Hayat tiyatro sahnesidir. Yalnızken bile, seyircisiz yapılan provalar gibi,
takınacağımız tavrı, edeceğimiz kelamı hesap ederiz.
Kendine bile katlanamayanların, kendi renklerinden yola çıkarak genel tanımlar
üretmesi, fıtrata vurulmak istenen en büyük prangadır.
Evden çıkarken taktığımız maskelere tükürüp, şerefsize
“şerefsiz!” diye
haykırdığımızda, temizliğe mahallemizden başladığımızda, kalbimiz asude bir
sükun bulacak, damarlarımıza ahlak yürüyecek!
Kaybedecek bir şeyi olmayanların cesareti, bir gün sınıf atlayacağı
umudu ile
hayata sarılan Mahzun’cu, Özcan Deniz’ci, Alişan’cı kitlenin kaygısıyla değil,
dibe vurmuş Müslümcü’lerin, tedirgin edici suskunluğu ile açıklanabilir.
Varoluş kaygısına en güzel
cevap Yunus’un ve Kafka’nınkidir bence. Yunus:
“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezse, ya nice
okumaktır” derken,
Karşı kıyıdan Kafka şöyle seslenir: “İnsan
aynaya baktığında, kendi suretini
değil de, aynaya bakan kendini gördüğünde meseleyi halletmiş demektir’…
Bizim derdimiz kendimizle. Kendimize, yani insana katlanabildiğimiz, istifrayı
deşarj etme gücünü
gösterdiğimiz an, sokağa çıkarken portmantomuzda asılı duran
sürüyle maske arasından ‘resmi’yi değil, ‘asli’yi seçtiğimiz zaman ‘İşte olay
budur!” deme şansını da
yakalayabiliriz…
Arkasından kalaylı küfürler savurduğu muhatabını görünce, klişe cümlelerle
saygı, -konumuna göre- işi yalakalığa vardıran kişinin, o esnada aklından geçen
gerçek düşüncelerini bastırma sanatına siyaset veya
toplumsallık içgüdüsü
denir….
Muhasebe, sorgulama ve telkin için yalnızlık güzel bir nimettir. Ama çoğu kez bu
yalnızlığı bile, hayat sahnesinde rol kesmek için seyircisiz provalara çevirmez
miyiz?
Kendine bile rol
kesen, artistlerin şahı! Senden korkulur! Soluğunun çıkmasına
izin verilmeyen bir düzende, kendine bile yabancılaşıp, yine kendini
kandırıyorsun!
Bu kendine katlanamamanın bir üst derecesinde yer alan zenginlerin korkusu ise,
kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlara göre daha bir hazindir. Yokluğun mağmasında
dolaşanların cesareti, bir gün sınıf atlayacağı umudu ile hayata sarılan
Muhzun’cu, Özcan Deniz’ci, Alişan’cı kitlenin
kaygılarından ziyade, dibe vurmuş
Müslümcülerin, tedirgin edici suskunluğu ile açıklanabilir belki.
Hiçbir NLP, bireysel başarı kitabı, nasihatlar külliyatı, yalnızlık sancısının
cevabını barındırmaz. İnsanoğlu, yaratılışı, fizyonomisi,
moraliteleri ve hatta
metabolizması ile Tanrı’nın kainat kitabının müthiş bir muamması değil midir?
Tek renkten yola çıkarak genel tanımlar üretmek, bu fıtrata vurulmak istenen en
büyük prangadır. Hangi izmden beslenirse
beslensin, hangi kaygıyı taşırsa
taşısın, bu müthiş ‘muamma’ hakkındaki her türlü kategorizasyon ve genelleme
çabası, ontolojik bir inkara ve faşizme varır…
Kısacası insanoğlu tek başına kalsa da modern
zamanların klasik patalojisi,
“Yalnızlıklarda bile kalabalığım” sendromunu aşamaz… Bu yüzdendir ki başka
birince düşünülmüyor olmak dahi, yalnızlığın ve umarsızlığın körükleyicisi olur…
Birilerini düşününce,
kaç kişiyi mutlu kıldığınızı, kaç hastalıklı ruha derman
olduğunuzu, farkında olmazsanız bile unutmayın!
Varken ilginç, yokken aranılmayan biri olmak nasıl bir duygudur? Herkes
yaşamıştır bilir bunun cevabını: İğrenç! Öleceğini bile
bile yaşamını sürdüren
yeryüzündeki tek canlıdır insan. Dağların, taşların kaldıramadığı bu yükü
gönüllü sırtlanmıştır… Bu şüphe götürmez gerçeğe bile sırtını dönüp, kendi
varoluşuna dahi katlanamayan, hayatı tiyatro sahnesi
belleyip, artistliklerle
tüketen insanoğluna veyl olsun!
Bazıları sinirlense de işte alakasız bir son kelam aforizması:
“Zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar, kuvvetlinin umurunda
değildir.”
(Aristo)
gayberia@yahoo.com