UYARLAMALI MI UYARLAMAMALI MI?
İşin en enterasan tarafı şu: Tam da 8
senedir amatör bir ruhla yayınladığımız
Darkwood Sakinleri Çizgiroman Kültürü Dergisinin yeni sayısı için ana dosya
olarak hazırladığımız konu bir şekilde gündeme düştü. Artık biz çalışmalarımızı
yürütürken esin kaynağı mı olduk,
yoksa ilginç bir tesadüf mü bilinmez; ancak bu
durumun bizi mutlu ettiği ortada.
Çünkü biz çizgiroman severler, dokuzuncu
sanatın müdavimleri, bir zamanlar üç kişiden dördünün çizgiroman okuduğu bu
ülkede artık
herhangi bir şekilde çizgiroman kelimesinin geçmesine bile çölde su
bulmuşçasına sevinir olduk.
Gündeme düşerek bizi mutlu eden konuya, yani “edebiyat eserlerinin çizgiromana
uyarlanmasinda sakinca var
midir,” sorusuna gelirsek: Biz çizgiroman severler
elbetteki hazircevaplilikla, “yoktur,” deyiveriyoruz, ancak sorunun cevabi
gerçekten böyle mi; yerimizin elverdigi ölçüde bir göz atalim isterseniz.
Konu
bizim gündemimize geldiğinde, en geniş kişisel çizgiroman arşivlerinden
birinin sahibi olarak ister istemez elimdekileri ve içeriklerini -neredeyse- tek
tek şöyle bir gözümün önünden geçirdim. Hemen aklıma, 1970’lerin sonundan
itibaren tam üç sene boyunca kendi dergisinin yanında her hafta bir klasik
eserin çizgiroman uyarlamasını veren Milliyet Çocuk dergisi geldi. “Resimli
Klasikler” başlığıyla ilave olarak verilen bu dergiciklerde Jules
Verne’in bir
düzineden fazla romanından tutun da, Walter Scott’un heyecanlı şövalye
romanlarına, veya Emilo Salgari’den Mayne Reid’e, Daniel Defoe’dan Louise May
Alcott’a, Charles
Dickens’dan Jonathan Swift’e, Jack London’dan Schiller’e,
Johanna Spyri’den Alphonse Daudet’ye, Gogol’dan Mustafa Kemal Atatürk’ün
Söylev’ine varıncaya kadar
ardına dek açılan komple bir klasik yelpazesini
karşınızda bulursunuz. Doğal olarak bu konuya dahil edilebilecek tam 150’nin
üzerinde somut ve gayet başarılı örnek heybesi beni bekliyordu.
Kısacası tam da
bu
tartışmanın göbeğinde -ancak, karşı cenahta- yer alan Sayın Hilmi Yavuz’un,
“... ama klasik romanlar için olmamalı,” ifadesinin içini derinlemesine kurt
gibi oyan, kocaman bir ‘heybe’den
bahsediyorum. Üstelik buna şahsen ekleyeceğim
bir minik not da cabası. Edebiyat uzmanlarınca ‘klasik’ diye nitelenen pek çok
eseri bazen çevirilerinin bozukluğundan, bazen günümüz dünyasına izdüşüm
eksikliğinden
veya atmosferlerindeki kasvetten dolayı oku(ya)mamıştım. Ancak
daha sonra, yukarıda saydıklarımın yanı sıra birazdan listeye ekleyeceğim
sayısız çizgiroman uyarlamasıyla -ve tabii sinema versiyonlarıyla- bahsi geçen
tüm o klasikleri
okuma/izleme şansım oldu.
Zaten üstad Hilmi Yavuz’un kısaca bildirdiği görüşünde de, “Bu, Batı ülkelerinde
çok uzun zamandır uygulanıyor. Yazı ile çizgi arasında birtakım paralellikler
kurulabilir,”
ifadesini de hiçe saymamak gerekiyor. Zira aksi halde üstadın
eserlerini okurken gıpta ettiğimiz zarif sanat menbasının estetik çehresine bir
zül eklenebilirdi. Gerçekten de Batı -ve dahi Doğu- ülkelerinde sıkça yapılan bu
tür edebiyat
uyarlamalarından bahsetmek mümkün (Bir ara not olarak vermek lazım
sanırım. Ünlü edebiyatçı Goethe, çizgiroman sanatına ait ilk prototip örnekleri
veren bir çizer olan Rudolph Töpffer’in çalışmalarına bayılmış ve bunların yeni
bir sanatın öncüsü olabilecek ürünler olduğunu daha o dönemden ısrarla
vurgulamıştı.) Bunun son örneklerinden birini de Sayın Doğan Hızlan, 19 Temmuz
Cuma günü köşesinden duyurmuştu. Yazar Marcel Proust’un
‘Kayıp Zamanın İçinde’
adlı eseri Fransa’da çizgiroman olarak da yayınlanmıştı. Tabii bu tür
uyarlamaların bolca ve uzun süredir yapıldığı bu ülkede dahi bir kısım
eleştirmen, “Marcel katledildi,”
feveranlarıyla arzı endam etmekten geri
durmamıştı.
