Emevîler'in son, özellikle Abbasîler'in ilk ve orta dönemlerini kapsayan
müçtehit imamlar/içtihatlar
dönemi (h.100-350), ehl-i hicaz>ehl-i hadis/ehl-i
ırak>ehl-i rey ayrışmasının giderek yoğunlaştığı ve hatta bu anlayışlar içinde
bile bütün yakınlaşmalara ve ilmî görüş alışverişlerine rağmen yöntem
farklılaşmasının ayrı bir ilim çevresi ve bu
çevrenin görüşlerinin kitleler
halinde benimsenmeye başladığı, bütün dinî ilimler açısından zirveye erişilen
bir dönemdir.
Bu dönem, vahyin kesilmesinin ve Hz. Peygamber'in (s.a.) vefatının ardından
sahabe, tâbiîn ve ehl-i
hadis/ehl-i rey mayalanma ve geçiş dönemlerinden sonra,
neredeyse bütün İslâm uygarlık ve kültür tarihine beşik işlevi gören çok verimli
ve bereketli bir dönem olmuştur. Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm gibi dinî ilimler
yanında, dil, şiir, tarih,
felsefe gibi alanlarda da yüksek bir gelişme
olmuştur. Bu ilim dallarına ait bütün temel kaynaklar bu dönemde yazılmıştır.
Hadislerin toplanması ve kitaplaşması da, bu dönemin temel özelliklerinden
olmuştur. Ayrıca Hint, Fars ve Yunan
klasiklerinin tercüme edilmesinin de
ilerlediği bir dönem sözkonusudur. Siyasî hareketlilik de, ilim ve sanat
hareketliliğine eşlik etmiştir.
İşte bütün bu gerçekten çok yoğun gelişmeler, diğer sosyo-ekonomik gelişmelerle
atbaşı giderek, fıkıh alanında sistemleştirilmeye başlanan yöntem anlayışları ve
bunun sonucunda üretilen ve benimsenen görüşler, fıkıh mezheplerinin doğuşuna
uygun bir sosyo-politik ve kültürel zemini hazırlamıştır.
Müçtehit İmamlar ve Yaşadıkları Coğrafya
Hicretin ikinci ve üçüncü yüzyıllarını kapsayan bu gelişmeler sonucunda hem
Sünnî anlayışlar, hem de Sünnî olmayan anlayışlar açısından fıkıh mezheplerinin
önderliğini ve üstadlığını yapan başlıca müçtehit imamlar, Müslüman coğrafyanın
değişik bölgelerinde yaşamış ve faaliyet göstermişlerdir. Bu bölgeleri ve
müçtehit imamları, şöylece gösterebiliriz:
Mekke: Süfyan bin
Uyeyne (ö.198/813),
Medine: Malik bin Enes (ö.179/795), Zeyd bin Ali (ö.122/740), Cafer-i Sâdık
(ö.148/765),
Basra: Hasan Basrî (ö.110/728),
Kûfe: Ebu Hanife (ö.150/767), Süfyan Sevrî (ö.161/777), İbn Ebî Leylâ
(ö.148/765),
Bağdat: Ebu Sevr (ö.240/854 veya 246/860), Ahmed bin Hanbel (ö.241/855), Davud
ez-Zâhirî (ö.270/883), daha sonraları İbn Cerîr Taberî (ö.310/923),
Nişabur (İran'da): İshak bin Râhûye (ö.277/890),
Şam
(Suriye ve Doğu Akdeniz kıyıları): Evzâî (ö.157/774),
Mısır: Leys bin Sa'd (ö.175/791), daha sonra İmam Şafiî (ö.204/819),
Bu müçtehit imamların görüşleri ve yöntemleri doğrultusunda ortaya çıkan fıkıh
mezheplerinin bir kısmının bağlıları günümüzde de Müslüman coğrafyanın değişik
bölgelerinde bulunmaktayken, bir kısmının bağlıları ise belirli yüzyıllarda ve
belirli yerlerde sınırlı biçimde olmuştur, ama daha sonra yaşamaya devam
eden ve
bağlıları artan mezhepler onların yerlerini almıştır (Suriye'de Evzâîliğin
yerini Şafiiliğin, Endülüste Evzâîliğin yerini Malikîliğin, İran'da özellikle
Hanefiliğin ve Şafiiliğin yerini Safevîler döneminde Caferîliğin alması gibi).
Sünnî
olmayan fıkıh mezheplerinden de daha çok ılımlı kolları yaşamaya devam
edebilmiştir.
Başlangıçta ortaya çıkan mekân ve hoca farklılığına dayalı ayrışmalar, giderek
hüküm çıkarma ve yorumlama yöntemlerindeki
ayrışmalara dönüşmüş ve bu yöntem
farklılığı özellikle müçtehit imamlar döneminde çok sayıda fıkıh mezhebinin
doğuşuna yol açmıştır. Ama daha sonraları ilmî etkenler yanında siyasî,
toplumsal, kültürel ve hatta ekonomik etkenler
altında ihtilaflar azalmaya
başlamış, bu da bazı mezhep bağlılarının azalmasına ya da başka daha yerleşik
mezheplere geçmesine yol açmıştır.
