Beşiktaş maçında 'Rıza Efendi bir süt iki ekmek' pankartı kamuoyunda sert bir
şekilde eleştirildi. Bu aşağılayıcı ifadeye kamuoyunun sert
tepkisi, şüphesiz,
eğitim ve yetişme tarzımızın bir ifadesidir.
Yani 'kültürel bir tepkidir'. Bu ifadeyi çirkin bulduk ve ülkemizden kovduk,
çünkü birtakım vazgeçilmez değerlerimiz var. İşte yetişmekte olan gençlere bu
değerlerin arkasındaki hayat felsefemizi anlatmak için bir büyük fırsat!
Şu pankartı açan gençler, hangi üniversitede okuyor, merak ediyorum. Koç
Üniversitesi mi, Sabancı Üniversitesi mi? Bildiğim şu, yavaş yavaş
Batılılaşıyoruz, bir 'sınıf' kültürü mü öğreniyoruz, Trabzon'da kendi insanımızı
dışlayıcı, stadyumda kendi insanımızı 'küçümseyici' bu tavırları kimden
öğreniyoruz? Batıdan ve demokrasiden, işte bu yazımın konusu budur!..
Biz, sınıfsız bir toplumuz. Tarihimizde ve kültürümüzde bir sınıf kültürü
oluşmadı. Sol siyaset bunun için çok acı çekti, liberallerimiz burjuvamız
olmadı, solcularımız, sınıfını bilen yoksul işçi kitlelerimiz olmadı diye çok
hayıflandı.
Ve geçtiğimiz elli yılda, karşılığı ve sosyal anlamı olan siyasetler
bu yüzden üretemedik.
Ankara'nın lüks lokantalarını gezin, işçisi, şoförü, odacısıyla aynı masada rakı
içip eğlenen mobilyacı, kuyumcu patronları görürsünüz.
İşçisi, tezgahtarı,
şoförüyle bir aile gibi yaşıyorlar. Bunu patronları övmek için söylemiyorum,
bizim patronlarımızın bir türlü patronlaşamamasının kültürel ve tarihi derin
sebepleri olduğuna bir giriş yapmak için
söylüyorum.
Mesela, çok temel kavramları analiz edelim. Batı'da 'asalet' babadan oğula
geçer. Asalet, şeref ve haysiyetin karşılığı. Batılılar'ı asalet hastalığından
kurtaran sol ve sosyalist kültürdür. İki yüzyıl aralıksız
çatışarak edebiyatını,
felsefesini yaparak kastlanmış bu sınıfın burnunu kırmayı denedi. Hadi hepsini
bırakın, Papa seçiminde yüzlerce kardinalin şatafatını, süsünü, giysilerindeki
saltanatı gözlerinizle gördünüz.
Bizde
'asalet' farklıdır, kültür olarak anlam olarak zihniyet olarak felsefe
olarak farklı. Bizde şeref ve haysiyet dürüstlük ve çalışkanlıkla ele geçer. Ama
her insanın kendi gayretiyle elde ettiği bir şey olarak tanımlanır. Bu yüzden
'gayret'
kelimesi, onur ve namusu için gayretle çalışan insanları övmekte
kullanılır, soylu bir onur için çok çalıştıkları, gayret gösterdikleri için.
Bugün bizi eğiten felsefenin en üst basamağındaki evliyamız Nasreddin Hoca,
yoksul bir
Orta Anadolu köylüsüdür. Aynı şekilde bizi eğiten felsefenin en üst
basamağındaki diğer evliyamız Yunus Emre de çok yoksul bir Anadolu köylüsüdür.
Şu anda ülkemizdeki altı yaşındaki çocuklar dahi, 'mal da yalan mülk de yalan'
mısraını ve 'yetmişiki millete bir göz ile bakmayan' mısraını ezbere bilir.
Mevzuya bodoslama girelim. Toplumumuzu şekilleyen büyük kurumlara bakalım.
Tarikata, esnafa, saraya. Neden babadan kalma bir zenginlik ve
asalet bu
topraklarda, bu kurumlarda yaşamadı. Bunu öğrenirsek Doğu'yla Batı arasındaki
iktisadi ve sosyal felsefi ayrımları da öğrenmiş oluruz.
Osmanlı'nın müsadere geleneğini bilirsiniz, vezirin, sadrazamın ya da saraya
yakın kimselerin aşırılaştırılmış servetlerini bir gecede müsadereyle tahliye
edip elinden alırdı. Yani, sadrazamın oğlu sadrazam, vezirin oğlu vezir gibi
olamazdı, yani, dedenin şanı/serveti torunlarına geçemezdi.