Neyse ki bizim ülkemiz o açılardan daha şanslı. Şimdiye dek hiçbir eleştirmen bu
konuya o aşırılıkla yaklaşmadı. Öyle ya, ta 1940’lardan beri bir tarihi roman
ustası olan Abdullah Ziya Kozanoğlu başta olmak üzere, sayısız edebiyatçımızın
eseri çizgiromana uyarlanmıştı. Hatta Sayın Kozanoğlu’nun bu konuda ayrı bir
sıfatı da mevcut: Eserlerinden yapılan çizgiroman uyarlamalarına ait
senaryoları
bizzat kendisi yazmaktaydı. Kozanoğlu ile çalışan pek çok ressamdan biri de
Münif Fehim’dir. 1947 yılında Çocuk Sesi dergisinde yayınlanan ‘Altınbağ
Kahramanı’, detaylı çizim tekniğiyle çizgiroman
tarihine geçmiştir. Ratip Tahir
Burak da Kozanoğlu ekolüne yolu düşen çizerlerdendi. 1959’daki ‘Kırk Şehitler
Kalesi’ ve ‘Hilal ve Salip’in konusunu yine bizzat Kozanoğlu kaleme almıştı.
Çizgiromancı Şahap Ayhan da 1946 tarihli ‘Gültekin’de aynı yazara senaryosunu
teslim etmişti. İsmi sürekli Kozanoğlu ile anılan çizer ise Suat Yalaz’dır.
1955’de ‘Attila’nın Oğlu
Dengiz’le başlayan birliktelikleri, dönemin Akşam
gazetesinde yayınlanan ‘Cengiz Han’ın Hazineleri’ne uzanmıştı. Burada ortaya
çıkan Kaan tipi ise, ikilinin ayrılmasından sonra yoluna Karaoğlan olarak
devam
etmişti.
Kozanoğlu dışında da bazı şöhretli yazarlar çizgiromanlara senaryo vermişlerdir.
1940’larda yazar Reşat Ekrem Koçu’nun Çocuk Haftası dergisine senaryolaştırdığı
‘Deniz
Kurtları’nı Orhan Tolon çizmişti. Halikarnas Balıkçısı Cevad Şakir
Kabaağaçlı, Büyük Ateş dergisinde Münif Fehim için bir eserini yeniden kaleme
almıştı. Çizer Ertuğrul Edirne 1970’lerde Orhan Kemal’in
‘Yalancı Dünya’sını
çizgiromana uyarlarken, Kara Murat’dan alışık olduğumuz resim altı yazısı olan
tarzı kullanmıştı. Peki, Türk kültürünün temel klasiklerinden olan Dede Korkut
öyküleri kaç defa çizgiromana
uyarlanmıştır dersiniz? Bu konuda en fazla ürün
veren iki ressam ise Ekrem Dülek ve Mehmet Tekdal’dır. 1990 tarihinden itibaren
Kültür Bakanlığınca yayınlanan ve sayısı 50’yi aşan çizgiroman albümleri
arasından
bazılarının Türk Destanları olduğunu ve bu konuda uzun yıllardır es
geçilen bir eksikliğin giderilmeye çalışıldığını da ayrıca belirtmek lazım.
Bu arada H.G. Wells’in ‘Invisible Man/Görünmeyen Adam’ına
varıncaya dek sayısız
Batı kaynaklı roman da çizgiroman ressamlarımızın fırçasından geçmiştir. Tabii
bunlara Kara Murat, Karaoğlan ve birtakım ‘Kılıçlı Kahraman’larımızın
senaryolarının arasında gezinen Walter Scott
izdüşümleri, sahneleri de
kolaylıkla eklenebilir. Ancak konumuz sadece edebiyat uyarlamaları olunca bu
lokal esinlenmeler -şimdilik- devre dışı kalıyor...