Çok yoğun ilim ve fikir hareketlerinin ortaya çıkardığı sorunlarla yüzleşmek ve
onlara İslâmî ilkeler çerçevesinde cevaplar üretmek zorunda kalan ve bilhassa
çağdaş olan müçtehit imamlar arasında ilmî görüşmeler ve alışverişler,
hoca-öğrencilik ilişkileri ve nezih rekabetler olmuştur. Bu bereketli ilim ve
tatlı
rekabet ortamında, bütün görüşler en geniş yetkinlik ve özgürlük içinde
ortaya atılmış ve yöntemli biçimde tartışılarak mukayeseler ve eleştiriler
yapılmıştır. Fıkıh ihtilaflarının Müslümanlar için rahmet oluşu, bu dönemde
büyük ölçüde
kendini göstermiştir.
Mezheplerin Doğuşunun Etkenleri
Sahabe ve tâbiîn dönemlerindeki fıkıh sorunları ve anlayış farklılıkları,
müçtehit imamlar döneminde daha da artarak devam etmiştir. Fıkıh
mezheplerinin
ortaya çıkmasında pekçok etken rol oynamıştır. Bu etkenleri, şöylece
sistemleştirebiliriz:
1) İlmî Etkenler:
a) Kaynaklarla İlgili Etkenler: Kaynakların sübutu, sıhhati, kapsamı ve
geçerlilik ölçütleri gibi etkenler, fıkıh mezheplerinin doğuşunda çok büyük bir
rol oynamıştır. Kaynaklarla ilgili başlıca etkenleri şöylece gösterebiliriz:
Metnin Varlığı (sübûtu): Metin (nass), bütün hukuk sistemleri için
önemlidir. Bu
metnin öncelikle varlığı, konunun düzenlenmesi ve yorumlanması açısından başta
gelir. Kur'an-ı Kerim bir Mushaf haline getirilirken, yazılı belgelerdeki ve
hafızların ezberledikleri metinler ittifakla bir araya getirilmiş,
âyetlerin şâz
(tek, çoğunluğa aykırı) rivayetleri dışarıda bırakılmıştır. Buna rağmen
Hanefiler Abdullah bin Mesud'un meşhur yollardan gelen rivayetlerine, kendi
mezheplerinde özel bir değer vermişler, bu da dayanaklarına bağlı farklı
görüşlere götürmüştür.
Hadislerin bilinip bilinmemesi, ifadelerinin zabtı ve hıfzı (ezberlenmesi),
sübut ve rivayeti, sıhhat ölçü ve derecesi konusundaki yaklaşımlar, onları
kaynak olarak almak bakımından mezheplerin
birbirinden çok farklı görüşler
benimsemelerini ortaya çıkarmıştır. Fıkıh mezheplerinin ortaya çıkışındaki,
belki de en önemli etken bu olmuştur. Günümüzde de sünnetin kaynaklık yönü ve
kapsamı, hemen bütün farklı yaklaşımların
ortaya çıkışının neredeyse başlıca
sebebidir.
Metnin Yapısı: Hukuk metinlerinin yapısı, konuyu düzenleyen metinlerde yer alan
lafızlar, herkes tarafından aynı açıklıkta ve aynı doğrultuda anlaşılmaz. Bu
açıdan, metin ve
lafız özellikleri, fıkıh ihtilaflarında da çok etkili olmuştur.
Çokanlamlılık: Arapça'nın yapısı ve kelimelerin birden çok anlam içermesi, gerek
âyetlerden, gerekse hadislerden hüküm çıkarırken diğer ilkelerin yanı sıra
etkili
olmuştur. Bu türden farklı yaklaşımlar, daha Hz. Peygamber'in (s.a.)
sağlığında sözkonusudur. Boşanmadan sonra iddet beklemeyle ilgili âyette geçen
kurû sözcüğünün hem âdet görme, hem temizlik dönemi anlamına gelmesi,
mezheplerin farklı görüşler benimsemelerine yol açmıştır.
Kıraat Farkları: Özellikle âyetlerdeki kelimelerin cümle içindeki konumlarına ve
yapısına/türeyişine göre farklı okunuşu, pekçok farklı görüşün ortaya çıkmasına
sebep olmuştur. Abdest âyetindeki mesh ifadesinin sadece başı mı (genellikle
Sünnî mezhepler), yoksa ayakları da mı (Caferîler) kapsadığı tartışması bunun
güzel bir örneğidir.
