Eski şairlerin ilgi alanları ve medeniyet birikimleri arasında din her zaman
önemli bir yer tutagelmiştir.
Nitekim doğuda ve batıda, eski insanların ve bilhassa ortaçağ üstadlarının sanat
anlayışları neredeyse tamamen Rahmanî idiler. Musıkî, mimari, şiir, tezyinî
sanatlar, resim, tekstil ve maden sanatları vb. hep din merkezli eserler
üretiyorlardı. Özellikle batıda İncil, hemen hemen sanatın her alanında
belirleyici unsur gibiydi.
Resimlerde ve ikonlarda İncil’den sahneler, ilahilerde kilisenin hedeflerine
uygun dinî besteler, mimarîde kilise merkezli
hayatın gereklerine uygun yapılar
vb. hep ön planda tutuluyordu. Doğu İslam edebiyatlarında da benzer yapılanmalar
mevcuttu. İçinde yaşadığı toplumun kutsal değerlerine ve din anlayışına uygun
sanat üreten bir sanatçı, böylece
kendisini daha kolay ifade edebilmenin de
yolunu bulmuş oluyordu. Belki de bu yüzden, klasik Türk şiirinde İslam’ın
özünden kaynaklanan bir toplumsal anlayışın parametrelerini görmek mümkündür.
Mesela şairlere göre
sevgilinin yüzü bir Kur’an-ı Kerim kabul edilir ve onda
bulunan tezyinat, harfler, harekeler, ayet ve sureler sevgilinin mübarek ve
güzel yüzünde birer karşılık bulur. Sevgilinin yanağındaki ayva tüyleri, hat
(yazı) olmak bakımından
sure ve ayetlere; rengi yönünden Duhan’a (duman demek
olup bir sûrenin adıdır) teşbih olunur. Yine sevgilinin kaşı sure başlıklarına,
parlak yanakları nur ayetlerine, beni de ayetler arasına konulan duraklara
benzetilir. Bu arada
mukattaat harfleri de devreye girebilir. Mesela Fatih’in
veziri olan şair Ahmet Paşa,
Mushaf’da kadd ü zülf ü dehânın mı gördü kim
Dil tıfli okuduğu elif-lâm-mîm’dir
derken
sevgilisinin düzgün boyunu elif, çengel çengel olmuş zülfünü lam, bir
gonca gibi küçük ve yumuk ağzını da mim’in yuvarlağına benzeterek gönlüne
Elif-Lam-Mim okutmakta; Kur’an okurken sevgiliyi düşünerek ona ulviyet
vermektedir.
Eski şairlerce Kur’an’ın fem-i muhsin tarafından yedi türlü okunduğu ve okuyanın
temiz olma mecburiyeti, yüzünden takip edildiği ve gözün sayfalar üzerinde
gezdirilerek okunması esnasında
bakışların ondan ayrılamadığı, en güzel şekilde
tezyin olunup süslendiği, arasına gül yaprakları konulduğu, üzerine el basmak
yoluyla yemin, yahut fal bakar gibi tefe’ül edildiği, cadılarca üzerine
oturularak büyü yapıldığı gibi
özellikler de birer nükte çerçevesinde
zikredilmeye değer bulunmuştur. Bu üslubun günümüze tercümesi, her sanatçının
ister istemez içinde yaşadığı toplumun değerlerine uygun sanat ürettiği
gerçeğidir.
Yakın
zamanlara kadar anne babalar çocuklarına Kur’an-ı Kerim’in açık
bırakılması halinde şeytan (rakip) tarafından okunacağını, dolayısıyla açık
bırakılmaması gerektiğini telkin ederlerdi. Yine Fatih çağı şairlerinden Necatî
Bey’e kulak verelim:
Bî-nikâb olma habîbüm görmesin yüzün rakîb
Mushaf açık olıcak derler anı şeytan okur
“Ey sevgili! Sakın peçeni açma da rakiplerim yüzünü görmesin. Zira
denilir ki,
Mushaf açık olunca onu şeytanlar okurmuş.” Şair rakibine şeytan diyerek onu hem
aşağılıyor, hem de yaptığı şeytanlıklara sevgilinin kanmaması gerektiği tembih
ediyor. Zarif bir nükte!..
Eski şairlerin
pek çoğu okuma yazma bilmek dolayısıyla Kur’anî ilimlere de sahip
idiler. Çoğu medrese eğitimi almış, dolayısıyla zahirî ve batınî ilimler
konusunda söz söyleme konumuna yükselmiş olurlardı. Ayrıca içinde yaşadıkları
toplumun
temel İslamî değer yargıları ve anlayışlarına göre de belli birikimlere
sahip idiler. İşte o birikimle olsa gerek biri şöyle diyor:
Mecnûn ile bir mekteb-i aşk içre okurduk
Ben Mushaf’ı hatm ettim o
ve’l-Leyli’de kaldı
Mânâ murâd olundukta, “Aşk mektebinde Mecnun ile sıra arkadaşı olmuş birlikte
okuyorduk. Eğitimin sonunda ben Mushaf’ı hatmettim, ama o Leyl suresinden öteye
geçemedi; orada takılıp kaldı!..” demeye gelir. Zavallı Mecnun, belli ki ezber
sırası Leyl (Gece) suresine gelince Leyla’yı hatırlamış ve bir daha aklını
toparlayıp ezberini tamamlayamamış. Eh, hakiki aşk da böyle bir şey
olsa
gerektir!.. Hani Yunus der ya: “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç
huri / İsteyene ver anları / Bana seni gerek seni.”
Zaman
16/06/2005