiç
değmiyor! Bu
delirmiş sokakta binlerce işportacı içinde bir tek o para kazanamıyor!
Hiç para kazanamadığı halde birkaç hafta aralıksız gelip gün boyu çalmasına
anlam veremedim. İnsan başka bir sokağa gider. Şansını
başka bir kaldırımda
dener. Bu denli tecrübeli bir adam tam gününü boşuna harcayamaz. Kemanı bu denli
zevkli ve içli çalan bir insanın, aynı zamanda çok zeki bir insan olabileceğini
düşünüyorsunuz!
Kirli saçları,
sümük rengi suratı, çok yıpranmış pardesüsüyle yaşlı kadın,
kemancının yanı başına çömeldi. Tünedi, bir daha kalkmadı. Kemancıyı dinlerken,
suratı için için yanan mangal ateşi kızıllığına dönüşüyor. Ama çok acıklı bir
çirkinliği var.
Gözleri hiç yıkanmamış, yağlı, isli tüller gibi. Nasıl anlatsam,
yaşlılığın tükettiği bu kadın hayran bakışlarını kemancıya dikip, hiç
kımıldamaksızın ve sadece sigara içerek birkaç ay kemancıya dadandı. Acısını mı
dindiriyor? Tanrısal bir
mutluluk uykusuna mı dalıyor? Birbirine komşu iki mezar
gibiler. Ama nasıl sıcacık bakıyor kemancıya. Kemancıdan dünyanın harikaları
dökülüyormuş gibi. Mutlu bir filmin son sahnesi perdede donmuş kalmış gibi.
Suskun, sessiz,
nağmeler yalnız onun ruhundaki kuyuya dökülüyor, heykel gibi,
günlerce. Ne başıyla tempo tutuyor, ne duruşunu bozuyor. Üstüne karlar yağsa da,
sonunda bedeninin sarılacağı kefeni bulmuş gibi. Büyük acılarından nihayet
kurtulmuş
gibi. Süssüz, mücevhersiz, sadece derin gözler! Dünya ikisinin de
umrunda değil.
Teneşir paklar dediğimiz kırışmış bu yaşlı bedenin içinden, sonsuz ve derin bir
hazla kavrulan bir kadın yüzü gülümsüyor! Hayranlıkla dalınca
kemancıya, çürümüş
kadavra tahtası bu surattan, artık kimsenin öpmeye cesaret edemeyeceği bu
sanduka küfünden, artık bir karikatüre dönmüş bu çarpılmış surattan hiç kimse,
herkesin gıpta edeceği mucizevi bir güzellik fışkıracağını
düşünemiyor. Rüzgârda
usulca salınan boş salıncakların gıcırtısı gibi kemanların şarkısı. Hızla,
koşarak geçenler dahi zıpkın yemişler gibi kalakalıyor. Ne güzel kadın,
diyorlar. Kadının yüzünde akseden hayranlığa gıptayla bakınıyor
herkes. Kadın,
çok derinlere uçmuş, kemanın sesiyle uzun bir yolculuğa çıkıyor; hava kararana,
sokak tenhalaşana kadar, travestiler ellerinde bıçak polisleri kovalayıncaya
kadar, zevkle dinliyor kemancıyı. Aşkın bu şaşırtıcı sınırsızlığı
betonu
yumuşatıyor, arabaların gürültüsünü emiyor. Buzdan, demirden soğuk, sımsıcak
kalp ateşine dönüşüyor. Yorgun argın eve dönenler kadının yüzünü gördükçe, akşam
sevimli, tatlı bir akşam oluveriyor. Sanki kemancının
başından, kemanından,
pembe, mavi, mor pırıltılar yükseliyor göğe. Şehrin en köhne bu yerinde, şehrin
kusarak fırlattığı bu kurumuş iskeletten ihtiyarlar, hepimizi bu dünyada tutan
muhteşem bir manzara oluşturuyor!
Kadının hayran bakışları, keman nağmelerini dev bir süpürge yapıp kalabalığı
başına topladı. Kalabalık kemana değil, kadının hayran, titreyen ve bitmekte
olan mum gibi büyülü gözlerine bakıyor.
Reklamın
düzenbaz tanrısı, evlere, apartmanlara, kahvelere, kolera salgınından
daha hızlı yayıverdi haberi: “O yaşlı kemancı vardı ya, işte ona bir kadın aşık
olmuş, yanından ayrılmıyor!” Sokaktan geçip eve gidenler, bir de bir hikâye
götürüyorlar yanı başlarında: “Kaldırımdaki kemancıyı hatırlıyorsun değil mi,
adama bir kadın musallat oldu, yanında oturmuş öyle baygın baygın bakıyor ki,
herkes toplanmış kadını seyrediyor!”
