"İnsan nedir?" sorusuna asırlar boyunca düşünme'nin bulabildiği en köklü
cevap şudur:
-
İnsan düşünen/konuşan canlıdır (hayvan-ı nâtık/animale rationalle).
"Canlı nedir?" sorusuna verilen cevap ise, ne yazık ki bugün pek bilinmez:
- Canlı, duyuları olan ve iradesiyle hareket eden organik cisimdir.
Klasik Fiziğin terimleriyle ifade edecek olursak, canlılık, "hassas ve
müteharrik olan cism-i nâmî"nin özelliğidir. "Beslenme, büyüme ve üreme
yetilerine sahip olmak" anlamında cism-i nâmi, bitkilerden ve canlılardan
oluşur.
Klasik Fizik'te cisim, "beslenme, büyüme ve üreme" yetilerine sahip
değilse inorganik maddelerden/madenlerden (cemadât), sahipse bitkilerden
(nebatât), şayet aynı zamanda duyulara ve iradî hareket yetisine de sahipse
canlılardan
(hayvanât) teşekkül ederdi. Tabiatıyla bu durumda insan diğer
canlılardan 'akıl' yetisiyle ayrılırdı. Bu kısa tabloda, eğer iyi dikkat
edilmişse, görülecektir ki bitkiler "canlılar" kategorisinin dışında
kalmaktadır. Çünkü bitkiler, tanım gereği,
'canlı' sayılmazlardı; yani iç ve dış
duyuları olmadığı gibi, irade aracılığıyla yer değiştirme (müteharrik
bi'l-irade) vasfını haiz kabul edilmezlerdi.
Ben değişik vesilelerle Klasik Fiziğin (hikmet-i tabiiye'nin) bu tasnifini ne
zaman aktarsam, hemen dinleyiciler arasından itiraz gelir ve bitkilerin de
'canlı' oldukları öne sürülerek itiraz edilir. Beceriksizliğimden olsa gerek
âdeta "bitki düşmanı" gibi algılanırım. Açıkça söylemem gerekirse, bu itirazlar
bana
annem ve ablam tarafından da hep yöneltilmiştir; zira onlara göre de
bitkiler canlıdır, duyuları vardır, severler ve sevilirler, sözden anlarlar;
beğeni ifadeleriyle karşılaşmayan bitkiler hemen solarlar, üzülüp mahzun
olurlar, ilgi görmezlerse
misafiri oldukları, süsledikleri, şenlendirdikleri
evin sakinlerine boyunlarını büküp küserler. Okşanmak isterler, yeterli miktarda
su, ışık ve ısı talep etmekle kalmazlar, sevgi de, ilgi de, iltifat da isterler.
Nazlıdır zilliler, cilve bile yaparlar.
Odada konuşulanları dinlerler, ara sıra
kendilerine de söz gelmesini beklerler.
Ben bu açıklama tarzının hiç karşısında olmadım. Çiçeklerime su veremediğim
zamanlarda bile kendilerinden özür diledim çünkü. Onlar
yaşadıkça yaşadığımı
hissettim. Lâkin itiraf etmeliyim ki beceriksizliğimden narin olanlarını değil,
dayanıklı olanlarını seçerim; benim sigara dumanımdan rahatsız olmayanlarıyla
sadece arkadaş değil, bazen dost bile olmayı başarırım.
Mevsimlik olanlarının,
kendilerine su taşıyan, gün boyunca yerlerini değiştiren fedakâr işçisi olmaktan
kaçınmam. Ne var ki ziyaretime geldiklerinde hem annemin, hem de ablamın
suçlamalarından hiç kurtulamadım. Ben kötü bir çiçek
dostuyumdur onların
gözünde. "Canlılar" kategorisinde saymadığım için de dinleyicilerin gözünde
ister istemez nebatât karşıtı...
Şeyh-i Ekber hazretleri, değil sadece hayvanlar ile bitkiler, taşlar hakkında
dahi "nâtık"
sıfatını kullanır. Onların da 'konuştuğunu' söyler. Bu açıdan
bakıldığında 'canlı' sıfatını 'hayvanât' mertebesinden bir tek 'nebatât"
mertebesine değil, 'cemadât' mertebesine de şamil kılabiliriz. Sadece insanlar,
hayvanlar ve bitkiler değil,
taşlar da konuşurlar. Üstelik bazen daha derinden
bile konuşurlar.
