Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 140 Üye Adayı ve 9 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 "Varlık her zamankinden de çok varolan'ın tehdidi altın
 Turuncu
 4 mıhlı çarmıh
 Bilim adamları gen avına çıkmışlar
 Söyle bana hangisi gerçek?
 Postmodern Çorba
 buğulu kuğunun akşam kadınında unuttuğu pirinç
 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Nihat Genç: Yere Düşmeyen Sancak 57. Alay (2)
Tarih: 29.04.2005 Saat: 19:54 Gönderen: karakutu
 

Bir daha kara bir bayrakla gelemeyeceksin buraya

Üç-dört gün içinde iki saatlik uyku mümkün olmadı, üstelik, top gürültüleri insanı sağır ediyor. Ve seri makineli tüfeğin toprağı taraması, yere çarpmasından, toz duman bulutundan mevziler görünmüyor. Rüzgar bulutu birazcık yardığında komutanlar ancak dürbünle, süngülerin parıltısını farkedebiliyor.

Üstelik üstümüzde sürekli düşman balonları, tayyareleri, hem bilgi alıyor, hem mermi atıyor!



Mevziler birbirine o kadar yakınlaştı ki, değil mermi, yumruk mesafesinde! Cesed gömmek için verilen ateşkes sürelerinde çok uçuk, fantastik hikayeler de yaşandı. Komutanımız anlatıyor: 'Nerde söylesem, fantazi gibi bakıyorlar, gözümle gördüm, bu olay gözlerimin önünde oldu' diyor... Bir Türk askeri, İngiliz cephesine bir futbol topu atar. İngilizler topu alıp siperden çıkar, Alman siperine doğru paslaşarak ilerler ve Alman mevziine topu şutlayıp 'gooool' diye bağırıp geri dönerler!

(Çanakkale savaşlarında Türk halkının en sevdiği ve hala çocuklarına anlattığı hikaye meşhur dondurmacı hikayesidir. Avustralya'da yaşayan meşhur dondurmacımız ve bir kasabımız limandan Türkiye'ye savaşmaya gitmekte olan savaş gemilerini görür ve iki kişi tüm Avustralya'ya orada savaş açar. İki gün boyunca çatışır ve sonunda bir ormanda yakalanırlar ve göğüslerinden Türk bayrağı çıkar.)

Ölen İngiliz askerlerinin üstünden 'İstanbul' haritaları çıkıyor, bu kanlı haritalar bugün müzede. Yakalanan bir Anzac askerine, 'Neden buraya geldin' deniyor: 'Spor için' diyor!

Bilmiyorlardı bizim bahçemizde güller, top sesleriyle açılır, bizim bütün şarkılarımız 'Batan gül kana benziyor' diye başlar...

Savaşın bir türlü bitmeyişi, düşmanın, Conkbayırı'na bir türlü tırmanamayışı, her yeri cesedle doldurdu. Çanakkale savaşının en ıstırap dolu sahnesi burdadır. Çürümüş binlerce cesedin kokusuna tüm askerler böğürmekte, öğürmekte. Ve cesedlerin üstünü simsiyah bulut gibi karasinekler örtüyor. Cesedleri gömmek için geçirilecek zaman yok. İngilizler ikide bir cesedleri gömelim deyip, kokudan kurtulmak için, ateşkes istiyor. Pis kokudan öğürmemek için asker nefes almamaya çalışıyor, çoğu burnunu tülbentle kapatıyor. Zaten, top seslerinden östaki boruları patlamasın diye hepsi kulaklıklı kaput giyiyor.

Cesedlerin çürümüş, yeşillenmiş dudakları üstünden kalkan sinekler, askerin su içtiği bardaklara konuyor. Bardaklardan su içilmez oluyor. Üstleri tülbentle örtülüyor. Hatta su içerken o kısa arada, yüzlerce sinek hücum ediyor, bu yüzden, su, tülbentten süzülerek içiliyor. Bardakların da nasıl yapıldığını anlatalım, cephane sandıkları içindeki çinko astar süngüyle yırtılıp, külah gibi kıvrılıp, bardak yapılıyor!

Düşman askeri yüzlerce gemiyle kumsala, konserveler, etler, çikolatalar yığdı... Türk askerinin karavanası da komutanların anılarında. Bin yıldır aynı: Nohut, fasulye, bulgur, kuru üzüm. Çanakkale savaşına bazı komutanlar 'kuru baklanın zaferi' diyor!

