Siz, psikiyatrların elinde pelteleşmiş ete dönen antidepresan manyakları!
İlaç bağımlısı ruhlarınızı, canlı cesede
çevirdiğiniz yetmez mi?
Siz, intiharın
kıyılarında gezen melankolik sakatlar!
Bu dünyadaki tek özgürlüğünüz olan ölümü
kendi ellerinizle yok ettiğinizi anlamıyor musunuz?
Bir oyun yeri değil mi
buralar, gurbette değil miyiz, bir hurma gölgesi değil mi
hayat, sahi elmanın ilk ısırıldığı mekan sılamız değil miydi..? Bir
oyun-oynaştır ömür, yalnızlığımız bile bu koca sahnenin provası ile geçmez mi?
Seyircisiz ve rol ezberleri
ile… Ama her zaman başroldedir ölüm!
Bir yakını ölünce insanın, hele de genç bir ölümse bu, “Bütün bir Doğu
kültürünün dayanak noktası olan dünyanın geçiciliği, o nedenle de manasızlığı
düşüncesi, bir
değirmen taşı gibi üstünüze abanıyor” diyor H. Bülent Kahraman.
Aslında abanan değirmen taşı, bir metafordan ziyade lönk! diye çöken, sırt
çevrilen en katı gerçektir. Ölüm tek gerçek, tek özgürlük, aslında tek
kurtuluş…
Tolstoy, tam onbeş senesini, ‘kafama dayadığım piştovun mermisiyle mi, boynuma
bir ilmek geçirerek mi, yoksa kayalıklardan aşağı atlayarak mı ölsem’ diye
düşünerek geçirmiş. Çünkü
demiş, “Ben aydın olarak toplumun bir adım önünde
isem, hayatın nihai gerçekliğinin ölüm olduğunun bilincinde isem, avam gibi
ölümümü bekleyeceğime, yine bir adım önde ecelime kavuşayım”… Sonra, bilgiyi
kabuslaştırmak yerine, hayatın bilgeliğine tutunmuş bir amcanın asude
yaşantısına çarpılarak vazgeçmiş intihardan…
Gündüz Vassaf ise “Cehenneme Övgü”de, ölümün bu dünyada insanoğlunun tek
özgürlüğü olduğunu söyler. Örneğin insan bir sınava girerse, iki ihtimalli
sonucu vardır bunun; ya kazanacak ya kaybedecektir! İstediğiniz her örneğe
teşmil edebilirsiniz bunu. Sonuçta birden fazla da olsa karşınıza çıkan
olasılıklardır…
Mademki özgürlük, bilinmezliktir. Bir şey, ancak bilinmez ise gerçek anlamda
özgürlüktür. O halde ölümden gayrı her şeyin ihtimallere çıkması, vaktinin
bilinmezliği nedeniyle ölümü tek özgürlük
haline getirmektedir. Bir tek, ne
zaman öleceğimizi bilemeyiz. İhtimali, olasılığı, şıkları yoktur, şakaya gelmez
ölüm! Bu dünyadaki her şeyin sonu öyle ya da böyle tahmin edilebildiğine göre,
tek özgürlük kalıyor geriye o da;
Ölüm!
Siz, psikiyatrların elinde pelteleşmiş ete dönen antidepresan manyakları!
Bağımlıya dönüşmüş ruhlarınızı, ilaçlarla canlı cesede çevirdiğinizin farkında
değil misiniz?
Siz, intiharın kıyılarında gezen melankolik
sakatlar! Bu dünyadaki tek
özgürlüğünüz olan ölümü kendi ellerinizle yok ettiğinizi anlamıyor musunuz?
Zamana and içen Tanrı’ya inat, özgürlüğünüzü, miladi takvimin ‘özel
günleri’nden birine
hapsetmiyor musunuz?
En fazla bir dostun günlüğünde, vaktin kelepçesine vurulup, iki damla
gözyaşına kurban etmiyor musunuz?
Gencecik bedenler, taptaze ruhlar, kendi coğrafyalarında batan güneşle birlikte,
tüm dünyanın da karanlığa gömdüğüne inanıyor. Her dem başka baharların
geldiğini, bir yerlerde güneşin yeniden doğduğunu hatırlayacak kadar boş değil
bellekleri… Teknolojik külfetin ağır makinalıları süzgece çevirmiş
beyinlerini…
Aşkı kısa mesaj, özgürlüğü ‘düşük bel’ pantolon, ayrılık acısının tedavisini
chat zanneden, varoluş sorunu ne bilmeyen, intikam diye yalnızca intiharı
belleyen genç yüreklerin genç
ölümleri…
Yediğiniz nanenin, kaç ciğeri köz ettiğini anlayın bari…..