Din ile Felsefe arasındaki ayırdedici sınırı, onların iki ayrı alan olarak
konumlandırılmaları belirler.
Bu
belirlenimin tarihöncesi de, İbn Rüşd’ün, daha sonra Brabant’lı Siger
tarafından Hıristiyan düşüncesine aktarılan ‘Çifte Hakikat’ doktrinidir:
Felsefenin ve Teolojinin hakikatlerinin birbirinden farklı olması! Ernst
von
Aster, Felsefe Tarihi Dersleri’nde, Siger’in ‘Çifte Hakikat’ doktrinini şöyle
açıklıyor: ‘Felsefe bakımından doğru olan bir şey, İlahiyat bakımından yanlış
olabilir.
Felsefe ile İlahiyat
ayrı ayrı sahalar oldukları için felsefenin doğru bulduğu
bir hakikati dindar bir adam, pekala ve haklı olarak yanlış telakki edebilir.’
von Aster, Siger’in tezinin Kilise tarafından onaylanmak şöyle dursun, mahkum
edildiğini
bildirir ve bu durumun ‘İbn Rüşdcülüğün felsefe tarihi sahnesinden
yeniden çekilmesine sebep ol[duğunu]’ söyler.
Gerçekte, İbn Rüşd’ün ‘Çifte Hakikat’ doktrinini mi, yoksa dini rasyonel
teolojiye indirgemek biçiminde ifade edilebilecek bir yaklaşımı mı savunduğu
tartışılabilir. Gene de, İbn Rüşd’e ait olsun ya da olmasın, bu doktrin bugün
İslam teolojisinin karşı karşıya bulunduğu birçok meselenin çözümüne
katkıda
bulunabilir.
‘Çifte Hakikat’ doktrininden neyin anlaşılması gerektiğini açıklığa kavuşturmak
için, ‘oyun’ metaforunu kullanacağım. Dini ve felsefeyi iki ayrı oyun gibi
düşünelim:
Kuralları, normları birbirinden farklı iki oyun: -mesela, futbol ve
basketbol gibi... Nasıl ki futbolun ve basketbolun kuralları farklıysa, biri
ayakla öteki elle oynanan iki ayrı oyunsa, din ve felsefe de iki ayrı oyun gibi
düşünülebilir. Bu iki
oyunun kurallarının birbirine karıştırılması (mesela,
futbolcunun topa ayakla vurmak yerine elini kullanması ya da basketbolcunun topu
ayağıyla vurarak potaya göndermeye kalkışması, gibi) ya da, birine ait olan
alanda ötekinin
oynanması söz konusu olmadığı sürece, mesele yoktur. Ama ya söz
konusuysa?
Din, dogmatiktir ve dogmalarının (nass’larının) sorgulanmaması kuraldır; felsefe
ise, öyle değil! Felsefede dogma’lar yoktur ve
her şey sorgulanabilir; her
şeyden kuşku duyulabilir. Kısaca dinde sorgulama kural dışı, felsefede ise
sorgulama, kuraldır. Kuralları ve normları birbirinden farklı iki oyundan
birini, ötekini doğrulamak ya da yanlışlamak için kullanmak da
kuraldışıdır. Ne
felsefe dini doğrulayabilir ya da yanlışlayabilir ne de din, felsefeyi!
Dolayısıyla da, Vahyin Akıl’a uygun olup olmadığı gibi bir mesele yoktur; -çünkü
Vahyin Akıl’a uygun olup olmadığı, Akıl’ın
kurallarıyla Vahyi doğrulamak ya da
yanlışlamak anlamına gelecektir...
Şüphe yok: ‘Çifte Hakikat’ doktrini, Felsefe ile Din için olduğu gibi Bilim ve
Din için de geçerlidir. Din’i bilimin verileriyle ne
doğrulayabilirsiniz ne de
yanlışlayabilirsiniz. Elbette, bilimi de Din’in dogmalarıyla doğrulama ya da
yanlışlamanın söz konusu olamayacağı gibi! Bir defa daha belirteyim: Din ve
Bilim, kuralları, oyun alanları, normları birbirinden
farklı iki aynı oyun
gibidir.
Dahası ve asıl önemlisi, bilimsel verileri dinle doğrulamaya çalışmak, Vahyin
ontolojik statüsünün de sorgulanması anlamına gelir. Kur’an’ı, Bilimin
sonuçlarının önceden yazılmış
olduğu bir ‘kehanetler kitabı’ olarak görmek, son
derece vahim ve tehlikeli içermeleri olan bir yaklaşımdır. Evet, vahim ve
tehlikeli; -çünkü bu, Kelamullah’ı (haşa), Nostradamus’un sözleriyle aynı
ontolojik
düzeye koymak demektir. Son zamanlarda, aklımızı çelen birtakım
zevatın yaptığı gibi...
Ayrıca, Kur’an’da, ‘Gayb’ın ancak Allah tarafından bilinebileceği’nin, açık bir
biçimde
dilegetirildiğini de unutmamak gerekir. Dolayısıyla, iki ayrı Hakikat’ın
alanlarını birbirinden ayırmamak, sadece Kur’an’ın ontolojik statüsünü değil,
epistemolojik statüsünü de sorgulamak (ve elbette sorgulandığı için
de,
örselemek) anlamına gelecektir.
Zaman
17.04.2005