Burada küçük bir sorunun mevcudiyetinden her halde sizleri haberdar etmek
gerekiyor: Bitkileri "canlılar" sınıfına dahil etmediğimi görenlerin
yönelttikleri
itiraz, bu açıklamaların mantığından biraz farklı. Diyorlar ki:
- Bugün bilim (fizik), bitkileri 'canlı' kabul ediyor.
İşte asıl sorun da tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü modern bilim bitkiler şöyle
dursun, insanı bile
'canlı' kabul etmiyor. Modern bilim insanı nasıl can'lı
kabul edebilir ki? Herşeyden evvel 'can' kavramını kabul etmiyor. Can'ı kabul
etmeyen can'lıyı kabul eder mi?
Nedir şu 'can' dediğimiz, bir düşünelim bakalım! Can ve
canândan söz etmek her
babayiğidin harcı değildir. Modern Bilim'in can'dan vazgeçişinin üzerinden çok
geçti. Descartes ilk kez hayvanların canı olmadığını söylemiş ve hatta o kadar
ileri gitmişti ki -bitkiler gibi- canları olmadığından
ötürü "hayvanların canı
acımaz" demek gafletinde bile bulunmuştu. (Bir matematikçiden bundan fazlası
beklenebilir miydi acaba?)
O halde insanı salt ete, kemiğe, sinirlere, damarlara indirgeyen modern bilim,
insanı dahi
can'lı kabul etmezken, nasıl olur da bitkileri can'lı kabul eder?
Etmez. Bu bakımdan 'Ruh' (nous, spritus, geist), 'Nefs' (psyche, anima, seele)
ve 'Tabiat' (physis, natur) gibi üç düzeyli klasik Fizik'in derin evren
kavrayışını, tek düzeyli
modern Fizik'le anlamak ve açıklamak asla mümkün olmaz.
Aksi takdirde sormak gerekmez mi, "Eteğe kemiğe büründüm/Yunus gibi göründüm"
diyen Hz. İnsan'a modern bilgi/bilim nasıl anlam verebilir? Veremez. Modern
insan
böylesi bir Fizik anlayışından hareketle "Hoşça bak zâtına" diyen Şeyh
Galib'in öğüdünden nasıl istifade eder? Edemez. Zâtı bilmez çünkü. Evet, modern
bilim zâtı nerede bulacağını bilemez.
Kuşku duyanlar varsa, onlarla
birlikte kendimizi sınayalım ve soralım o halde:
Zât nedir? Ne anlıyoruz zât'tan? Hani 'bizzât' deriz, 'bizâtihi' deriz, 'zâten'
deriz ya, eklerini atıp geriye kalan şu zâtın ne olduğu hakkında ne
söyleyebiliriz? Hoşça bakmasına bakacağız
ama bir de şu zâtı bir bulabilsek, şu
'zât' denen şeyi bir düşünebilsek! Sûfilerin tabiriyle 'lübb', filozofların
tabiriyle 'cevher', mantıkçıların tabiriyle 'mahiyet', kelâmcıların tabiriyle
'zât' denen şu 'öz' nedir? Yunanlılar 'ousia', Latinler
'substratum' demişler.
Psikoloji'de kimileri 'ego', kimiler 'self', kimileri 'nomen' diyerek etrafında
dönmüşler. Biz ise 'can' demişiz, yetmemiş 'canân' demişiz. Taşrada arayıp
bulamadığımızı söylemişiz. Canı canânda bir kez olsun
bulunca da peşini
bırakmamış, "Ben hakikatim" demekten kendimizi alamamışız.
Modern insana göre insan canlı değildir; bizim nezdimizde ise otlar da, taşlar
da canlıdır! Yeter ki biraz kulak veriniz, inanınız o zaman bu
âlemde varolan
herşeyin nefes alıp verdiğini duyabilirsiniz.
Yenişafak
8/5/2005