Galibiyetin tanımı nedir ve galip kimdir? Hep kaybedenler mi tekmelenir?
Ya da galipler sorgulanmış mıdır hiç? Hangi makam, hangi
servet, hangi içsel
dinginlik, hangi metafizik tatmin bana ‘Şimdi galipler sınıfındasın, yenilgi
bitti’ duygusunu tattırır!
Bu soruların cevabını aldığımız gün, sırtımızda kefen gibi taşıdığımız
onurumuzun yanına
bilincimizi de kuşanıp zaferimizi kutlayacağız…
Biz
vicdanımıza yenildik, adaletsizliğe, merhametsizliğe..! Her şeye rağmen hala
çıkınımızda ötelere yetecek azığımız varsa, daha ne olsun..!
Sahne 1
“80’lerin önde gelen ….. (akıncı, ülkücü, devrimci) abimiz, –noktalı yeri
doldurmak için meşrebe göre parantezden seçim yapılabilir- rüşvetsiz hiçbir
projeye, ihaleye imza
atmıyormuş. İddia bu!
Yer: Sabahın köründe makam kapısı hızla çalınan ‘abi’nin kamusal odası.
-Ooo hangi rüzgar attı?
-Abi Allah için doğru söyle! Şu köprü ihalesinde rüşvet yedin mi?
-Şu makamda
otursan ve masanın üstüne 5 milyar koyup iş isteseler n’apardın?
-Elimin tersiyle iter, çoluk-çocuğumun boğazından haram lokma geçirmezdim.
-Aferin! Ben de öyle yaptım! Peki 500 milyar koysalardı
n’apardın?
(Para büyük bir imtihanmış. “He lan! Ne bok yerdim o paraya! Reddedemezdim
zahir!” diye iç geçirdi.) Kapıyı çekti gitti.”
Tamamiyle iç ses-muhasebe tarzındaki, ironik bir yazıda
geçen ‘devrimci’
metaforunun bu kadar genelleyici-anonim anlamına karşın, bu kadar öznel-anormal
bir refleks yumağı, pek şaşırtmadı beni…
Aslında her ne kadar ‘kontra’ yazılar gibi görünse,
tükenmiş ‘umutsuzluğa ve
umarsızlığa’ aşılama çabası gütse de, tepkilerin ortak yanı, yüreğe kıymık gibi
batan, etlerimize çelik gibi saplanan, derinlerdeki bir sızının yumruk gibi
böğrümüzdeki hırlaması değil
midir?
Barda, ömrünün dibini getiren 68 kuşağının sümüklü ağlaması gibi zırlamak
değildi muradım... Kuru laf kalabalığı, yenilgiyi kutsamak, süslü lafların
ardına kahpece sığınmak, felsefi izbelerde ağlamak da değildi… Basit
bir
hissiyat paylaşımıydı…
Tüm büyük tarihsel ilerlemelerin ve insanlığın kırılma noktalarının kapısını
açan, bu tarihsel ivmeye yataklık eden karanlık fetret dönemleri olmuştur. Tek
ümidim varsa o da, omzumuzda yükselen
kalantor ibnelerin güncel varislerinin,
yine ülkü ve devrim dolmuşu ile gençleri aynı yanılgıya düşürmesini bir nebze
olsun engelleyebilmek ve bu mağlubiyetin fetret olması umudu idi…
Biz bu toprakların acılı hamuruyla
yoğrulmuş, öfkeli mayasıyla kabarmış
insanlarız baba! Sevincimizi de, buğzumuzu da, hıncımızı da uçlarda yaşamak
kaderimizdir. Dibe vurduysak adam gibi vuralım, geberene kadar acıyı da, elemi
de, kederi de sinemize çekelim. Acı
çekilecekse de dibine kadar çekmeli, sevinç
kutlanacaksa da zil zurna olana kadar kutlamalı…
Paslanmış vicdanlara karşı kelamın namusuna sığınmak büyük bir dirençtir.. Yitik
zamanların vuruşmasının en
asilcesidir…
Sahne 2
“Üniversitenin kalabalık bahçesinde, tek bir kelime için kafaların
patlatıldığı, Anadolu civanlarının birbirinin suratını yamulttuğu bir ilkbahar
günü. Aşk zamanı aslında. Ama
polisin çevirdiği, YÖK’ün ferman buyurduğu 4 duvar
arasında, el yazması afişlerle devrimcikler yapılan, devletçikler kurulan
militan mevsimler işte…
Cümle değil, bir kelime için sopaların uçuştuğu kavganın ardından
okulun
bahçesinden Beyazıt Meydanı’na aktı.