1950’lerden beri ülkemizde -bir nevi misyonerlik faaliyeti
olarak- İncil’den
öyküler ‘Güzel Hikayeler, Güzel Hayatlar’ tanıtım başlığıyla Fransa’da basılıp
Türkçe olarak okurla buluşuyor. Bu temaya, yani din temasına da uğradığımıza
göre, olayın ilginç bir başka
boyutuna da değinmek yerinde olur. Pek çok Batı
ülkesinde İncil ve Tevrat’ın çizgiromana uyarlandığını biliyoruz. Bu işi
gerçekleştiren çizerlere dair verilebilecek en sıra dışı örnekse sanırım Paola
Eleuteri Serpieri olacaktır.
Bilindiği gibi Serpieri, ülkemizde bir dönem benim
yayın yönetmenliğimde çıkan ve müstehcen bulunup toplatılarak hakkında dava
açılan erotik kadın çizgiroman kahramanı Druuna’nın da yaratıcısıdır.
DİĞER
ÖRNEKLER
Ülkemizde çizgiroman olarak yayınlanmış diğer edebiyat uyarlamalarından belli
başlıları ise şöyledir:
- Resimli Dünya Klasikleri, 1950, Cem Yayınları, İstanbul (Demir Maske,
Notrdam’ın Kamburu, Beyazlı Kadın).
- Resimli Klasikler, 1962, Gür Yayınları, İstanbul (Kont Monte Kristo, Çalınan
Taç, Tom Sawyer, Denizler Altında 20.000 Fersah, Define Adası, Robin Hood, Üç
Silahşörler).
- Resimli Klasikler, 1968, Mehmet Tunagör Yayınları, İstanbul (Monte Kristo, Üç
Silahşörler, Robenson Crusoe, Define Adası).
- Korku, 1967 ve 1971, Suat Yalaz ve Mehmet Benli, İstanbul (İçeriklerinde Edgar
Allan Poe, H.P.Lovecraft, Mary Shelley ve Bram Stoker’ın eserlerinden sayısız
çizgiroman uyarlaması mevcut).
- Dünya Masalları, 1966, Bülent Şakrak, İstanbul (Klasik masallardan Pamuk
Prenses
vs.).
- İslam’ın Doğuşu, 1982, Tercüman Gazetesi, İstanbul (Fransızların elinden
çıkmış bir çalışma ve İslami yazılı kaynaklar taranarak hazırlanmış).
- 4 Halife, Suat Yalaz, 1985, Güneş Gazetesi ilavesi,
Istanbul (Suat Yalaz da
hem bu örnekte, hem de senelerdir sabah gazetesine hazırladığı Ramazan
sayfalarında dönemi anlatan İslami yazılı kaynaklarını kullanıyor).
- İsa Mesih, 1988, Ar Klişecilik, İstanbul.
-
Ben-Hur (Lew Wallace), Jane Eyre (Charlotte Bronte), Deniz Kurdu (Jack London),
Moby Dick (Herman Melville), Demir Maske (Alexandre Dumas); Çizgili Yayınlar,
İstanbul.
- Drakula, Bram Stoker-Amerikalı çizerler, 1981,
Evrim Yayınları, İstanbul.
- Dünya Klasikleri, Türk Ticaret Bankası, İstanbul (Jan Dark, Pompei’nin Son
Günleri, Davy Crockett, Ivanhoe, Moby Dick).
Yukarıda saydığım türden ‘klasikler’
aslında 1940’ların sonundan beri bilhassa
ABD’de uzun yıllardır tekrar baskıları yapılan, ‘Classic Illustrated’da
yayınlanmış olan çizgiroman uyarlama çalışmalarının Türkçe versiyonlarıdır. Bu
listeye
eklenebilecek bir yayın da 1988’de Tercüman Gazetesinin okurlarına
‘yabancı dil öğrenmede kolaylık” sağlaması amacıyla verdiği ‘Resimli
Klasikler’dir.
Dünyadaki çizgiromana
uyarlanan edebiyat örneklerini biraz daha eşelersek,
karşimiza mesela Edgar Rice Burroughs’un Tarzan’i (1912), John Carter’i (1915)
ve Amerikali romanci Johnston McCulley’in ‘The Curse of
Capistrano/Kapistrano’nun
Laneti’ (1919) adli eserinde yarattigi karakterden yola çikilarak önce sinemaya
sonra da çizgiromana uyarlanan Zorro’su geliyor. Sadece bunlar da degil; Philip
Wylie’nin
‘Gladiator’ adli eserinden uyarlanan Superman, veya Phil Nowlan
tarafından yazılarak Ağustos 1928’de piyasaya çıkan Amazing Stories dergisinde
yer alan ‘Armeggedon 2419 A.D./Yıl 2419 Kıyamet’
başlıklı bir bilimkurgu
öyküsünden adapte edilen Buck Rogers adlı çizgiroman kahramanları da buna hemen
eklenebilir. Ya da Ian Fleming’in sinemaya da uyarlanan klasiği James Bond’u ve
Maurice Leblanc’ın
romanlarından uyarlanarak 1948’den itibaren Fransa’da
yayınlanan Arsene Lupin’i unutmak mümkün mü?