Mermiler ve topların mevzileri toz-bulut içinde bırakması, sürekli, birlikleri, hatta, alayları birbirine karıştırıyor, savaş boyunca, komutanlar 'askerlerini' diğer alaylardan ayırtedemiyor.

Ve İngiliz komutanlar artık, askerlerini kırbaçla cepheye sürmeye başladı. Cüceler, bilmeden, devler ülkesine savaşa gelmişlerdi. Bilmiyorlardı, bizim bahçemizde güller, top sesleriyle açılır, bizim yaralarımız ancak top sesleriyle kapanır. Bizim bütün şarkılarımız 'batan gün kana benziyor' diye başlar. Şarapnel parçaları hala göğüslerini süslüyor gazilerimizin. Sevgilinin iri siyah gözleri gibi, bu madalyalarla kasabaların kahvelerinde ihtiyarlayıncaya kadar ne kadar mesut, ne kadar mutlu kahvelerini içtiler!

Dünyayı fethe kalkışan İngilizlerin lordları, kontları, soylu, nazenin çocuklar, işte burada, savaşa yemin ettiler. Şimdi orası bir açık hava müzesi. Şu yer adlarına bakın: Korkuderesi, Domuzderesi, Kanlısırt. Kanlıdere. Ve hala rüzgarlı ve hala çok soğuk!

Ey tümü şehit 57. Alay, ey kahraman 27. Alay, hikayenizi okuyunca, dilimiz tutuluyor, kalem elden düşüyor, 90 yıl sonra hala hıçkırıklar gözyaşlarıyla anıyoruz sizleri. Ne diyelim sizlere.. Şarkılarımızdaki gibi, 'Beni koynunuza alın'...

Toprağına sarılarak ölen yiğitler! Kapkara bir öfkeyle. Değil Çanakkale'den, düşmanı dünyadan kovdular. Ne kalk borusu çaldı, ne yat borusu. Uyumaksızın. Kudurmuş kurtlar gibi savaştı. Ne esir oldu, ne mağlup.. Aç karnına taşları, ağaçları kemirip, yine saldırdı!

Ay ışığıyla kanayan yaralarını sardılar. Alınlarındaki kan damlalarının gölünde süngülerini parlattılar.

Alınlarındaki kanlı teri, silecek adam kalmadı, içimizde. En meşhur şairlerimiz, bu kasırga karşısında, çaresiz, donakaldı.

Bakırdan, kızıl bir parıltı saçtılar geceye. Geceyi kemiklerle, mermilerle dantel dantel işlediler. Parçalanmış atların leşlerinde uyuyup, yeniden saldırdılar.

Yastık gibi yumuşacık mevziler kazdılar. Gecenin meşaleleri ateş böcekleri oldular. Memleketin en hüzünlü çiçeği, en soylu, gurur dolu, en uzun şarkıları oldular.

Derin ufuklarda uğuldayan topların ürküntüsü. O küçük patikada. Kuru otlar üzerinde. Çamura gömülü cesed parçaları üstüne, ebedi vatanlarına uzandılar. Çelik, kan, demirin korkunç fırtınasına, süngüleriyle karşı koydular.

Anadolu'nun çok yoksul, soğuk köylerinin çocukları. Sırılsıklam kan! Tepeden tırnağa mermi, şarapnel yarası. Daha düne kadar Çamlıca tepesinde şarkılar söyleyen İstanbul'un çocukları, bugün, bıyıklarından kan süzülen, eşsiz kahramanlar!

Vurulup, serildiğin yer, ebediyyen, buza kesmez artık. Ateş fışkırır, kalp atışından toprak. Korkma, Anadolu'nun boz kokulu rüzgarı, kanınızı kolalayıp kolalayıp Erciyes'in, Uludağ'ın tepelerine çoktan kaldırdı. Açılan yaralarınız Anadolu'nun ağır tekerleklerine motor oldu, kanınız, susuz çayırlarımıza kumaş oldu!

Sedyeyle taşınmadan, teneşire konmadan, tabutlara girmeden ölen yiğitler! Kanlıdere kurumadı hala. Sarı yapraklar, gözyaşı gibi düşen yiğitler! İngiliz dişlerini teker teker söken yiğitler! Omuzlarınız gibi yüksek şimdi, Conkbayırı, Kocaçimen!

Tankerlerden boşalan petrol gibi kan, loş, ıssız, dilsiz, hayalet dolu Domuzderesi, kanınızı taşırken nasıl gümbürdeyerek çağıldadı.. O bahar gecesi, taşları delen kanınızı kimsecikler görmedi. Dikenler mi battı, yılanlar mı soktu, mermiler mi ısırdı, kimsecikler sormadı.. Ege'nin suları, başını kaldırıp, o şehit kitabelerine bakar mı şimdi!