Tarikat
silsilesinde de durum bu, tarikata dışardan gelen mürid (manevi oğul)
şeyhin özoğlundan daha şanslıydı. Dışarıdan gelen mürid şeyhin yerini alabilirdi
ve şeyhin özoğlunun başka kapıdan icazet alması daha uygun
görünürdü.
Ancak toplumsal kaynaşmamızın köklerini esnaf loncalarında aramamız gerekir.
Ahi, Arapça kardeş demektir. Yeryüzü topraklarının en yaygın en uzun ömürlü bu
sivil kurumları 1908'e kadar Mısır'da, Irak'ta,
İran'da, Suriye'de, Anadolu'da
ve Balkanlar'da yaşadı.
Esnaf loncaları esnafın tartısı, organizasyonu, ustaların yetişmesi, çıraklara
iyi davranılması, hangi mahalle ve iş alanında iş kurulacağı, ürettiği malın
kalitesi ve
binlerce hukuki sorun üzerinde çalıştı. Buraları geçelim.
Bugün özünü, ruhunu çok değiştirdi, ama, Çankırı yaran toplantıları, ya da
doğudaki sıra geceleri, esnaf toplantılarının kalıntılarıdır. Bu kurumlar her
kültürde, ilçede
bölgede değişik folklorik özellikler gösterir.
Ahi birlikleri bizi iki yönüyle çok ilgilendiriyor. Birincisi, kapitalin yani
paranın 'temerküzüne' (birikmesine) karşı bir yapısı vardı. Çünkü her usta
ustası olduğu alanda çalışabilir.
Ustası olmadığı alanda iş yapamaz. Bu şu
demek. Kazandığı parayı başka yatırımlara yöneltemez, yani , parasına para
katamaz. Peki bu parayı ne yapacak. Şunu yapacak. Vakıf, zaviye ve imaretlere
sosyal yardım. Usta, kızına,
oğluna ev aldı, dünyalığını da bir kenara ayırdı?
Ya fazlası? Fazlası toplumsal dayanışmaya. Ve sağ elin verdiğini sol el
görmeyecek diyen takva inancıyla harcayacak.
Bu insanları tembelliğe sürüklemez, çünkü, İslam'ın
temel farzı zekattır, çok
zekat için çok çalışmak, esastır. Ama genel felsefi zihniyet şu ayetten hareket
ederdi: 'Kanaat bitmeyen maldır, tükenmez hazinedir'...
(Doğulu tüccarların neden servet biriktiremediğini Leman'daki
yazılarımda enine
boyuna yıllarca tartışır dururum, bu gazete yazısı ancak çok minik bir özettir.)
Paranız sürekli sosyal dokunun kendisine hizmet ediyorsa, o toplumun
sınıflaşması da mümkün değil.
Ancak,
Batı'da kapitali elinde tutan burjuva sınıfı, çok özendiği 'aristokrat'
sınıfın özelliklerini benimsemeye başladı. Aynen aristokrat sınıf gibi halkla
arasına mesafe koyar, yüksekte oturur. Aristokratın asaleti vardı, onun serveti.
Servetini,
şatafata, büyük sanata, şatolarına harcayıp, yoksulun, işsizin yüzüne
bakmaz. Batı'da yoksul sınıfların kitleleşmesi ve bitmeyen sınıf çatışmaları ve
mezhep çatışmalarının kökeni, servet biriktirenlerin servetlerini toplumla
bölüşmemesidir, uzun mevzudur.
Batıda burjuva, ayrı mahallede, daha şatafatlı yaşar, halkı aşağılar, servetinin
gücünden 'soyluluk' üretir, itibar, statü. Burjuva dediğimiz ayrı sınıfın ortaya
çıkması
böyledir.
Bugün bizim toplumumuzda neden 'sınıf' oluşmadı sorusunun cevabı uzundur, ama
esnaf teşkilatının aileleşen ve kardeşleyen yapısı bize çok şey anlatır.
Şöyle. Aileleşme neydi? Eski toplum yapımızda
isteyen herkes bir mesleğe çırak
girebilirdi. Çırak bir mesleğe/ustanın yanına girmekle, o ustanın manevi oğlu
olur. Yani, ustanın ailesinden sayılır. Ahlaki ayrıntıları uzun. Bilmemiz
gereken işçiyle patronun hızla aileleşmesi, tek aile gibi
yaşaması.
