Bir toplumun düşünme seviyesinin miktarı -sıklıkla söylendiği gibi- gündelik
dilde kullanılan sözcük sayısıyla alâkalı değildir.
Gündelik dil, en nihayet bir
konuşma dilidir ve konuşma dili de esasen (felsefî) düşünmenin değil,
(toplumsal) iletişimin aracıdır.
Buna mukabil düşünme, yazı dilini kullanır; kendini ancak yazı diliyle ifade
eder ve yazı dili
aracılığıyla zenginleştirir. Düşünme nazarî, konuşma ise
amelîdir; dolayısıyla yazar yazdığını, konuşmacı konuştuğunu bilmeli. Aşağıdan
bakanlarca kullanılan bir övgü ifadesi gibi görünmekle birlikte, "kitap gibi"
konuşmak, sanıldığının
aksine konuşmacı adına olumlu bir nitelik sayılmaz; tıpkı
"konuşur gibi" yazmanın bir yazar açısından olumlu sayılamayacağı gibi. Nitekim
her iki nitelemenin de buram buram istihza kokmaları işbu sebepledir.
Türkçe'de
düşünme'nin kadri de, kadarı da, kaderi de ne yazık ki pek iç açıcı
değildir ve şayet bir an evvel gerekli tedbirler alınmazsa, korkarım Türklerin
düşünme (nazar) vâdisinde hatırı sayılır bir yer edinme umutları kısa bir süre
sonra tamamiyle
bir hayal haline gelecektir.
Yeterince kaba sayılabilecek siyasî ve ideolojik nedenlerle güzelim Türkçemizin
"yazı dili" yeteneklerini yok ettik. "Dili arındırmak" bahanesiyle
Türkçe-Arapça-Farsça gibi üç dilin zenginliklerini ve
yeteneklerini bünyesinde
barındıran Osmanlıca'nın imkânlarını hoyratça mahvederken, sadece
geçmişimizle/düşünce geleneğimizle bağımızı koparmış olmadık, Türkçe'yi asırlar
içerisinde oluşan devasa zenginliklerinden -kelimenin tam
anlamıyla- arındırdık.
Gerek telif, gerekse tercüme olsun, eldeki felsefe kitaplarına şöyle bir atf-ı
nazar eyleyenler bu arındırma işleminin nelere mâl olduğunu kolaylıkla
görebilirler. "Evveliyât"ı tanımayanlar, "a-priori"nin
anlamını nasıl
bilebilirler ki? Sözümona "önsel bilgi" filan denince anlaşılacağı sanılıyor.
Keza "universale" sözcüğünün bugün hemen her kitapta "evrenseller" diye
Türkçeleştirilmesinin ne büyük bir skandal olduğunu kimseye
anlatamıyorum.
Hazırlık sınıfı İngilizcesiyle "cihan-şümul" diye anladıkları bu terimin tam
karşılığının "küllî-külliyât" olması bir yana, mütercimlerin çoğu
"tümel(ler)"den bile haberdar değiller. Hatanın sözcük düzeyinden ziyade, kavram
düzeyinde gerçekleştiğini anlamaya yanaşmadıkları gibi, anlamak için hemen hemen
hiçbir çaba da harcamıyorlar.
Mesele düşünme (nazar) olduğunda, artık sözcüklerden (kelime) değil, terimlerden
(ıstılah) söz ediyoruz
demektir. Terimlerde halkın kullanımına itibar edilemez.
Konuşma dili başka, yazı dili çok daha başkadır. Cumhuriyet dönemi
ideologlarının en büyük aymazlığı ise bu köklü ayrımı ortadan kaldırmak
istemeleridir. Ne yazık ki amaçlarına
büyük ölçüde ulaşmış sayılırlar. Çünkü
bugün şöyle böyle konuşabiliyoruz ama asla adam gibi düşünemiyoruz. Sözcük
sayısının azalması, inanın bu bağlamda hiç ama hiç önemli değil. Asıl önemli
olan, sözcüklerin temsil ettikleri
kavramların ortadan kalkmasıdır. Sözcükleri
elimizden aldıklarında, onlarla birlikte cânım kavramlarımız da gitti. Yerlerine
ikame edilen Türkçe sözcüklerin ya kavramları yok, ya da en alt düzeydeki
(konuşma dilindeki) anlamları var. Bu
düzeyde de sadece konuşulabilir;
düşünülemez ve dolayısıyla hakkı verilerek yazı da yazılamaz. Güya Batı
dillerinden aktarılan terimlere gelince, yabancı sözcüklerin kavramlarını,
yabancılaşmaksızın görmek neredeyse imkânsız
gibidir. Oysa bizler Batılılaşmak
anlamında yabancılaşmayı da beceremedik; bilâkis bu süreç içerisinde kendi
dilimize, kendi dilimizin dünyasına yabancılaşmış olduk, o kadar! Sizin
anlayacağınız, a'raftayız.
Bu konuyu
deşmemin nedeni, Francis E. Peters'in "Greek Philosophical Terms / A
Historical Reading" adlı eserinin Hakkı Hünler tarafından Türkçe'ye çevrilip
Paradigma Yayınları'nca neşredilen "Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü"
(İstanbul,
Aralık 2004).
Müellif sıkı bir çalışma yapmış; mütercim de elinden geldiği kadarıyla bu eseri
dilimize kazandırmış. Üstelik mütercim metni sadece şu veya bu düzeyde
Türkçeleştirmekle (!) kalmamış, kitabın sonuna bir de
"Yunanca-Türkçe
(Osmanlıca-Latince-İngilizce) Kılavuz" koymuş.
Önce mütercimin iddiasını görelim:
- "Yunan felsefe terimlerinin İslâm ve Hristiyan düşüncesi içerisindeki izlerini
takîbetmeyi kolaylaştıracak
Latince ve büyük ölçüde Arapça kökenli Osmanlıca
eşdeğer terimler çeşitli kaynaklardan hareketle sözlüğe dahil edilmiştir." (s.
XV)
Şimdi de şu "çeşitli kaynaklar"ın (!) neler olabileceğine bir bakalım.
Görebildiğimiz tek
kaynak, Ferit Devellioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe lugatı...
Evet, hepsi bu kadar!
Yani?
Yanisi şu: Böylesine devasa bir metni Türkçe'ye çeviren sayın mütercimin Yunanca
felsefe terimlerinin Arapça kökenli
(Osmanlıca) karşılıklarını gösterebilmek
amacıyla yararlanabildiği tek görünür kaynak ancak mübtedilere hitab eden bir
Osmanlıca lugat. Belki bir de Hilmi Ziya Ülken'in kitapları... Mütercimin adını
zikretmediği başka (çeşitli) kaynaklar
da olabilir. Lâkin varsa bile, çok kötü
kullanıldıkları kesin.
Bu tür kötü kullanımların bedelini hepimiz ödüyoruz; hem toplum olarak ödüyoruz;
hem hikmet sevdalıları olarak ödüyoruz. Çünkü hep birlikte düşünme'nin bu
topraklara dönüşünü geciktiriyoruz. Nitekim yarınki yazımızda örnekleriyle
birlikte bir maliyet hesabı yapmaya çalışacağız.
Bekleyelim ve görelim.
Yenişafak
14/05/2005