İkincil Kaynaklara Dair Tartışmalar: İcma,
kıyas, istihsan, ıstıslah, sahabî
kavli (görüşü) gibi ikincil kaynaklara dair tartışmalar, hem çok sayıdaki farklı
görüşlerin ortaya çıkmasını sağlamış, hem de mezheplere rengini veren özellikler
kazanmıştır.
b) Yorumla
İlgili Etkenler:
Kelimelerin açık, ima veya işaret yollu ifadeleri de, farklı görüşleri ortaya
çıkarmıştır. (şaz rivayetler/nassa ziyade/umumu'l-kur'an)
Aynı konudaki âyet ve hadisler arasındaki çelişir gibi görünen
yönler, değişik
biçimlerde ve bir sistematik çerçevesinde uzlaştırılmış ya da farklı noktalara
ait etkileri olduğu benimsenmiştir.
c) Kapsamlı Fıkıh Etkinlikleri: Müçtehitler daha önceki dönemlerde belli ve
sınırlı sorunlara
dair görüş açıklarken, bu dönemde fıkhın bütün alanlarına dair
içtihatlar yapmak zorunda kaldılar. Bu da değişik görüşlerin öne sürülmesini ve
tartışılması sonucunu doğurdu. Bir yandan karşılaştırmalı fıkıh çalışmaları
yapılırken, öte
yandan da fıkıh usûlüne dair yoğun tartışmalar yapıldı, bu alana
dair ilk eserler yazıldı.
d) Eser Yazımıyla İlgili Etkenler: Fıkıh eserlerinin müçtehit imamlar döneminde
yoğun biçimde yazılması, en başta Hanefi mezhebinin
çok erken dönemde sistematik
bir fıkıh anlayışı geliştirmesini sağlamış ve bir mezhep olarak benimsenmesini
çok kolaylaştırmıştır. Daha sonra İmam Malik ve İmam Şafiî de kendi eserlerini
yazarak bu yolu genişletmiştir.
2) Sosyo-Kültürel Etkenler:
İslâm İspanya'dan Çin'e kadar uzanan geniş coğrafyada çok çeşitli milletler
tarafından benimsendikçe ve değişik coğrafyalara yayıldıkça, fukaha pekçok örf
ve âdetle
karşılaştı. Günümüzde de bütün hukuk sistemlerince yazısız hukuk
kaynaklarından biri olarak kabul edilen örf ve âdet, yere ve zamana göre
değişiklik gösterir. Değişik örfler, müçtehitlerin de değişik görüşler
benimsemelerine yol açtı.
Özellikle Hanefiler, bu konuda çok geniş bir yaklaşımı
benimsemişler ve Nabatîler'den, Farslar'dan ve Türkler'den yansıyan değişik örf
ve âdetlerin İslamın ilkeleri açısından gözden geçirilip, fıkıh sistematiğinde
yer almasını
sağlamışlardır. İmam Şafii, Irak'ta bu çerçevede benimsediği eski
görüşlerini (mezheb-i kadim), Mısır'daki ortam karşısında gözden geçirip
değiştirmiştir (mezheb-i cedid). Örf, bu kaynaklık değerinin yanı sıra,
lafızları tahsis etmek gibi
yorum değeri de kazanmıştır.
3) Siyasî Etkenler:
Mezheplerin doğuşunda siyasî etkenler de önemli rol oynamıştır. Abbasîler'in Ebu
Yusuf ve Muhammed gibi Hanefi mezhebi ileri gelenlerini başkadılık
ve kadılık
görevlerine getirmesi, bu mezhebe yakınlık duyulmasını ve daha sistematik hale
gelmesini sağlamıştır. Diğer Sünnî fıkıh mehepleri için de daha sonraları benzer
gelişmeler olmuştur. Şia ve Haricîler ise, başlangıçta siyasî ve
itikadî
mezhepler olarak ortaya çıkmakla birlikte, zamanla ayrı fıkıh anlayışlarını da
geliştirmişlerdir.
Bütün bu etkenler, müçtehit imamlar döneminde bireysel görüş ayrılıklarının
ötesine geçmiş, âdeta içtihat
gruplaşmasına yol açmış ve ileride bugün
bildiğimiz anlamda kitleler halinde belli bir görüşe bağlanmanın zeminini
hazırlamıştır.
Bu dönemin önemli bir özelliği olarak, hiç kimse oluşmaya başlayan belli bir
mezhebe ve
görüşe uymaya zorlanmamıştır. Siyasî iktidar da, belli bir mezhebi
tutmaz ve insanları bu mezhebe uymaya zorlamazdı. İçtihat ehliyetli olanlarca
yapılır, hiçbir içtihat bir zorunluluk olmadıkça iktidarlarca biricik ve karşı
çıkılamaz özellik
kazanamazdı.
Kadılar, önlerine gelen davaları, belli bir mezhebe göre değil, kendi
içtihatlarına göre çözümlerdi. Halk, karşılaştığı sorunları, güvendiği müçtehit
imamlara veya onların yetiştirdiği öğrencilere sorardı. İkinci
yüzyıldan sonra
giderek farklı görüşlere bağlanmanın yerini, belli bir mezhebin görüşlerine
bağlanma alarak, dördüncü yüzyılda bugün bildiğimiz anlamda mezhepleşme
yerleşikleşti.
Yenişafak
30/05/2005