Peki kardeşleme neydi? Aşılama gibi. Ahi birliklerinde 'kardeşleme' esastı ve
törenleri vardı. Türk, Kürt, Alevi, Azeri, ya da kimse, bir esnaf sevdiği birini
kardeş tutar. Bizim ortaokulda kankardeş tutmamız gibi. Ya
da annelerimizin
ahretlik kardeş tutması gibi, kökünü, peygamberimizin Medinelilerle, Mekkelileri
kardeşlemesinden alır.
Kardeşlemenin bizatihi töreni vardı. Ahi baba, ahi evran, ya da ustaların ustası
denilen pir'in önüne
kardeşinizle çıkar, dualar yapılır, sözler verilir ve iki
cihan kardeşleşirsiniz.
Her esnaf kendine bir kardeş tutardı. Kardeşinizi artık ortak aile, ortak kader
gibi görürsünüz ve öbür dünyada da onunla görüşmek, yaşamak
istediğinizi
düşünürsünüz.
Ama asıl toplumsal yansıması şu kardeşliğin: Kardeşlerden kim ölürse onun
çocuklarını diğer kardeş alır ve onların bir meslek sahibi olması, büyümeleri
artık sizden
sorulur.
Görüldüğü üzere tarihin en uzun ömürlü ve en yaygın sivil kurumları olan ahi
teşkilatı, binlerce yıl aileleştiren ve kardeşleyen bir sivil kurumdu. Bunca iç
savaşa, devletin bunca gaddar vergisine ve binlerce siyasal
çalkantıya rağmen bu
toplumun doku olarak bozulmamış olmasının kökleri bunlardır.
Demokrasi, Batı'da, sınıf kültürü, mezhep savaşları, burjuva, aristokrasi ve
yoksul kesimlerin çatışmalarından doğmuştur. Sınıf kültürü,
öteleyici,
dışlayıcı, düşmanlaştırıcı bir tarihin ürünü. Bu yüzden demokrasi toplumu
'bireyleştirip', siyasal ve sosyal hesabını tek tek bireyler üzerinden yapar.
Batıdan ısmarladığımız demokrasi de bir zamanlar ısmarladığımız
ideolojik sol
kültür gibi bu topraklarda tutunmakta zorluk çekiyor. Dikkat edin. Batı'dan
alınan sivil kurumlar, bizi Türk, Kürt, Alevi, Azeri gibi kodluyor, ayırıyor,
ayrıştırıyor. Bu Batı demokrasinin karakteridir.
Bizler Batı'dan
gelen bu demokratik kültürün sarsıntısıyla feryat figan
ediyoruz. Sebebi, bizi aileleştiren ve kardeşleyen geleneksel kültürümüze bu
demokrasi yabancıdır.
Bu sivil cici kurumlarımız bizi ısrarla düşmanlaştırıcı, çözücü,
Aleviymiş,
Kürtmüş gibi hesaplar yapıcı özellikler taşıyor.
Eğer Trabzon'da gençler kendi insanımıza el kaldırıyor, dışlıyorsa, bu bizim
Batı'dan aldığımız 'Milliyetçi' ya da düşmanlaştırıcı, ırklaştırıcı sivil
bireyci kültürün
uzantısıdır.
Eğer çocuklarımız kapıcı, odacıyı, bir aşağı sınıf diye küçümsüyorsa, bu bizim
artık yavaş yavaş Batılaşmakta olduğumuzun göstergesidir.
Çünkü onlar gibi başkasına tahammülsüz, kardeşliği bozan,
aileyi bozan,
aşağılayan, damgalayan, markalayan, sınıflayan, kategorize eden sınıflı bir
başka dünyanın siyasi kültürü!..
Bizim, devletimiz de asalet, sınıf tanımadı. Bizim tarikatımız da asalet, sınıf
tanımadı. Bizim
esnafımız da asalet, sınıf tanımadı. Aşağılamadı, küçümsemedi.
Asalet ve şeref ve haysiyet, bizim kültürümüzde her insanın kendi çalışkanlık ve
dürüstlüğüyle, yani gayretiyle elde edilen bir insani
güzelliktir.
Bunların her biri uzun mevzudur, gazete yazısına sığmıyor. Binlerce yıl yaşamış
kardeşleme kültürü bizi birbirine karıştırmış, kaynaştırmış, lehimlemiş ve
çözülmez bir bütün oluşturmuştur. Batı'nın siyasi kodları
bu bütünü anlamakta
zorlanıyor, çünkü aydınlarımız kendi sivil kurumlarından habersiz, Batı'dan
siparişle sivil kurumlar ithal ederek demokrasinin geleceğine inanıyorlar.
O puşt aydınlara inanmayın, bana
inanın.
Akşam
21/04/2005