SONUÇ NİYETİNE
Bir sanat dalında üretilen, ister klasikleşmiş, ister
bu sıfata ulaşamamış
herhangi bir eserin başka bir sanat dalına transferi, ortaya çıkan her örnekle
tartışma konusu olmakta. Kaldı ki, çizgiromanın beslendiği kaynaklar da sadece
ve çoğunlukla edebiyat eserleri değildir. Ancak sanatlar
arası bu uyarlamaya,
“kısıtlayıcı,” tanımlamasıyla karşi çikilacaksa, mesela sinema tarihini meydana
getiren filmlerin yaklaşik dörtte birini yeniden gözden geçirmek gerekecektir.
Çünkü sinema tarihine yer etmiş belli
başli yapimlarin arasinda edebiyat
uyarlamalari oldukça fazladır. Bunların hangi ölçekte kısıtlanmış olduklarının
da böyle düşünmeyenlere açıklanması faydalı olacaktır.
Öte yandan, sinema
sanatına uyarlama ruhsatı
verip, karşimiza sadece dokuzuncu sanati ‘kısıtlayıcı’
diye alıyorsak, o durumda da ortada bir haksızlık var demektir. Üstelik
çizgiromandan kopup gelen bazı ilk çıkışların da başta sinema sanatı olmak üzere
diğerlerine
uyarlandığını hatırla(t)makta fayda var. Bu bağlamda, bu satırların
edebiyat-sinema-çizgiroman üçgenindeki uyarlamalar konusunda 800 sayfalık bir
kitabı tamamlama aşamasında olan yazarının zevkle izlediği sayısız yapım
sözkonusudur. Elbette tam anlamıyla “berbat” edilmiş veya başarısız kalmış
uyarlamalar da yok değildir. Ancak onlar ne eserin orjinine, ne de eser sahibine
bir halel getirmiyor bence. Zira bu durumda konu edilmesi
gereken yalnızca o
uyarlamaya imza atmış olan kişilerin başarisi veya başarisizligidir.
Her biri (yüz)yıllar öncesinden kopup gelen edebiyat eserlerinin gerek
çizgiromana, gerekse sinema, tiyatro ve saire gibi diğer sanat
dallarına
uyarlanmaları, onların nitelik kaybına uğramaları gibi bir sonucu kesinlikle
vermez. Olsa olsa ‘klasik’ diye nitelenen o eserlere -ve tabii sahibine- ayrı ve
farklı bir zenginlik katar. Bu fikir aykırılığının merkezinde
değerlendirilen
İnce Memed için de geçerlidir. Aksi bir durum sözkonusu olsaydı, yazarı Sayın
Yaşar Kemal onun çizgiromana uyarlanmasına karşı çıkardı. Halbuki Sayın Kemal’in
tek sitemi, eserinin çizgiroman versiyonunun
yarım kalmış olmasıyla ilgili;
“...ağzının yandığı durum,” da sanırım bu. Eserine zenginlik katacağına
inanmasa, 1978’deki çizgiroman adaptasyonundan hemen sonra romanının 1983
yılında (Peter
Ustinov’un hem yönetmenliğini, hem de Abdi Ağa rolünü üstlendiği)
‘Memed, My Hawk’ adlı filmle sinemaya uyarlanmasına da 'hayır' derdi diye
düşünüyorum.
Sonuçta, bir diğerine göre çok değişik
anlatım teknikleri olan sanat dalları
arasındaki bu adaptasyonların yeni kazandırıldıkları sanat dalı uyarlamasının
‘iyi’ ya da ‘kötü’lüğü ancak ve sadece o eserle ilgili olarak
değerlendirilmelidir diye
düşünüyorum. Bu durumda da sözkonusu uyarlamaları(n
hepsini) görmeden yapılacak olumsuz bir genelleme, pek çok başarili uyarlamaya
ve bunlari yapanlara büyük haksızlıktan başka birşey olmayacaktır.