Meydanın tam göbeğindeki gazete satan büfede, mandalla tutuşturulmuş haftalık
bir mecmua sarkıyordu. Manşetinde şu vardı:
“Kahrolsun
….!”
Bütün değerlerinin çiğnendiğini, büyük ve büyülü bir oyunun figüranı olduğunu
hissedip yüreği daraldı, nefesi sıkıştı. Hayat akıp gidiyordu önünden. Her
türden, her cinsten insan afişe bakmadan bir yerlere
yetişmenin telaşındaydı.
Patlamış kafası, bir kez daha sıcak sıcak yanaklarına sızıyordu. Neyin
kavgasıydı az önceki öyleyse?
Bir sigara tutuşturdu dudaklarının kenarına, cebindeki eliyle tuttuğu gürgen
sopanın düşerken
çıkardığı ses, meydanın taş döşemelerinde yankılandı…”
Kadın ve para Hüseyin Rahmi’nin dediği gibi dünyanın tek mihverleri ise bizim
kıblemiz karanlık kalsın bırak… Yurtdışına gidenler, yurtiçinde
kalıp
tutunamayanlar ya da kariyer yapıp köşe dönenler. Onlar da bizim safımızda
aslında, onlar da Allah’ına kadar yenik devrimciler…
Biz vicdanımıza yenildik, adaletsizliğe, merhametsizliğe..! Hala burkuyorsa
kalbimizi bir bebenin gözyaşı, galibiyeti kutlamak zor bizim için… Yediğimiz
kaba pislemedik. Her şeye rağmen hala çıkınımızda ötelere yetecek azığımız,
insanlığın vicdanına sunacak kelamımız varsa, daha ne
olsun?
İnsan, hata yapmadan hatasını anlamaz. Kalpsiz bir imanın, cemaatsel
geyiklerinden sıyrıldığında, kafasından aşağı bir kova buz gibi su döküldüğünü
hissettiğinde, artık akıllıyım diyemiyor insan… Teorik,
politik, ampirik ve
rasyonel hiçbir analiz, derde deva olmuyor…
Ömrün bu zifiri karanlığında savrulan lal olmuş bedenler, tüm yaşananların
anlamsız, çare diye sunulan argümanların, ne kadar determinist olursa olsun
saçma olduğunu anlar… Beyninize musallat olan amansız ve hain bir umarsızlıktır
bu…
İnsan yitirdiğini, eksikliğini, şeytanı, hırsı, ölümü, cinayeti, cehennemi,
kuvvet karşısındaki edilgenliğini düşününce canı
yanar, sancı çeker… Yadırgadığı
tüm duyguların galip gelmesine şaşar… Cezayı ve çileyi kabullenmektir tek
çözüm…!
Yaşanmamışlığın, aldatılmışlığın, yenilmişliğin bu kat’i ve kuvvetli algılanışı,
aşağılanmalarla büyüyen çaresizlik ve mağlubiyeti daha da yoğunlaştırır…
Mevzu, sinematografik ve ihtişamlı imgeleri tahayyül etmeyi aşıyor bende, çabuk
yoruluyorum. Risksiz ve mutsuz ruhlarımıza karşın, kaderci
yıllarımızın,
mezarlığa çevirdiği yüreğimizdir artık ayakta kalan! Varsın bu paradoksu çözmek
de dostlara kalsın…
Oyunun kuralları belli! Piyasa zebanisi tek hakim! Koftidense hislerim ve
düşmüşse gardım:
"Cellat olmaktansa kurban olmak daha iyidir." (Anton Çehov)