Boğaz'da trafik sıkıştı. Taksi şoförü, Matriks gözlüklerini taktı ve
tahlilini "koydu": "Üç beş
şerefsiz, çift sıra park ediyor, o yüzden oluyor bu.
Şeytan diyo..., çık döv üçünü beşini... Yer misin, yemez misin!"
Taksici, tahlilini derinleştiriyor:
"Bu neden oluyor biliyor musun kardeş? Çok karışığız biz. Kürt'ü var, şuyu var
buyu var... Ondan oluyor bu."
Tam "Etnik ayrımcılık mı?" derken şoför orada kalmıyor, devam ediyor:
"Türkler acayip millet abla. Bak şimdi adamın gideceği yer şurası mı? Gelir, tam
önüne park eder. İleride müsait
yere park etmez mesela. Niye? Yürümeyi sevmiyor
şerefsiz!"
Tam olarak bu paragrafı, sosyoloji bölümü öğrencilerine final sınavı sorusu
olarak vermeliler: "Paragrafı, bütün okuduklarınız ışığında yorumlayınız"
gibisinden... Zira bu
paragrafı çözen büyük oranda Türkiye'nin şu andaki ruh
halini, memleketteki toplumsal ilişkilerin gizini çözer.
Bu "taksici paragrafı" zinhar etnik ayrımcılık ile ya da ötekine karşı
geliştirilen nefretle açıklanamaz. Bu, olsa
olsa "kendine karşı nefretle"
açıklanabilir. Kendine karşı nefret! Türkiye'nin kendine bakarkenki kırık, çürük
algısı...
Alatlı ile kahvaltı
Şehirde, söz ve yazıyla kurulan görünmez, derin bağlar vardır. Çünkü
havaya
savrulmuş her söz, eğer niyeti iyiyse, adresini bulur. Bizimkisi de bulmuş
olmalı ki Yazar Alev Alatlı ile kahvaltıya davet edildik. En çok "Dolma
dolduramayan kadınların yaptığı politikadan illallah geldi! Bu ne selahiyet
yahu?!"
lafına güldüm. En çok "İslamiyeti çok iyi bileceksin. Bu ülkeyi, din
meselesini çözmeden anlayamazsın" cümlesi üzerine sustum ve düşündüm. En çok
"'Siftah senden olsun' diyen bir ülke kapitalist olmaz" cümlesine hak vermek,
tutunmak istedim. Ama beş saatlik kahvaltıda, durup uzun uzun "hımm"ladığım yer
şu cümleydi:
"Gırgır'a da kızdım biraz. Oğuz Aral'a da söylemiştim vaktiyle. Onlar öğrettiler
bu kırık bakışı. Bu ülkeye, kendi kendilerine
kırık dökük bakmayı öğrettiler
biraz. 'Maganda' dediler. Yahu kardeşim sen bu karayağız adamdan ne yapmasını
bekliyordun?! Ağda yapmasını mı?!"
Şu, güzel bir soru olabilirdi:
Acaba önce insanlar
mı "kırıldı"? Yoksa önce çürüyen, onlara bakma biçimi miydi?
Bu bakış mı insanları giderek çürüttü? Söz sahibi, cümle sahibi insanlar
memlekete ilişkin bu kadar çürük şeyler söylemeseydi, hatta giderek insanların
birbirine çürük
bakmasını öğretmeseydi, bu denli büyür müydü "Bizden adam olmaz
arkadaş!" cümlesi?
Yakın bir zamanda "Artık mahalle kavgaları bile öldürmek üzere başlıyor" diye
yazmıştım. Büyük şehirlerden yayılan "gündelik şiddet"
dalgasını besleyen bir
duygu zemini olmalı mutlaka. Taksi şoförünün "dövme arzusunu" besleyen, giderek
meşrulaştıran bir "bilgi". Bu bilgi işte, bu ülkenin kendi kendinden niye bu
kadar nefret ettiğinde gizli. Bir İngiliz, İngilizlerden bu
kadar nefret ediyor
mu acaba? Bir Bulgar, Bulgarlardan?
Daha da önemlisi hepimizin diline yerleşen "Türkler böyle işte!" cümlesini
kurarken hangi milliyete, milliyeti de boş verin, hangi halka dahil olarak
konuşuyoruz?
Sizce de bu durum "Zenon'un paradoksu"na benzemiyor mu?
"Türklerin sözüne güven olmaz. Bunu söyleyen de bir Türk'tür" derseniz eğer...
"Bizden adam olmaz" diyen de "biz"e dahil değil midir? Türkiye içindeki her
"ben", bu "adam olmayacak biz"den nasıl ayırır kendini? Bu, iyi bir beyin
jimnastiği değil mi peki?
Milliyet
05/11/2005