Artık ebediyyen uyumaz o sular. Nasıl okşar, okşar. Her akşam şarkılarla usul usul öper. Kazılmamış o mezarları hala!

Koşuyorum heyecanla o yüksek tepelere, 57. Alay'ın alnının değdiği o mübarek toprağa. Alnımı sürüyorum karatoprağın en ateşli yanağına

Kalın bir kefen gibi Saroz'un soğuk rüzgarı. Sormadı mı o gece silahsız asker olur mu? Mahalle maçı mı bu, beş metre mevzilerde savaşılır mı? Bu devlerin ülkesi, böyle minyatür sahalarda, kaç büyük savaş çıkardı!

Kocaçimen tepesinde patlayan heyecanlı rüzgarlar! Kuru çalılıklar içinde kuş gölgelerini, eski günlerin anısına sanki, çekiç gibi dövüyor hala. Ya da kuşların gölgesinde uyuyan, o eski şehitlere sarılmak istiyor!

Anadolu'dan katar katar trenler, çıplak, aç, yorgun ve çocuk askerler taşıdı. Salkım salkım söğütler ve nişanlılar, bu sevdalı gençlere el salladı.

Korkuderesi, tarihin bu en zalim kitaplarını yırtarak, çıldırarak, haykırır mı hala.

Conkbayırı'nda, bulutlar gibi dökülen demir yığınlarının altında kalan yiğitler, o gece, bir gecede Anadolu'nun saçları ağardı. Anneler türbelere koştu, Sakarya, Kızılırmak ağladı. Kuvvet versin diye yiğitlere sabahlara kadar dualar okundu. Kanlısırt'taki top sesleri, İstanbul'u salladı, Konya'yı ürpertti, Kars Kalesi'nden duyuldu.

Kibar İngiliz, ince, zarif, biblo suratlı İngiliz, ne kadar azgın, ne barbardı o gece. Arı kovanı gibi üşüştüler, dünyanın bütün bahçelerine gireceklerini sandılar. Tarihin bu en eski kapısında diz çöküp, döktükleri kanda boğuldular. Ve ders aldılar.

Bir daha kara bir bayrakla gelmeyeceksin buraya. Anadolu'nun, dağ, tepe, bu kardeş çocuklarını, işte gördünüz, yüzleri toprağa sürünmesin.

Yanaklarından alev fışkırır. Toprağa sürününce, kan yanaklarına kına oluyor. Kirazdır, yabançileğidir, karadır, kızılcıktır, çok kızgın, çok ıslaktır, yanakları. Kazıp kazıp çıkartıyoruz hala topraktan. Testi, çömlek değil bunlar. Toprağın güzel kokusuyla kiremitleşmiş, o yiğitlerin kurumuş yanakları.

Hala hangi köyüne girseniz Anadolu'nun, bu toprakla sırlanmış, kırık kalbimizin parçaları gibi, o kiremit isi rengi bulursunuz!

Gelibolu, Anadolu'nun yünden boyunbağı, en kederli gövdesi! Tatlı tatlı ışıldayan, yorulmak bilmeyen, Anadolu'nun gümüş renkli alnı. Söyle, gördün, hangi toprak parçası, top seslerini kadife elbiseler gibi giyinir böyle. Söyle, çiçeklerle dolu kırları kim giydirdi bu askerlerin üstüne. Ölümsüz kalbimiz, kalbimizin ta kendisi oldular...

Saroz'dan Anadolu'ya 90 yıldır, rüzgar değil.. Göğün rengine bulutuna karışıp, o askerlerin ateşten nefesleri, soluk soluk, esiyor hala!

Allaha ısmarladık deyip çıkarken son kez köyünüzden. Sarılıp, öptüğünüz o derelerin suyu... Şimdi biz, yetmiş milyon, kutsal şaraplar gibi çoluk çocuk içiyoruz, üstünde kelebekler oynaşan o derelerin suyunu!..

Mevzilerde yorgun düşüp, koynunuza yaslanıp sarılan o paslı tüfekler de, içtiler mi kana kana Korkudere'nin suyunu... Bugün kutsal emanetlerimiz gibi müzede, paslanmadı gitti.. Ay ışığında ayna gibi parıldıyor hala o eski süngüler!

