Alışkanlığa varmış pis bir mağlubiyet hissidir artık varoluşumuzu
açıklayan…
İdeoloji, insanı diri kılar!
Ota-boka, topa-popa yapışacağına inancına
yapışırsın… Ama kesinlikle devrim, inkılap, kızıl elma veya devlet değildir
devrimcinin son durağı! Bir kez daha gerçeğin şok edici soğuk yüzüdür öykünün
finalinde bizi
bekleyen…
Tanrıları çoğalan bir çağın inanç paradoksundan uzak, yenilginin duayenleri,
çaresizliğin ustalarıyız artık baba!
“Hüzün ki en çok yakışandır bize” (Hilmi
Yavuz)
Kırılgan, acılı, hazin öykülerimiz vardır her birimizin.
Gönlümüz buruk, nahif, kederlidir.
Kebabımız, çiğköftemiz ne kadar acılı ise bilinçlerimiz de bir o kadar
yaralıdır.
Toprağımız bile kırılgandır.
Her üç-beş senede bir kustuğu öfkesiyle, evlerimizi
başımıza yıkar da yine son günümüzde sarılırız bağrına. Ondan kopamayışımızın
gizli kodu belki de burada saklıdır.
‘Yenilgi yenilgi büyüyen zafer’lerimiz,
‘yenilip de ezilmediğimiz’
hüsranlarımız gizlidir bu topraklarda.
Periyodik olarak kayıp, yitik, vuruk, savruk, tutunamayan ve yenik kuşaklarımız
vardır. Iskalanmış hayatlar, boşa çekilmiş kürekler, uçurtma
diye gökyüzüne
salınan gençlik hayallerimiz, çalınan umutlarımız, trajik hikayelerimiz, çalınan
dinamizmimiz, sağaltılan enerjimiz vardır. Velhasıl alışkanlığa varmış pis bir
mağlubiyet hissidir varoluşumuzu
açıklayan…
Umut, sadece ama sadece fakirin ekmeğidir. Bizim umutlarımız bile dilimizin
varmayacağı, elimizin ulaşamayacağı kadar uzaktır.
İslamcısının, Sosyalistinin, Komünistinin, Ülkücüsünün, Tarikatçısının,
aşıkının, rasyonalistinin, şairinin, liberalinin, işsizinin, işlisinin,
varsılının, yoksulunun vardır mutlaka hüzünlü bir hikayesi…
İdeoloji, insanı diri kılar! Ota-boka, topa-popa yapışacağına inancına
yapışırsın… Sonra?
Sonrasını sormayın! Hiçbir teoride, kitapta yazmayan, hiçbir
ağabeyin, reisin, liderin, imamın, ulu hocanın, başkanın, şefin söylemediği
büyük bir boşluktur. Kapkara, kocaman, yalnız bir boşluk!
Ama kesinlikle devrim,
inkılap, kızıl elma veya devlet değildir devrimcinin son
durağı! Bir kez daha gerçeğin şok edici soğuk yüzüdür öykünün finalinde bizi
bekleyen…
İsyan, duruş, haykırış, eleştiri, aykırılık, karşı çıkma, direniş damarları
kurutulmuş kayıp kuşakların, maceraları hep dramatiktir.
Pop şarkılarının sözlerine dikkat edin, arabeskten beter zehir zıkkımdır. Zıp
zıp zıplarken bar neonlarının altında tempo tutulan pop-nakaratlar, ‘keder,
ayrılık, kahpe
kader” kokar…
Yenildiğimizi, tutunamadığımızı, yalnızlığımızı ve çaresizliğimizi, hiçbir
şeyi isteğimiz doğrultusunda değiştiremeyeceğimiz gerçeği, duvar gibi suratımıza
çarptığında öğreniriz.
Hayatı ve realite denen naneyi, yenilmeyi öğrenmekle başlarız. Ne diyordu
Beckett; “Hayat, daha iyi yenilmekle, yenilmeyi daha iyi öğrenmekle sürer
gider!”
Her mağlubiyetin ardından, yaptığımız,
sığındığımız tek şeydir; çaresizlik!
Unutmanın, unutmuş olmanın, unutmayı isteyişin metazori çaresizliği…
Ümitlerimizle, ideallerimizle, hayallerimizle başladığımız bu devrimci
varoluşların, ciğer parçalayan, beyin patlatan
sancılı çaresizliğinde
ustalaştırır bizi hayat!
Doğrusu, yazının sonunda şöyle afili bir ‘umut’ mesajı vereyim diye düşündüm ama
içimden gelmedi be abi!
Tanrıları çoğalan bir çağın inanç paradoksundan
uzak, yenilginin duayenleri,
çaresizliğin ustalarıyız artık be baba!