Haber
dalgalandı, uzadı, yüz ayrı evin kapısından içeri giriverdi: “Bir yaşlı
kemancı vardı sokakta, hatırla, bir kadın aşık ona, hiç ayrılmıyor yanından,
gerçi kemancının yüzüne baktığı yok, kadın da aman çok çirkin, ama nasıl
güzeller,
nasıl yakışıyorlar!”
Kemancıyla aynı kaldırıma tezgah açıyorduk, işportacılar arada bir kemancıya
gidip, biraz da dalgasını geçerek: “Baba, gıy gıy kafamızı ...tin, şurdan neşeli
bir hava çal da...”
diyordu, şimdi hikâye işportacıları da sardı: “Baba baksana,
kemancının manita gelmiş, bu kadın fena yapıştı.” Mevzu daha da ilerliyor:
“Kemancı bu kadınla evlenmek istese çoktan işi bağlardı. Kadın bir aydır
geliyor, kemancı daha gözlerini açıp bakmadı!” Yorumlar derinleşiyor: “Ağbi
baksana, kadının yüzü nasıl şeker gibi eriyor, kemancı yer mi bu numaraları,
almaz bu kadını, adamın evveliyatında neler var ki kadın kısmından
ikrah etmiş,
aynı tuzağa bir daha düşer mi, kadın boşuna kendini heder ediyor!”
Ancak, artık kemancıya kimse acıyarak bakmıyor. Kemancının aşkını konuşan
herkesin yüzü de şeker gibi eriyor. Kadın kemancıya
hayranlıkla baktıkça, sanki
kemancı da nağmeleri azdırıyor. Kemancının kırgın ezgilerini her sağır duymaya
başladı. Kemancının bu eski kırık kapısından girmek için etrafı sarılıyor. Bir
yıkıntının külleri içinde hâlâ tütmekte olan içli
nağmeler, eskimiş tahtalardan
fırlayan kıvılcımlar gibi çıtırdayarak yükseliyor. Müzikten anlasın anlamasın,
başına toplanan halk, bir tabak keman helvası yer gibi, hacı pilavı mı var der
gibi, tüm parçaları sonuna kadar dinliyor. Kadının
minnettar bakışları, saygı
dolu bir uyum ve nezaket içinde hiç değişmiyor. Aşkın onurlandırdığı güzellik
yanıyor yüzünde. Aşk kadının aklını almış. Sanki kalbini, bir sıcacık çorba
kâsesi gibi elinde kemancıya sunuyor. Müzik değil bu,
medet, yakarış! Müziğin
dili kuşkusuz kuş dili, ancak aşık olan çözer. Sanki kemancı, halkın anlamadığı,
gıy gıy diye dalgasını geçtiği yabancı ezgileri, kadının, aşkın yardımıyla
çözdürtmeye çalışıyor.
Kadının doyumsuz
tatlı bakışlarıyla durmaksızın okşadığı kemancının artık nefis
bir hikâyesi vardı. İnsanlar bu hikâyeyi ayrıntılarına kadar merak ediyordu.
Kadın tam bir ay, duruşunu, bakışını, kemancıyla arasındaki bir adımlık
uzaklığını hiç bozmadı!
Bir ayın sonunda kadın, kemancıya biraz daha yaklaştı. Kemancı kollarını
dinlendirmek için kemanı indirdiğinde, kadın usulcacık başını kemancının omzuna
koymaya başladı. Bu inanılmaz gelişme, büyük haber. Haber
katlanarak, ballanarak
yayıldı. “O yaşlı kemancıya musallat olan kadın var ya, işi pişirmiş, yolun
ortasında kemancının göğsüne başını koyuyor, gelip geçenler nasıl gülüyor, nasıl
seyrediyor!” Başkası: “Kemancının
gönlü olmasa kadın yapamaz, kadın başını
koyunca hiç sesini çıkartmıyor, demek bir iş var!”
Bir ay kadar da, kemancıya kadının yakınlaşması hikâyesi anlatıldı. Ve bir zaman
sonra, kadın elinde çarşı filesiyle
gelmeye başladı. Filenin içinde birkaç parça
yiyecek, artık akşam saatleri geliyor. Kemancının yanında çok daha rahat
oturuyor, eskisi gibi gözlerinin içine bakmıyor. Kemancının hikâyesini bilmeyen
yok. “O kemancı var ya,
evlenmiş, o kadınla...” “Ben dedim baba, kadın fena
yapışmıştı!” “Ya hatırlıyor musun, o kemancı orda yıllardır yalnız başına
oturuyor, sonra bir kadın aşık ona, bakıyorum şimdi kemancının gömlekleri,
pantolonu tertemiz, her akşam kol kola eve gidiyorlar, liseli gençler gibi, el
ele tutuşuyorlar, nasıl mutlu oldum anlatamam!”