O süngüler çapaydı. Gelibolu ceset tarlası. Bomba yanığı, et parçaları, çürümüş bacaklar, hendekler, çukurlar doldu.. Hücuma geçerken şehitlerimize köprü oldu cesedler.

Şimdi koşuyorum heyecanla o yüksek tepelere! 57. Alay'ın alnının değdiği o mübarek toprağa! Alnımı sürüyorum, karatoprağın bu en ateşli yanağına!

Saçları taşlara kaynamış. Büyük ve mutlu bir uykuya dalmışlar. Kafalarını parçalayarak cephane sandıkları düştü gökten. Bugün, taşların alınlarında hala damar damar şiş... Patlamış, iri kan damlaları duruyor hala!

Bu yüzden, bu tepeler akşamları çivit mavi, çiçekler gibi açıyor geceler. Lacivert gecelerin derin ufuklarında. Hala kanlı bir kılıç, ufukta, keskin keskin parlıyor.

Çiçekli entariler gibi, bu çimen çimen giysileri kırlara, kanımızın ortak alevi giydirdi. Ve demir gibi, çelik gibi ağır Gelibolu toprağı. Bin çeşit düşman kini. Yarasa soğuğu, çakal tüyü.

Çiçeklerin, kırların saçlarını tarıyor hala süngüler. Koşarak savaşmaktan ayakları sızlıyor mu, söyle, rüzgarlar neden kanını kurutamadığı hala?

Bizi öldürmeye yemin etmiş, tarihin elleriyle yoğruldu. Anlatılmaz, bu yumuşacık, şırıltılı, tatlı çimenlerin masalı! Anlatılmaz, şu arkadaki kabarmış çalılıkların destanı! Şu küçücük çakıl taşlarına gücüm yetmez. Öldükten sonra büyüyen şehitlerin taşlaşmış gözbebekleri gibi.

Burası üç merdiven, Şahinsırtı, Conkbayırı, Kocaçimen! Anadolu'ya buluttan, yürekten köprü oldular. Mermer gibi soğuk ve gururla bakan bu taşların içine soksam elimi. Kanla donmuş katılaşmış bu ateşin yüreğinden bir damarını kopartsam. O top seslerini şarkı nağmeleri gibi hatıralarıma alsam!

Görüyorum işte, çiçeklerin, kırların saçlarını tarıyor hala o eski süngüler. Kanlıdere'de kertenkeleler, kurbağalar. Dere kıyısında acı köklü otlar. Kekik otları. Koşarak savaşmaktan ayakları sızlıyor mu hala, söyle, rüzgarlar neden kanını kurutamadı hala!..

Gördünüz, bataryalar, çocuk kandırır gibi boş mermiler attı, gördünüz savaş değildi bu, Hafız Burhan'dan şarkılar dinlediler.

Alnımız toprağı 25 Nisan gecesi, işte bu tepede öptü.. Tarihin o büyük duvar saati, işte bu tepede, 'Dur, Çanakkale geçilmez!' dedi.

Çanakkale o gece, Avrupa'yı Asya'dan, iki büyük kıtayı bacaklarından bir daha ayırdı!

Ey çok uzaklardan gelen yabancı! Bu pembe güller. Bu hırçın rüzgar. Bu binkat gölgeler. Tarihin boynumuza, koynumuza dolanmış kolları. Her biri bize, ekmek kadar hava kadar, Adem kadar yakın. İşte gördünüz, hala zonkluyor her taşı.

Ey Seddülbahir, ey Conkbayırı, ey karşı kıyıda, bu top sesleriyle büyüyen, Bigalı köylü çocukları! Biz odun ateşiyle ısınmayı bilirdik. Onlar savaş gemilerinin cehennem kazanlarını başımızdan döktüler.. Kahpece, şeytanca, Afrika'yı, köleleri, zavallı Hintlileri, işte burada karşımıza diktiler!

Bunlar eski hatıralar. Şimdi, hala.. Karanlık gecelerinde... Tepelerde karmakarışık ağaçlar! Birbirine sokulur. Binkat gölgeler, boğazın sularına yaslanır. Kocaçimen, Anafartalar, her gece.. Saçlarını örer, örer toplar, rüzgarlarla dağıtır! Boğaz'ın sularını, testi testi şaraplar gibi, içer, o eski günlerin hatıralarıyla, hıçkırıklarla ağlar...

Ege'nin parıldayan ve gülümseyen memelerine... Kocaçimen, hafif kumları avuçlayıp.. Avuçlayıp, rüzgarlarıyla serper...

