"Bu bağlamda Cahit de, Baudelaire gibi, Rimbaud gibi, Necip Fazıl gibi,
kendi hayatını şiirine dercetmiş şairlerdendir."
Tembelliğimden değil, fakat bu sırada özgür bir hayata başlamanın getirdiği
meşgalelerin ortasında yeni bir yazı yazma fırsatı yakalayamadığım için,
ölümünün (6 Haziran 1987) 18. yılında onu hiç anmamış olarak kalmaktansa, iki
yıl
önce (8Haz.'03) bu sütunda yayınlanmış olan bir yazıyı yeniden buraya
taşımak istiyorum. İşte:
Cahit Zarifoğlu'nun bir özelliğinin git gide öne çıktığını müşahede ediyoruz.
Onun şiiri üstünde az çok düşünmüş biri olarak,
onun şiirinin yaşadığı hayatla
aynı ırayı taşıdığını ileri sürebiliyorum. Evet, onun şiiri yaşadığı hayattan
pek de farklı değildir. Ancak bu iddiamız, onun hakkında daha önce söylediğimiz
"şiirinin içinde olan şair" nitelemesinden farklı bir
anlam taşıyor. Şiirinin
içinde olan şair derken, kendi yaşantısını şiirinin içine koyan bir şairi
anlatmak istiyordum. Bu bağlamda Cahit de, Baudelaire gibi, Rimbaud gibi, Necip
Fazıl gibi, kendi hayatını şiirine dercetmiş şairlerdendir. Bu
hayatın
tecrübeleri üzerinde yeterli bilgilerimiz olmadıkça, bu hayatın ortaya koyduğu
şiirin künhüne vakıf olabilmek de zorlaşır, dahası bazı yerlerde imkânsız hale
gelir. Ancak şimdi söylemek istediğim husus bu durumdan ayrılıyor.
Onun şiiri ne denli örtülü bulunuyorsa yaşantısı da o kerte örtülüdür. Bu
elbette, onun hiç de esrarengiz biri olduğu anlamını taşımıyor. Yalnızca
yaşantısında da kendini kolay ele vermediğini tazammun ediyor. Böylesi bir
mizaç
yapısının isteyerek seçilmediğini söylemek bile fazla. O öyledir, o kadar!
Cahit'in farklı çevrelerde, farklı kimlikler içinde tanınıyor olması, ileri
sürmek istediğim özelliğin ipucunu ele verebilir. Onun içinde yaşadığı öyle bir
muhit
olmuştur ki, oradaki insanlar onun şiir yazdığını bilmek bir yana, resmî
adını bile bilmezlerdi. Onlar bizim Cahit diye bildiğimiz adamı Cem olarak
tanırlardı. Fakültedeki hocalarıysa, onu, sanıyorum akademik geleneği hiçe sayan
bir avare
kafa olarak biliyordu. Nitekim Rilke üzerine hazırladığı bitirme
tezini bu gerekçeyle reddetmişlerdi. Cahit o tezi, sonradan referanslar
kullanarak, fakat ana metinde fazla bir değişiklik yapmadan yeniden hazırlamak
zorunda kalmış,
fakülteden böylece mezun olabilmişti. Lise sonda da iki yıl
edebiyat dersinden beklemesi kaderin bir ironisi sayılmalı değil mi? Cahit,
açmaktan, açıklamaktan çok, örtmeye, gizlemeye değer vermiştir.
Fakat böyle
yaptığı, sanıyorum, kendisine bile gizli kalmıştır. Nitekim şiirinin kapalı
olduğuna ilişkin her vurgulama karşısında buna hayret ettiğini görürdük. "Bunun
neresi gizli? Bunun neresi anlaşılmıyor?" diye sorardı. Bana öyle geliyor ki,
burada farklı bir sır vardı. Nitekim anlaşılması zor olan tek şair Cahit
olmamasına rağmen, bu alanda nerdeyse yalnızca onun adı çıkmıştır. Bir Turgut
Uyar veya bir Edip Cansever, ya da son dönemin Behçet Necatigil'i sanki daha mı
anlaşılır şiirler yazmışlardır? Hatta bir Oktay Rıfat'ın şiiri daha mı
anlaşılırdır? Onların şiirleri de en az Cahit'inki kadar zor anlaşılır
mısralarla doludur. Ama zor anlaşılabilirlik yalnızca ve özellikle Cahit 'e mal
edildiğine göre, buradaki
zor anlaşılırlık ya da örtülülük farklı bir anlam
içeriyor olmalıdır.
Öyle insanlar biliriz ki, dört köşe hayatlarında her şey köşelidir, bellidir,
müphem bir yanları yoktur. Yapıp ettikleri şeylerden yapacakları ve
yapabilecekleri
şeyler hakkında kesine yakın çıkarımlarda bulunmak mümkündür.
Ama Cahit gibi, hayatını yorumlamakta zorlandığımız kişilikler için böyle
çıkarımlarda bulunmak daima yanıltıcı sonuçlar verir. Onun bir kez bir şey
yaptığını (bir şeyi
yediğini, içtiğini vb) görmeniz, aynı şeyi bir kere daha
yapacağına delalet etmez. O anda o işi öyle yapan kişi, birazdan, bu vakadan
beklenmedik biçimde farklı şeyler yapabilir. Tıpkı, belli bir anlama açık gibi
duran bir şiirinden, hemen
aynı anda farklı anlam katmanlarına ulaşmanın imkânlı
olduğu gibi. Onun şiirinin bu özelliği, tam da bu şiirin niçin uzun soluklu
olduğuna bir açıklama getirmenin yolunu açar.
Yenişafak
05/06/2005