Aysız bir geceye, aşksız bir hayata kimsenin tahammülü yok, kalbimiz çiçek
sepetine
dönmeden yaşayamayız. Aylardır yanından geçen kimsenin görmediği,
duymadığı kemancının önündeki mendil, artık para doluydu. Halk bu aşkı çok
sevdi. Yaşlı kocakarılar önlerinde eğilip, itinayla kâğıt para koyuyordu.
Tembel,
miskin, işsiz insanlar dahi mendile para atıyordu. 13-14 yaşlarında,
balon satan paçavralar içinde bir çocuk dahi para atıyordu. Bir ateş parlıyordu
burada. Bir masal yaşıyordu. Para bu aşka atılıyordu. İşportacılar kemancıyı
kıskanmaya
başladı: “Herife bak, iki gıy gıy yaptı yolunu buldu, mendili dolup
dolup boşalıyor, iki gıy gıyla hazine topluyor!” Aşk daha büyük, en büyük
hazine! Bir mumya gibi çukur kemikli gözleriyle kemancı, önündeki paralara
bakmıyor. Fırtınalar estiren aşkın kahramanı yaşlı kadın, el ayak çekilince
mendili kimsecikler görmeden cebine boca ediyor!
İşte asıl haber, kadının mendili boşalttığı görüldü: “Herifin parasını yiyor
kadın”
“Ben dedim ağbi, bu kadın herifin parasına aşık!” Haber şekillendi:
“Kemancıyla evlenen kadın var ya, adamcağızın parasını yiyormuş, zavallı adam,
nasıl kazanıyor o parayı, buz gibi soğukta gün boyu betona
oturuyor, yazıktır
ya, insanın içi parçalanıyor!”
Tam işportacılar, şu kadını dövelim, bir daha sokağa gelmesin diye aralarında
konuşurken, kemancı, aşkıyla birlikte ortadan kayboldu, bir daha görülmedi,
unutulup
gitti!
* * *
Ve çok sonra... Trafiği yan semte doğru akan, şehrin bambaşka bir sokağında,
kemancı görülmeye başlandı. O sokaktan geçenler kemancıyı hiç tanımıyordu. Araba
gürültüleri içinde bu
yoksul ihtiyarın çaldığı kemanla ilgilenen çıkmadı, yazık,
zavallı, diye bakıp geçiyordu insanlar. Ta ki, bir ay kadar sonra, kemancının
yanına bir kadın gelmeye başladı. Kadın hayranlık dolu bakışlarıyla bir heykel
gibi kımıldamaksızın
kemancıya bakıyordu. Gelip geçenlerin dikkatini çekti bu,
hikâye yayılmaya başladı, kemancının aşkı konuşuldukça, etrafı sarılmaya
başladı!..
Kemancı, eşiyle bu oyunu, havaların güzel olduğu iki sezon sahneye koyar. Biri
nisanda başlar, kadın mayısta gelir, diğeri eylülde başlar, kadın ekimde gelir.
Kasımda artık çarşı filesiyle görülür.
Arada küçük kazalar da çıkıyordu. Evinin penceresinden her gün kemancıyı
dinleyen yaşlı teyze,
kemancıya aşık olur. Yanına inip, kemancıya pastalar,
börekler, hatta ev, araba teklif eder. Penceresinden kemancıyı hayranlıkla
dinlerken, bir gün başka bir kadının, üstelik çapulcu gibi giyinmiş çirkin bir
kadının kemancının yanına
gelip onu aşkla izlediğini görür. Dayanamaz, kadının
yanına iner. “Adamı rahat bırak” der, iki kocakarı itişme, kakışmayla ağız
dalaşına girer. Kemancı oyunun sahnelenme güçlükleriyle dolu olduğunu anlayıp
ertesi gün
başka bir sokağa geçer!
Ticari değil, temiz bir çift yüreğin aşk, hayat oyunu. Ölünceye dek, her mevsim
karınıza aşık olacağınız bir iş. Ki, benim gibi kadının bakışlarını görenler,
onun kocasına her mevsim rol yaparken
gerçekten aşık olduğuna inandılar. İşini
aşk gibi, aşkını iş gibi sevmek. İnsan dilenciye gönlünden ne koparsa verir, ama
işini aşkla yapana gönlünü verir. Dünyanın en güzel oyunu. Kadınınıza işiniz
gibi, işinize kadınınız gibi aşık olmak!
Yaşlansanız da, kalbiniz hiç soğumadan
hep yanık, hep alevli nağmelerle için için yanıp, sonsuza dek tüter! Aşkın oku,
Yunus’un dediği gibi, her katı taşı deler geçer!
İhtiyar
Kemancı'dan
Nihat Genç' soru sormak için tıkla
www.nihatgenc.com