İşte böyle.. Şimdi o tepelerde, yüzbinlerce meçhul asker... Yüzbinlerce mezar.. Bu sonbahar gecesi, üstlerinde kurumuş yapraklar...

Bu sonbahar gecesi.. Kurumuş yapraklar uçuşuyor, içlerinde bir neşe... Bir neşe... Tarifsiz bir neşe!..

Sanmayın, bu kurumuş yapraklar bu gece orada, yalnız geziyor, yalnız uçuyor... Ruhlarımız 90 yıldır bu savaşın acısıyla hala hüngür hüngür ağlıyor!

( Edebiyat Dersleri kitabından)
 



Akşam
29/04/2004

 
İlgili Bağlantılar
· Nihat Genç Sitesi
· Doğu Konferansı Galerisi
· Skytürk Konuşmaları
· Daha fazla Nihat Genç
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Nihat Genç:
Sorularınız ve cevapları birinci bölüm


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.62
Toplam Oy: 16


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

Sorularınız ve cevapları ikinci hafta son bölüm
Sorularınız ve cevapları ikinci hafta birinci bölüm
Sorularınız ve cevapları ilk hafta son bölüm...
Kuvveti bazuyi Osmani
Fikret Başkaya: Kapitalizmin krizi veya otuz yıllık yalanın sonu
Severim sevmem, terk ederim etmem, sana ne?
Çölaşan çok satanlarda birinci
Bezik Oynayan Kadınlar - Manastırlı Hilmi Beye Birinci Mektup
Fight Club - Birinci Bölüm
Satranç Dersleri -İkinci Bölüm-
Ben Ruhi Bey Nasılım - 3. Bölüm Son
Ben Ruhi Bey Nasılım - 2. Bölüm

"Yere Düşmeyen Sancak 57. Alay (2)" | Hesap Aç/Yarat | 3 yorum | Tartışma Ara
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun

Re: Yere Düşmeyen Sancak 57. Alay (2) (Puan: 0)
Gönderen: Misafir Tarih: 30.04.2005 Saat: 15:34
Nihat Genç'in Skytürk'teki sohbetini izler oldum bir süredir. Bir de bugün kendisi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için internette hakkında çıkan yazıları ve kendisinin yazdığı Komedya isimli yazıyı okudum. Maalesef Komedya'da kullandığı üslup bana çok ürkütücü geldi. Bu ülkenin ağacından başlayıp yazarına, profesörüne kadar küfredip sonra da nasıl olur da Karacoğlan gibi bu sevgiyi kendisine verene şükrediyor aklım almadı.
Sohbetlerinde kendisinin Mustafa Kemal hayranı olduğunu da dile getiriyor ama Mustafa Kemal gırtlak gırtlağa savaştığı düşmanları için bile bir tek kötü laf etmemişti. Çanakkale savaşlarında ölen Anzak askerlerinin annelerini bile avutacak yüceliği göstermiştir. Ben de bir anne olarak, belki de anne olduktan sonra daha çok, Ata'lık ünvanının ancak bu kadar iyi bir beden bulabilebileceğini düşünürüm. Bu nasıl sevgi ki bu ülkenin insanına, özbeöz kardeşine-meslektaşına bu kadar kötü bir ifadeyi layık görür?Evet aynı görüşte olmayabilirsin bir sürü insanla. Halka aydın arasındaki uçurum bugünün meselesi mi sanki? Nihat Beye Yakup Kadri'nin Yaban romanını bir kez daha gözden geçirmesini rica ederim. Orada da Kurtuluş Savaşı akıp giderken içanadolunun bir köyünde köylüler Mustafa Kemalcileri rahatlarını-huzurlarını kaçırmakla suçluyorlardı. Musatafa Kemalin o yüksek tansiyonlu günlerin hiçbirinde hiç kimseye "Efendiler" dışında bir hitapla seslendiğini okumadım. N'oluyor bugünün yeni yazarlarına? Bu mudur delikanlılık? Daha konuşurken silahlanmak mı? Küfür de dilin silahıdır sonunda...Benim gibi insanlar sokaktaki kapkaççıdan korktuğumuz kadar korkar, evimize giren hırsızdan tiksindiğimiz kadar tiksiniriz küfürbaz maço söylemli erkek veya kadın yazarlardan.
Yani ortada herkesi saran böyle bir nefret varken 3 kuruşluk cep telefonu için çocuklarımızı trenden atıp öldüren serserilere hayret etmemek mi gerekir bilmem ki?
Nilgün Yılmaz Bayraktar


 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke