Ölüm yoksa, varlık da yok! Sen de yoksun! Aşk da, ahlak da, hırs, adalet,
merhamet, emek, sevgi de yok…
İnkarcılığın sonu iğrenç bir hiçlik…
Yakınında
ölenler, kahpelikler, ayrılıklar bir kırbaç gibi, en acılı halinde bilincinde
şaklar!
Yoga, Fheng şui, transantal meditasyon, diyetler, rejimler, anti agingler ve bir
sürü
göt-göbek eriticisi alet edavat…
İletişim-pazarlama ilahlarının pompaladığı hiçbir ‘ölümsüzlük projesi’ ve yeni
din, ölüm korkusuna karşı bir savunma taktiği olamaz…
“Dünyanın en üstün harikası, etrafındaki insanların ölümlü olduklarını gördüğü
halde kendisinin hiç ölmeyeceğine inanan insanoğludur.” Hint Destanı
Mahabharata’da geçen bir diyalog bu. ‘Hiç
ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışmak’
mevzuu yani. Bütün insanlar, ta genlerinin her atomuna işlemiş bu bastırılmış
ölüm korkusu ile yüzleşmemek için öyle ya da böyle mücadele eder. Ölüm
korkusuyla yüzleşmek her
babayiğidin harcı değildir.
Şiirler, romanlar, öyküler, efsaneler türetmiş insanoğlu, kimi ölümü kutsamış,
kimi hayat ve aşk demiş, kimi ‘büyük sonu’ yok saymış. Doğu, erdemini Necip
Fazıl gibi yansıtırken
perdeye, Batı da ise her boka püsüre tapınan ‘edebiyat
şaheseri’ Marquis de Sade çıkmış. (Bakmayın, ‘bok püsürü’ laf ola diye yazmadım.
Kendisi, ciddi ciddi, bokuyla duvara yazdıklarını, meyve yedirdiği
kızların
bokunu nasıl kaşık kaşık mideye indirdiğini yazan ve milyonlar satan modern
zamanların sado-mazohist kuramcısı olur.)
Ölümü inkar ettikçe, hayata yükleyeceğimiz anlamları, sevinçlerimizi,
hüzünlerimizi de yitik
zamanlarda, yanlış mekanlarda aramaya başlıyoruz.
Psikiyatrların karşısında, ölümü dahi elinden almış zavallılarız artık. Çünkü
sigorta şirketleri psikoterapi için para ödememeye başladığından beri, psikoloji
de eczanelere çalışan bir
bilim dalı oldu. İnsan yok, ruh yok, ahlak yok,
merhamet yok, ilaç var sadece. Her genç kızın çantasında avuç avuç
tükettiği-tükendiği ömür törpüsü ‘şekerleme’lerden var artık…
Irvin Yalom, ölümün,
tüm nevrotik kaygıları tedavi ettiğini, ölüm
kabullenildikçe insanlararası ilişkilerdeki reddedilme korkusunun silinip
gittiğini ve insanların hayata başka perspektiflerden bakmaya başladığını
belirterek, “Önemli olan, ölümü
inkardan vazgeçecek kadar cesaretimizin
olması ve endişelerimizi daha anlamlı amaçları olan hayatlar yaşamak için
kullanıp kullanmayacağımızdır” der.
Ölüm yoksa, bil ki sen de yoksun! Aşk da yok, ahlak,
hayat, hırs, adalet,
merhamet, emek, insan, sevgi de yok… İnkarcılığın sonu iğrenç bir hiçlik…
Ölümü kutsamak değil muradım! Ama yok saymanın erdemsizliğine öfkeleniyorum.
Lucretius ne diyordu o meşhur
öğretisinde, “Ölümün olduğu yerde ben yokum. Benim
olduğum yerde ölüm yok!” Korkularından, tedirginliklerinden uzak durmak için
sığındığın bilinçaltın kurtaramaz ki seni bu korkudan. Yakınında ölenler, yitip
gidenler,
kahpelikler, ayrılıklar bir kırbaç gibi, en acılı halinde bilincinde
şaklar!
Yoga, Fheng şui, transantal meditasyon, Atkins diyetleri, karbonhidrat-protein
rejimleri, anti agingler ve bir sürü göt-göbek eriticisi alet edavat…
İletişim-pazarlama ilahlarının pompaladığı hiçbir ‘ölümsüzlük projesi’ ve yeni
din, pusuda bekleyen ölüm korkusuna karşı bir savunma taktiği olamaz…
İnkar da etmeyeceğiz, kutsamayacağız da
ölümü… Doğum kadar doğaldır ölüm… Para
kazanma ve kariyer hırsının manyaklaştırdığı bilinçlerimiz bu en normal
hadiseyi, ya korkuların efendisi kabuslara, ya ritüellerin kurbanı ayinlere
çeviriyor… Bir koltuk için en
yakınındakini tepeleyen kariyer bağımlıları,
ölümlülük fikrine yaşlanmadan kavuşursa, hırsına gem vurabilir ancak…
Ezenler, acımayanlar, yüreği kaskatı kesenler, plaza tanrıları, fanisiniz işte
fani! İnsan fani olduğunu
hatırladıkça, hayatın anlamını sorgulamaya,
damarlarına merhamet akmaya başlar. Aşağıladığı, ezmeye çalıştığı insanın da
kendisiyle aynı hayatın yoldaşı olduğunu düşünür, birliktelikler derinleşir…
Sadece ihtiyarlanınca
hatırlanacak bir şey değildir ölüm…
O her zaman canlıdır…!